İçeriğe geç

Güneş ve Gece

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Güneş ve Gece

Bölüm 1

0,1

“Ben sustuğumda ev daha çok bağırıyor.”

🌝🌚

Sabah yine aynı sesle başladı. Kırılan bir kupa. Aslında bu evde sabahları başlatan şey saat değil, sesler oluyor. Bir şey düşüyor, biri konuşuyor, biri sert bakıyor ve bir anda herkes “gün başladı” moduna geçiyor. Benim için ise gün genelde başlamıyor, ben zaten geceden çıkamamış oluyorum. Sadece gözlerimi açıyorum ve olayların içine düşüyorum.

Mutfakta elime aldığım kırık parça soğuktu. Üzerinde “en sakin ben” yazıyordu. Bunu kim aldı bilmiyorum ama çok net biliyorum ki bu evde hiçbir şey kendine uygun isim taşımıyor. Sakinlik bizde bir şaka gibi. Gökalp bana bakıyordu, konuşmadan önce bile cümle kuran insanlardan. Onun bakışıyla bile sorgulanıyorsun. Ne yaptın, neden yaptın, yapmasan daha iyi olurdu gibi görünmeyen ama hissedilen sorular.

“Ne oldu?” dediğinde aslında bir cevap beklemiyordu, sadece kontrol ediyordu. Bu farkı küçükken anlamıştım ama büyüdükçe daha da netleşti. Gökalp için dünya ya düzenli olmalıydı ya da düzeltilmeliydi. Ben ise genelde bozulacak şeyleri seçiyordum fark etmeden.

“Bir şey olmadı,” dedim.

Bu cümleyi çok kullanıyorum. Çünkü çoğu zaman gerçekten ne olduğunu ben de bilmiyorum. Olan şeyler benim kararım olmuyor, sadece benim etrafımda gerçekleşiyor. Ama insanlar buna inanmıyor. Özellikle evde.

Bilge kapıda belirdiğinde ortamın değiştiğini hissediyorum. Bu garip bir şey ama o içeri girdiğinde herkes biraz daha kendini toparlıyor. Sanki görünmeyen bir çizgi çekiliyor ve herkes o çizginin içine giriyor. Ben genelde o çizginin dışında kalıyorum. Çünkü orası daha az sıkıcı.

“Güneş,” dedi. Sesinde uyarı yoktu ama düzeltme vardı. Bu bile yeterliydi. “Kupalar kendi kendine kırılmaz.”

Gülümsedim. Çünkü bazı cümleler cevap vermek için değil, karşısındaki insanı sınamak için söylenir.

“O zaman beni sevmedi,” dedim.

Gökalp’in yüzü değişmedi ama ortam değişti. Bunu açıklayamam ama bazı insanların sessizliği bile baskı yaratıyor. O da onlardan biri.

“Bu evde saçmalık istemiyorum,” dedi.

Bu cümleyi duyduğumda içimde hep aynı şey oluyor: ben zaten saçmalığım, o zaman problem çözülmüş olmuyor mu? Ama bunu söylemiyorum. Çünkü söylersem tartışma büyür, büyürse ben daha çok konuşurum, daha çok konuşursam içimdeki şey daha hızlı kaçar.

Ben konuştuğumda rahatlıyorum. Sessizlikte değil. Sessizlikte kafamın içi çok kalabalık oluyor. O yüzden evde sürekli bir şey anlatıyorum, bir şey söylüyorum, bazen saçma bile olsa konuşuyorum. Çünkü konuşmazsam sanki düşüyorum.

Bilge tekrar konuştu.

“Bugün geç kalıyorsun.”

“Zaten hep geç kalıyorum.”

“Bu alışkanlık değil.”

“Ben de alışkanlık yapmıyorum zaten.”

Gökalp bir adım attı ama durdu. Onun hareketleri bile kontrollü. Sanki her adım hesaplanmış gibi. Bu evde hiçbir şey rastgele değil, ben hariç.

Montumu aldım. Kapıya yöneldim. Çıkarken bir an durdum ama dönmedim. Çünkü dönsem kalacağım. Kalırsam açıklama yapacağım. Açıklama yaparsam daha çok büyüyecek her şey.

“Ben gidiyorum,” dedim.

Kimse “iyi günler” demedi. Ama zaten bizim evde iyi gün dilemek bir alışkanlık değil.

Kapıyı kapattığımda ev arkamda kaldı. Ama sessizlik gelmedi. Çünkü ev benimle gelmiyor ama benim içimde kalıyor.

Sokağa çıktığımda hava daha hafifti. Ya da ben öyle hissediyorum. Sokaklarda kimse senden neden böyle yürüyorsun diye bakmıyor. Bu bile yeterli bir özgürlük. Selin’i çay ocağında gördüm. O zaten her zaman bir şeylerin ortasında olur. Ya konuşuyordur ya da konuşuluyordur. Bana bakınca gülümsedi.

“Ev yine yıkıldı mı?” dedi.

“Henüz değil.”

“Henüz en tehlikeli kelime.”

Haklı olabilir. Ama ben kelimeleri pek kontrol etmiyorum.

Mahallenin köşesine doğru yürürken bir şey değişti. Bunu herkes hissetmez ama ben hissederim. Sanki ses biraz düşer, insanlar daha dikkatli olur, adımlar bile daha ölçülü atılır. Sonra onu gördüm.

Baran.

Onu ilk gördüğümde aklımdan geçen kelime “problem” oluyor ama garip olan şu: problem kelimesi bende kaçış değil, yaklaşma hissi yaratıyor. Onu görmezden gelmek daha zor. Çünkü etrafındaki dünya bile ona göre şekilleniyor gibi.

Yanından geçerken sesini duydum. Geç kalıyorsun dedi. Bu cümle bana mı ait, yoksa genel bir uyarı mı bilmiyorum ama bana bakıyordu. Gözleri direkt, dolandırmadan. Dikkatsizsin dediğinde ise bunu bir yorum gibi değil, bir veri gibi söylüyordu.

Gülümsedim.

“Sen fazla ciddisin,” dedim.

Bunu söylediğimde yüzü değişmedi ama bir anlık duraklama oldu. İnsanlar genelde böyle durmaz. O durdu. Sanki cümlemi işlemeye çalışıyormuş gibi.

“Ciddiyet hayat kurtarır,” dedi.

Ben de içimden şunu düşündüm: ben bazen sadece sıkıldığım için yaşıyorum.

Ama söylemedim.

🌝🌚

Bölüm sonu

3 yorum