Kapı aralığında yankılanan o soğuk kelimeler odadaki havayı adeta dondurmuştu. Gece öfkeyle kapıyı iterek içeri girdi, arkasında ne diyeceğini bilemeyen Hilal vardı. Gece, Ömer’in üzerine yürüyecekti ki yatakta doğrulmaya çalışan Gündüz sert ve net bir sesle durdurdu onu:
"Gece, dur! Değmez."
Gündüz gözlüklerini düzeltip yatakta dimdik oturdu. Yanaklarındaki yaşları sildi, gözlerindeki o kırgınlık bir anda çelik gibi bir kararlılığa dönüştü. Komodinin üzerindeki beyaz papatya buketine baktı. Elini uzatıp buketi aldı, Ömer’in şaşkın bakışları arasında hiç tereddüt etmeden yanındaki çöp kovasına fırlattı.
"Sen beni aradığın hayallerin kadını sanmışsın Ömer ama yanılmışsın," dedi Gündüz, sesi buz gibi bir berraklıkla. "Ben senin o sığ, korkak dünyandaki hayallere sığmam. 'Ayrı dünyaların insanıyız' kılıfına saklanıp kendi cüretkisizliğini meşrulaştırma. Benim aşka da, yarım yamalak adamlara da, lütuf gibi sunduğun veda konuşmalarına da ihtiyacım yok. Şimdi o çiçeğin gittiği yerden takip et kapıyı!"
Ömer neye uğradığını şaşıramadan Hilal öne çıktı. Ömer’e dönerek derin bir hayal kırıklığıyla başını salladı:
"Yazıklar olsun sana Ömer," dedi Hilal, sesi titremeden. "Ben seni maneviyat sahibi, adam gibi adam sanırdım. Meğer sen sevgiden değil, sorumluluk almaktan korkan bir cüceymişsin. 'Şov dünyası' diyerek bu insanları aşağılarken kendi kibrinde boğulmuşsun. Bir daha sakın benimle de iletişim kurmaya kalkma, seninle hiçbir yolum birleşemez!"
Hilal arkasını dönüp Ömer’in yanından uzaklaştı. Ömer, odadaki üç insanın da sarsılmaz duruşu karşısında kendi küçüklüğüyle ezilerek, tek kelime edemeden hastane koridorunda gözden kayboldu.
İki gün sonra, Türkiye’nin kilitlendiği Büyük Final akşamı gelip çatmıştı.
Kuliste Hilal, Gündüz ve Gece’nin yanından bir an olsun ayrılmadı. Gece’nin eline sıcacık bir bitki çayı tutuştururken göz göze geldiler. Gece, Hilal’in gözlerindeki o duru sadakate bakıp tebessüm etti: "İyi ki varsın Hilal. Sen olmasaydın bu yük çok daha ağır olurdu."
Hilal samimiyetle gülümsedi: "Biz doğru olanın yanında dururuz Gece. Bugün o sahneyi yıkacaksınız, biliyorum."
Işıklar yandı, devasa stüdyoda binlerce insan, ekran başında ise milyonlar nefeslerini tuttu. Sunucu ikiliyi sahneye davet ettiğinde, Gündüz ve Gece alkış tufanı eşliğinde adımlarını attılar. Gündüz’ün alnındaki kahkülünün altındaki yara izi de, Gece’nin yanağındaki şimşek de gururla parlıyordu.
Gece gitarının başına geçti, Gündüz bağlamasını kucağına aldı. Gündüz mikrofona yaklaştı ve şarkıya başlamadan önce tüm Türkiye’ye seslendi:
"Bizi 'sokak çocuğu' diye küçümseyenlere, bizi 'şov dünyasının insanı' diye yaftalayıp ön yargılarıyla yargılayanlara, yarı yolda bırakanlara son sözümüzdür..."
İki kardeş, kendi besteleri olan o devasa eseri seslendirmeye başladılar. Gündüz’ün bağlamasından çıkan her mızrap darbesi, Gece’nin gitarındaki her sert vuruş salondakilerin tüylerini diken diken etti. Gündüz’ün sesi salonda bir fırtına gibi esti; ne hastalığın izi kalmıştı ne de kalbindeki o kırgınlığın...
Şarkı bittiğinde salonda birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Ardından tüm jüri üyesi, seyirciler ve hatta stüdyodaki teknik ekip ayağa kalkarak dakikalarca tezahürat yaptı.
Oylama sonuçları ekrana yansıtıldığında, ezici bir farkla BÜYÜK FİNALİN ŞAMPİYONU: GÜNDÜZ VE GECE yazdı!
Işıklar ve konfetiler sahnede üzerlerine yağarken, Gündüz ve Gece birbirlerine sarıldılar. Sahne kenarında gözleri gururla dolan Hilal onları alkışlarken; evinde televizyon karşısında tek başına oturan Ömer, kaybettiği o devasa pırlantaya bakıp kendi pişmanlığının karanlığında boğuluyordu.
Gündüz, şampiyonluk kupasını havaya kaldırırken gözlüğünün arkasından sahneye baktı. Artık kimsenin gölgesinde değil, kendi ışığında parlayan güçlü bir kadındı.