Hoş geldiniz! Burası Günasrı Distoptik Evreni. Ne konuşsam bilemem ama bu kurgu benim ilk kurgum ve on bir yaşımda yazmıştım. Benim için çok değerli:) Umarım siz de aynı değerle okursunuz.....
Görüşmek üzere!
1, Kara Yılan
"Bütün askerler ikinci bölgeye..." Alarmlar hala deli gibi ötüyordu. Askerler bir o yana bir bu yana koşturuyordu. Sakince mağlubiyeti beklediğim saniyelerde silahımı bir sonraki atışa hazırlamıştım. Boynumu asla bükmedim. Sarı saçlarım kandan kızıla dönmüştü, yıkayacak veya arındıracak zamanım yoktu. Burnumdaki kokusu asla gitmeyecekti.
Bir katliam. Biz bir katliamın içindeydik.
Ve katliamı yapan bizlerdik.
Günah kazanı kaynamaya devam ederken ikinci bölgeye koşup silahımı delikten ateşlemeye başladım.
Küçük şehir kan gölüne döndü.
Görevliler yeni deneyleri için çocukları resmen kaçırdı. Onlara değişik karışımlar ile dolu iğneler yaptılar. Çocuklar ilk önce yavaş yavaş hareket etme yetkilerini kaybettiler, daha sonra ise konuşma yetkilerini. Birkaç dakika sonra ne ağlama ne de herhangi başka bir ses duyuldu. Sadece yeni bir zaferin kutlaması vardı.
Benim mağlubiyetimin de öyle.
Burası Günasrı.
Ben, Mayda Günasrı.
Bu katliamı yapan kişinin üvey kızı. Onların çocukları yok, sadece bu korkunç deneylerden sağ salim çıkmayı beceren denekleri var. Beş kardeş; Pozem, Etem, Bige, Mayda ve Maya.
Koskoca bin kişinin içinden en yeteneksiz kişi olduğum için, hep yalnızdım. Sarı saçlarımı Güneş hariç kimsenin elleri değmez, kimse yemek masasında yanıma oturmazdı.
Herkes yemeğini erkenden bitirir, yemek masasında yalnız başıma kalırdım. Belki bu yüzden başıma buyruktum, insanlara inanmazdım. Tektim ve kararlarım bencilceydi.
Buna sığınmak güzeldi.
Çünkü şimdi yapacağım şey için bir bahaneye ihtiyacım vardı.
Upuzun karanlık koridorları tıpkı sıradan biriymiş gibi yürüdüm. Tüm koridorlar LED ışıklarla aydınlatılmaya çalışsa bile yetersiz kalmıştı, hatta bazıları çökmüştü bile. Cesetlerin toplandığı alt kata gitmeye çalışıyordum.
Burada işler hep düzenli işlerdi. Suçlular belli bir süreden sonra yokluktan dolayı idam edilirdi.
Tüm o lanet olasıca lanetler gerçekleşmiş, kıyamete sadece bir nefes, bir nabız kalmıştı. Belki bize gözümüzü kırptığımız zaman kadar yakın, belki de bizi sınayacak kadar uzaktı.
İnsan sayısı azalmıştı, azalttırılıyordu.
Çocuklar yeteneklerine göre gruplara ayrılıyordu. Zekâ bakımından diğerlerinden bir adım önde olanlar, geleceğin profesörleri olarak yetişiyordu. Bu yetenek sınavları zaman zaman devam ederdi; altta kalan olduğunda uyutulur ve öldürülürdü.
Aynı şey askerler içinde geçerliydi. Genellikle siyahi çocuklar güçlü bedenlerinden dolayı hep bu alanda yetkin olmuştu. Peki ya zeki olanlar? Hem zeki hem de güçlü olmak askeri alanda büyük bir olanaktı. Askeri doktor olacak yetiştiriliyor ve böylece birçok ihtiyaç karşılanmış oluyordu.
Kız nüfusu erkeklere göre bir hayli azdı.
Nüfusu azaltmak için, bir piyango meselesi vardı. Sadece tahlili kişiyseniz, yumurtalıklarınız çürütülmezdi. On kişi arasında yapılan bu piyango bir hayli yeterliydi.
Bir Günasrı'ydım.
Elbette o piyangonun içindeki biri değildim.
Ama bir çocuk doğurursam eğer, bu sadece o aptal deneyler için olacaktı. Biz bizden önce seçilenlerin DNA'sından yaratılmıştık. Bir anne karnında gelişmedik, şanslı olan embriyo, taşıyıcı anne karnında gelişirdi.
Taşıyıcı anneler artık çocuk doğuramayacak duruma gediklerinde tam da geldiğim kata ölüme terkedilirdi.
Aşağı kata geldiğimde kameralar her zamanki olduğu gibi kapalıydı. Elektrik kesilmişti ve soğuk direk kendini belli ediyordu. Dalga geçmiyordum; Morga gelmiştim.
Kapıyı sürek her zamankinden kolay olmuştu. O lanet kazadan beri gittikçe güçleniyordum. Kollarımdaki sarkıklar bile toplanma başlamıştı. Kapıyı kendim geçebilecek kadar açabildiğimde karanlığın ve leş kokusunun içine doğru yürüdüm. Her zaman buradaki cesetlerin ne zaman yakılacağını merak etmiştim. Ama yakarsak eğer, doğayı daha da fazla kirletmiş olurduk.
İncelen ozon tabakasındandır belki de iğrenç kostümler ve kötü kokulu kremler ile kendimizi koruyorduk.
Her zamanki bildiğim cesetlerden duvarın sağından yürüdüm. Burada cesetler bina yapımında da kullanılabilirdi, tıpkı şimdiki gibi.
Artık geldiğim yerde sadece üç kişi kalmıştı. "Meride..." diye soru yönelttim bu üçlüye. Gelecek cevabı biliyordum. "Maalesef..." diye mırıldandı Aye. "Öldü." Kumral saçları gözlerini kapatmış, kadına döndü gözlerim. Hastane elbisesinin açık bıraktığı çıplak kısımlarda güneş yaraları vardı. Büyük bir patlamada kaldığında oluşmuştu bu yaralar. Genç yaşında kullanılmaz ilan edilmişti.
Çok sertti yüreği, her zaman olduğu gibi.
"Tanıdık..." diye mırıldandım ve kapüşonumun içine sakladığım mataraları çıkardım. İçlerinde belki birkaç gündür içmediğim için biriken sular vardı. Susuzluk zordu ama zaman geçtikçe alışmıştım.
Ceplerimden haklarını gasp ettiğim insanların paketli yiyeceklerinden çıkardım, hepsini çalmıştım. Zor geliyordu, onuruma çok ağır bir yüktü.
Paketli gıdalardan herkes istediği kadar alınca tek bir tane kalan paketi ben aldım. Mataralardan hiç elletilmeyeni alıp, onun yanına doğru ilerledim. İmalı bir şekilde ona uzattığımda bana o kadar sert bir şekilde baktı ki, matara neredeyse ellerimden kayarak yere düşüp, parçalanacaktı.
"Yüzünde can yok Mayda. Ne zamandır su içmiyorsun?" Yutkundum ve gözlerimi kaçırmaya engel olamadım. Böylece yalan söylediğime dair ilk potumu kırmıştım. "Bir süredir." diyebildim sadece.
"Burada neredeyse dört günlük su var, Mayda." diye azarladığında boynum aşağı düştü.
"Üzgünüm..."diyebildim sadece. "Bir haftada sadece bu kadar biriktirebildim."
"Mayda... Mayda... Mayda... Ne yapacağım ben seninle..." dedi kederli bir sesle. Hep ezbere bildiğim o şeyi yaptım, yere baktım. "Neden ölmemize izin vermiyorsun?" diye sordu Aye. Bir yandan o balla tatlandırılmış kuruyemişini yiyordu.
"Çünkü hakketmiyorsunuz." dedim kısık bir sesle. "Kimse ölmeyi hakketmez."
"Haklı olabilirsin." Falcı kafasını kaldırdı. Oldukça yaşlıydı ve bana kalırsa birkaç gün sonra o da onları bırakacaktı. Çökmüş bronz teni ile beni daracık odada tutup, hemen kendine çekti.
"Gözlerin her zamankinden farklı kızım." dedi. Dikkatle bakarken yeşilimsi gözlerim irileşmişti. "Anne olacak birinin gözleri gibi... Ama sen kızım," titrek bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. "Gözlerin bir yılanın sinsiliği gibi parlıyor."
Kara Yılan.
"İçlerinde kıyameti çağıran bir mistik güç var. Sürüneceksin Mayda. Çok acı çekeceksin. Ama bir yılan gibi kıs kıvraksın. Toprak seni iyileştirecek kızım. Yaşam Ana şahidim olsun ki uzun bir hayat yaşayacaksın."
"Kuruyemişlere uyuşturucu koyuyor olmalılar." diye mırıldandığımda Aye uyarıcı bir kuru öksürük ile kendini hatırlattı. "Falcıyı üzme, Mayda. Aynı zamanda enerjiye yön verir."
Falcı uzanıp onun biraz daha fazla kuruyemiş yemesini engelleyip kuruyemiş paketini kendine alıp kafasına dikti. "Eğer öyleyse ağrılarımı geçirecektir Aye. Mayda benim iyiliğimi istiyor." Gözkapaklarım sonuna kadar açılırken dizkapaklarımdan başlayan bir acı bedenimi iki büklüm etti.
Kıyameti çağıran mistik güç.
Bir yılan gibi kıskıvrak yakalanmıştım.
Bir yılana yakalanmıştım.


