Cansu titreyen elleriyle geceliğinin eteklerini sıkıca kavrarken, aklının almakta güçlük çektiği o soruyu soruverdi tek nefeste.
" Annemi mi buldun? "
Evren başını direksiyondan yavaşça kaldırırken bitik bir sesle yanıtladı genç kadını.
" Henüz değil. "
Cansu bir an nefesinin kesildiğini sandı. Neyin içine düşmüştü böyle? Uçurumu andıran mavileri bir kez daha, adamın fazlasıyla etkileyici bulduğu kemikli yüzüne tırmanıp kahvelerine tutunduğunda, sesinin titremesine engel olamadan konuştu yeniden.
" Annemi arıyordunuz ve bunu benden sakladın... "
Evren sertçe yutkunurken ne diyeceğini bilemediğinden sessiz kalmıştı. Cansu'nun siniri ise bir kez daha zirveye tırmanıyordu. Sıkıca kenetlediği dişlerinin arasından tıslarken eteğini bırakıp yumruklarını sıktı.
" Annemi bulsaydın bana söylemeyecek miydin?! "
Adamın sessizliğini koruyarak başını eğmesi onu daha da çileden çıkarttığında, sağ yumruğunu torpidoya indirmiş ve adeta haykırmıştı.
" Cevap ver! "
Evren de bu baskıya daha fazla dayanamadığında ellerini hırsla gür saç tutamlarının arasına daldırıp dağıttı.
" Bilmiyorum! " diye kükreyişi acılı bir hayvanın son çırpınışına benziyordu.
Cansu bu ani karşılıkla irkilerek kapıya yaslanmıştı.
" Bilmiyorum! Hiçbir zaman planlarımda sana aşık olmak yoktu! " derken saçlarını bir kez daha dağıttı hırsla.
" Senin için endişelenmek, seni önemsemek yoktu! Ne yapacağımı da ne yaptığımı da bilmiyorum ben artık! " diye bağırırken başını kaldırıp kadına bakmıştı yeniden.
Cansu, ansızın dolan gözlerini adamın öfkeli ve çaresizlik içinde kavrulan kahvelerinden ayırmazken ikisi de kelimelerini tüketmişe benziyordu. Adam yolunu kaybetmişti, asla aklına dahi getirmediği şeyler olmuş ve tam anlamıyla kaybolmuştu. Yıllardır merakla, öfkeyle, nefretle ve küçücük bir çocuğun acılı korkusuyla yaptığı tüm hesaplar bir çift mavi uçurumun kıyısına vurmuş, paramparça olmuştu. İlmek ilmek işlediği planı, attığı her adımı Cansu'ya kadardı. Ondan sonrası ise koca bir hiç. Her şey darmadağın olmuştu şimdi. Bildiği hiçbir hesap tutmuyordu. Hiçbir doğrusu sonuca götürmüyordu onu.
Kadın ise ilk kez bu denli yabancılaşmıştı kendine. Sık sık kendi bedeninden ve etrafındaki her şeyden koptuğunu hissettiği olurdu fakat böylesine bir disosiyasyonu ilk defa deneyimliyordu. Her şey iki boyutlu ve yalan geliyordu. 23 yıllık hayatı baştan aşağıya, kendisinin görevini yerine getirmesinden ibaret kaldığı yazılı bir tiyatro sahnesi gibiydi. Tek bir gerçeklik barındırmayan, hiçbir duygunun esamesinin dahi okunmadığı dümdüz bir kağıttan ibaretti yaşamı. Öyle hissediyordu. Ve kesinlikle aidiyet barındırmıyordu bu oyun.
Birden tüm bu düşünceleri ona fazla gelmiş ve nefes alamadığını hissederek panikle kapısını açmıştı. Bedenini adeta sürükleyerek arabadan çıkarttığında ciğerlerinin acısına dayanamayarak derin bir nefes çekti ağzından. Fakat yettiremedi. Peşi sıra birkaç nefesi daha gönderdi ciğerlerine. Yine olmadı. Gözlerinden taşan yaşlar yanaklarına süzülürken ağladığının dahi farkında değildi. Avuçlarını diz kapaklarına bastırıp bedenini öne doğru eğdiğinde Evren'in telaşla arabadan çıkıp yanına yaklaştığını da duymadı. Boğulduğunu hissediyordu. Bütün bir evrenin ortasında sıkışıp kaldığını... Adamın kollarını kavrayıp kendisini doğrulttuğunu ise parmaklarının altında hissettiği ince sızıyla fark etmiş ve kısıkça inlemişti.
Evren birden çözdü parmaklarını ve endişeyle kadının kollarına baktı. Cansu'nun bembeyaz kollarındaki yeni oluşmaya başlayan morlukları fark ettiğinde, dehşetle kaldırdı kahvelerini kadının ölü mavilerine. Ve tüm taşlar yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Genç kadın kollarının acısını dindirmek, belki de utancını bastırmak arzusuyla önünde çaprazlarken ağlamaya devam ediyordu. Tam da o saniyelerde bulundukları sokakta gür bir kükreyiş çınlamış, Evren bağı çözülmüş bir kurt gibi etrafa saldırmaya başlamıştı. Aklına gelen onca görüntüyle nasıl baş edeceğini bilemezken deli gibi dolanıyordu. Nihayet aklını biraz olsun toparlayabildiğinde keskin bakışlarını kadına dikti ve tısladı.
" O mu yaptı? "
Cansu sessizce alt dudağını dişlerken hıçkırmıştı. Evren ise soruyu sormadan önce de biliyordu cevabı. Cansu onu aldatmamıştı. Cansu saldırıya uğramıştı. İçindeki öfke hedef değiştirirken önce kendine sonra yine Yağız'a küfürler saydırmaya başlamış ve kadını belinden kavrayıp kucağına aldıktan sonra arabaya yerleştirmişti. Öldürecekti o herifi. Kadının üstüne kapıyı sertçe kapattıktan sonra hızlı adımlarla sürücü tarafına geçip yerleşmişti o da arabaya. Cansu, adamın kontrolünü bu denli kaybettiğine ikinci defa şahit oluyordu ve en az ilki kadar korkuyordu. Evren sıkıca kavradığı direksiyonu tam sola kırarak arabayı geri döndürürken küfretmeye devam ediyordu. Cansu birden telaşla dışarıya bakındı, sonra ise adamın koluna uzandı.
" Hayır. Hayır lütfen. Gitmeyelim. "
Oraya geri dönmek istemiyordu. Bunu kaldıramayacak kadar yaralıydı ve tamamen tükendiğini hissediyordu. Evren kadının incecik sesiyle yalvarışını işittiğinde olduğu yerde ani bir frenle durdu arabayı. Sonra biraz olsun sakin kalmaya çabalayarak başını çevirdi ona. Ağlamaktan şişen dudaklarına, kızaran burnuna ve yaşlardan kısılan gözlerine baktı usulca. Derince yutkunurken sesini çıkartmasa da içten içe kendine sövmeye devam ediyordu. Ne hale getirmişti onu? Aldattığını düşünüp suçlamıştı bir de. Görememişti ne kadar kötü bir vaziyette olduğunu. Gözleri kıskançlıktan ve öfkeden öyle bir körleşmişti ki, kadının hissettiği onca acıya da hayal kırıklığı ve korkuya da kapamıştı algılarını. Oysa şu an, ne kadar da net ne kadar da berraktı perişanlığı. Onu koruyamamıştı. Koruyamaması da yetmemiş bir de kendi yaralamıştı.
Direksiyonu kavrayan parmaklarını çözüp sıkıca yumruk haline getirirken tüm öfkesini bastırıp büyük bir pişmanlık ve acıyla tamam dedi. Tamam korkma. O an önceliği Cansu'nun güvende ve iyi hissetmesi olmalıydı. Orospu evladının tekiyle sonra ilgilenecekti. Çatılı kaşları aşağıya düşerken başını eğip kadına biraz daha yaklaştı. Kahveleri kontrol edemediği bir utanç içinde kısılırken sertçe yutkundu ve sesinin titremesine engel olmaya çabaladı.
" Eve gideceğiz. "
Cansu burnunu çekerken gözlerini yumdu. Şu anda olmak istediği herhangi bir yer yoktu. Yalnızca Yağız'dan mümkün olduğunca uzak kalmak istiyordu. Elini adamın kolundan ayırıp kucağına çekerken diğer avcuyla da gözlerini sildi. Evren de daha fazla oyalanmadan gaza yüklenmiş ve evin yolunu tutmuştu. Yol boyunca kafasında kırk tilki dolaşıyor hesap kitap yapıyordu. Cansu başını cama yaslayıp uyuya kaldığı an telefonuna uzanıp korumalardan birini aramış ve Yağız'ı neredeyse bulup kendisine getirmelerini istemişti. Hukuki yollara başvurmak ve Nihat Bey'e haber vermek seçenekleri üzerinde de duruyordu fakat Cansu'nun arzusu ne yönde olacak onu kestiremediğinden şimdilik bekliyordu. Ama her ne olursa olsun onu, Cansu'ya bırakın dokunmayı gözleriyle temas ettiğine dahi pişman edene dek dövecekti.
" Aşağılık herif... " diye geveledi ağzının içinde.
Nasıl böyle bir şey yaşanır aklı hududu almıyordu. Kaç yıllık arkadaşıydı sözde kadının. Nasıl böylesine iğrenç bir şeye kalkışabilirdi. Sıktığı dişlerinden gelen gıcırtıyla burnundan sert bir soluk verdi. Öfkeli olmak en büyük hakkı gibi hissetse de içten içe vicdan azabı tarafından dürtülüyordu. Tüm bunların sorumlusu Yağız değildi. Kendisi de en az o piç kadar suçluydu.
İki gün, iki koca gün geçmişti. Yağız'ı hiçbir yerde bulamamışlarken, Cansu ise hem konuşmayı hem de odasından çıkmayı reddediyordu. Evren bu 48 saatlik süreçte Yağız denen ırz düşmanını aratırken diğer yandan da Haluk Talas ve yaşadığı yerle ilgili detaylı bilgi istemişti. Cansu'ya kendisini affettirmenin herhangi bir yolu var mıydı bilmiyordu fakat ne gerekiyorsa yapmaya hazırdı. Şu an için kadının yalnız kalmak isteğine saygı duyuyordu. Büyük bir travma yaşadığının farkındaydı ve onun için deli gibi endişelense de hiçbir şekilde destek almak istemediğini de kabullenmek zorunda kalmıştı. En azından birkaç gün, sakince kendi halinde kalmasının sonucunda ona ulaşabileceğini umuyordu. Şu an iyileşmeye hazır değildi fakat elbet hazır olacaktı ve o an geldiğinde adam yanında duracaktı.
Bu esnada yaptığı ilk şeylerden biri de, o gün Cansu'nun geceliğiyle evden çıkıp gitmesine göz yummuş olan ve kendisine hiçbir haber dahi verme tenezzülünde bulunmayan tüm korumaları kovmak olmuştu. Ön taraftaki herkesi kovunca el mahkum geçici süre için arkadaki korumalardan birkaçını öne yerleştirmişti ve ne yazık ki bunlardan biri de Berat'tı. Fakat adamı son uyarışından sonra herhangi bir yanlışını da görmediği için biraz olsun içi rahattı. Ona kalsa Berat'ı da çoktan kovardı fakat çok hasta ve yaşlı bir babası olduğunu öğrenmiş, kovmaya vicdanı el vermemişti.
Havluyla kuruladığı çıplak bedenine hızlıca gri bir tişört geçirirken dışarıdan gelen kapı sesini duymuş ve kulak kesilmişti. Evet yanlış duymuyordu, Cansu nihayet odasından çıkmaya karar vermişti. Belki de acıkmıştı. İki gündür bir şeyler yemesi için dökmediği dil kalmamıştı fakat ağzına bir lokma yiyecek sokmamıştı genç kadın. Evren nemli saçlarını eliyle düzeltip odasından çıktığında kadını üstünde gri renk eşofman ve beyaz bir askılıyla spor ayakkabılarının bağcıklarını bağlarken buldu.
" Cansu? "
Genç kadın eğildiği yerden yavaşça doğrulurken başının hafiften döndüğünü hissedip duvara tutunmuştu. Alt dudağını ıslattıktan sonra elini duvardan ayırdı ve omzundan sarkan saçlarını geriye savurup ruhsuz bir sesle konuştu.
" Annemi buldun mu? "
Kadını hayatta tutan tek şey buydu. Annesinin bulunma ihtimali. Eğer elinde bu umut da var olmasaydı yaşamına çoktan son verirdi. O günden sonra Evren ile hiçbir şekilde konuşmadığı gibi adamı dinlemek de istememişti. Dolayısıyla annesini neden ve ne zamandır aradığı hakkında en ufak bir fikri yoktu. Ya da kendisinden bunu neden sakladığıyla ilgili... Evren de karşısına geçip anlatma cesareti gösterememişti zaten. Adam yavaşça yutkunurken kahvelerini suçlu bir çocuk gibi kaçırıverdi. Sonra hafif pürüzlü ve alçak bir sesle yanıtladı kadını.
" Henüz değil. "
Cansu başını salladı belli belirsiz. Sonrasında ise hiçbir şey demeden dış kapıya yöneldi. Bunu fark eden adam da kadına dönmüş ve merakla sormuştu.
" Bahçeye mi? "
Cansu başta onu yanıtsız bırakmak istedi. Fakat sonra aklına gelen şeyle duraksayıp ona dönmeden konuştu.
" Onu... buldunuz mu? "
Evren bu defa sorduğu kişinin Yağız iti olduğunu biliyordu. Tüm bedeni ansızın kasıldığında sağ yumruğunu istemsizce sıkmıştı.
" Hayır. " dedi dişlerinin arasından.
O piçi bulmak için tüm imkanlarını seferber etmişti fakat yer yarılmıştı da içine girmişti sanki... Cansu sessizce yutkundu ilk. Sonra ise korktuğunu belli eden hafif titrek bir sesle devam etti konuşmaya.
" Yürüyeceğim biraz. "
Kadın kapı kolunu kavrayıp indirdiği an, Evren uzanıp koluna dokundu yavaşça.
" Biraz konuşalım lütfen. "
Fakat Cansu hazır hissetmiyordu. Neler diyebileceğini az çok tahmin ediyordu ve hiçbirine hazır değildi. Yağız'ın kendisine ne yaptığını anlatmaya takati yoktu. Onu polise şikayet etmekten ve konuyu Nihat Bey'e taşımaktan imtina etmesinin en temel nedeni de buydu. Tabi, tüm bu olanların arkasında aslında babası dediği adamın bulunduğu gerçeğiyle yüzleşebilmesi ve onu sindirebilmesi için de fazlasıyla zamana ihtiyaç duyuyordu. Dolayısıyla ne o gün stüdyoda yaşananları, ne de öğrendiği gerçekleri Evren de dahil olmak üzere kimseye açmış değildi. Başını usulca iki yana salladıktan sonra adama fırsat tanımadan kapıyı çekmiş ve dışarıya çıkmıştı. Uzun fakat yavaş adımlarla, başı yere eğik vaziyette bahçe kapısına ilerlerken; korumalar kendisinin geldiğini fark edince hemen evin önünde dikilen adama bakmış ve talimat beklemişti. Evren ise omuzlarına binen devasa pişmanlık, vicdan azabı ve çaresizlikle başını eğmiş; kadının çıkmasına izin vermelerini işaret etmişti. Ona yeterince kötülük yapmıştı ve şimdi saatlerdir ilk kez odasından çıkmışken onu eve kapatacak kadar vicdansız değildi. Biraz olsun kendi başına yürümek kafasını dağıtacaksa ya da duygularıyla başa çıkmasını kolaylaştıracaksa buna tabi ki engel olmayacaktı.
***
Genç kadın daima omuz hizasında kestirdiği çikolata kahvesi saçlarını, elleriyle düzeltirken yeni evlerinin merdivenlerini iniyordu. Zümrüt yeşili gözleri etrafta abisinin uzun bedenini ararken söylenmeye devam etti.
" Bıktım ya bu kadından. Bir uyutmadı! "
Son üç basamağa geldiğinde sağ taraftaki mutfak kapısından abisi çıktı.
" Kime kızdın yine? "
Kadın sesli bir iç çekerek abisinin tam önünde durduğunda sol elini kaldırıp bileğindeki saate baktı.
" Of derse geç kalıyorum ya! "
Otuz yaşındaki adam onun bu her zaman telaşlı ve huysuz olan haline bıyık altından gülerken ellerinin arasında tuttuğu kahve termosunu uzattı.
" Al az sütlü. "
Kadın abisinin uzattığı termosa bakarken tek kaşını kaldırdı.
" Badem dimi? "
Adam iki kaşını birden kaldırıp indirirken termosu, kardeşinin elleri arasına tutuşturmuştu.
" Badem kalmamış yulaf sütüyle yaptım. "
Genç kadın memnuniyetsiz bir surat ifadesiyle kahvesinden bir yudum alırken, abisine arkasını dönüp açık olan salona doğru ilerlemeye başlamıştı.
" İklim? "
Kadın, adını işittiğinde durup omzunun üstünden tekrar adama baktı.
" Derse geç kalmıyor muydun? "
İklim omuz silkerken uzun adımlarla salona ilerlemeye devam etti.
" Tüm gece Nazmiye Hanımın kocasını sarışın bir kadınla bastığını ve bu yüzden de saçlarını sarıya boyatma kararı aldığını dinledim. Kahvemi içmeden şuradan şuraya adım atmam. "
Otuz yaşındaki adam kaşlarını hafifçe çatarken kardeşinin peşine takılmıştı.
" Danışanlarına telefon numaranı mı veriyorsun? "
İklim koltuklardan birine otururken derin bir iç çekti.
" Yaptık bir hata. "
" Kızım sen etik dersi almadın mı? "
Genç kadın yüzünü buruştururken abisine baktı.
" Bilmişlik yapıp bir de sen kafa sikmesen mi Bora? "
Adam tek kaşını kaldırırken kollarını göğsünde kavuşturmuştu.
" Bora? "
İklim onu kızdırmanın verdiği keyifle dudağını dişlerken başını hızla salladı. Bora ise bu defa hoşgörü göstermeyerek abilik taslamıştı.
" Hadi kalk derse. Derslerine gitmiyorsun sonra ne yapman gerektiğini de öğrenemiyorsun gerizekalı. Kalk. "
İklim onunla didişmeye takati olmadığını fark ettiğinde oflayarak koltuktan kalktı. Abisi kolay kolay onun seviyesine inip de kendisiyle kavga etmezdi. Tek bir hassas noktası vardı ki o da kendisine ismiyle seslenmesi... İklim de tabii her sıkıştığında buna başvurmaktan asla gocunmazdı. Adam önden kadın arkadan geniş evi terk etiklerinde Bora hala söylenmeye devam ediyordu.
" Madem sevmiyorsun ne diye yapıyorsun bu mesleği anlamıyorum? "
İklim klinik yüksek lisans öğrencisi bir psikologdu. Fakat istisnasız danışanlarının hepsinden nefret ediyor, dertlerini dinlemekten de fazlasıyla sıkılıyordu.
" Ben çalışmayı sevmiyorum. Meslekle alakası yok. "
Bora onun bu pişkin cevabına sinirle güldü. Öyleydi. Ailenin gözde ve çalışkan çocuğu Bora iken tembel, savruk ve sorumsuz çocuğu da İklim'di. Bora ilk senesinde İstanbul Tıp Fakültesi'ni kazanmayı başarmış ve derslerini de kalmadan vermişti. Daha sonra ise dahiliye alanında uzmanlık eğitimi almıştı. Tüm bunların yanında İklim ise abisinin kazandığı beş kuruşun üç kuruşuyla özel üniversitelerden birinde tam burssuz Psikoloji okumuş; şimdi de yine abisinin iteklemesi ve parasıyla yüksek lisans yapmaktaydı. Bora, hafta başında taşındıkları yeni evlerinin bahçe kapısını açıp dışarıya çıktığında İklim de arkasındaydı.
" Abi, "
Adam, kardeşinin kendisine yeniden abi diye seslenmesinin altında yatan sebebi adı gibi biliyordu bu yüzden iç çekmeden edemedi.
" Hm? "
" Beni sen bıraksana, geç kalıyorum derse nolur? "
Bora tam dudaklarını aralamış onu reddedecekken hemen sokağın karşısında boylu boyunca uzanan kadını görmesiyle olduğu yere çakılı kaldı. İklim de onun arkasından ilerlemeyi kesmiş ve aynı kadını o da fark etmişti.
" Abi? " diye dehşet dolu bir sesle seslenmesi üzerine, Bora harekete geçip hızlı adımlarla kadının yanına varmıştı.
Adam, yerde yatan genç kadının nabzını kontrol ederken İklim tedirgin sesiyle konuştu.
" Ölmüş mü? "
Bora kadının yavaşça atan nabzını fark ettiğinde onu hafifçe sarsarak uyandırmaya çalıştı.
" Hanımefendi, "
İklim ise ikisine biraz uzaktan bakmakla yetiniyordu. Midesi almazdı öyle kazaymış, kanmış, yaraymış... Fakat görünüşe göre kadın yalnızca bayılmıştı. Bora birkaç kez daha şansını denedikten sonra nihayet kadın mavi gözlerini aralamayı başarmıştı. Bembeyaz teni ve simsiyah saçlarıyla konstrat oluşturan mavi gözlerini görmek Bora'yı bir anlığına sersemletti. Fakat hemen sonra kalkmak için hamle yapan kadının kolunu kavrayarak ona yardım etti.
" İyi misiniz? "
Genç kadın ne olup bittiğini anlayamıyormuş gibi etrafına bakındı önce. Daha sonra ise kendisine ilgiyle bakan iki kardeşe döndü. Kolunu adamın parmaklarından hızla çektiğinde Bora da geriye doğru bir adım atmıştı. Kadın siyah uzun saçlarını kulağının arkasına tıkarken tarazlı sesiyle ilk cümlesini kurdu.
" Bir an... gözlerim karardı... "
Bu defa hamle yapan İklim'di.
" Gel su verelim sana, otur dinlen biraz. Solgun görünüyorsun. "
Kadın ona itiraz etmek istese de eve geri dönemeyecek kadar bitkin hissediyordu. Kısa bir tereddüt anından sonra sessizce başını sallamış ve İklim'in peşine takılmıştı. O esnada Bora da arkalarından geliyor ve kadına sorular soruyordu.
" Aç mıydınız? Şekeriniz ya da tansiyonuz düşmüş olabilir. "
Kadın bahçe kapısından içeriye girip İklim'in işaret ettiği hasır koltuğa otururken başını hafifçe iki yana salladı.
" Aç değilim. "
Bir şey yememişti işin aslı fakat şimdi bir de yemek teklif etmelerini istemiyordu. İklim koşarak eve girip, bu yabancı kadına su getirirken Bora da kadının yanında dikilmeye devam ediyordu.
" Şey, ben Bora Tekin. Yukarıdaki devlet hastanesinde doktorum. İsterseniz gelin bir değerlerinizi ölçelim? "
Kadın bir kez daha başını iki yana sallarken İklim elinde koca bir bardak su ve kolonyayla evden çıktı.
" Eve dönüp dinlensem geçer. " diye mırıldandı belli belirsiz.
Bora anlayışla başını sallarken İklim de elindeki bardağı uzatmıştı.
" Yakında mı evin? "
Kadın bardağı alırken yanıtladı onu.
" Sokağın başında oturuyorum. "
İklim bir an boş bulunmuş ve havalanan kaşlarına eşlik eden ilgili sesiyle adeta şakımıştı.
" Haa, şu etrafı mafya dolu olan garip evde mi oturuyorsun? "
Bora, kardeşine ters ters bakarken kadın başını eğip suyundan bir yudum aldı. İklim de anında pişman olmuş ve dilini ısırmıştı.
" Şey yani... ilk kez korumalı ev gördüm de... ilgimi çekti biraz ondan... bakan kızı falan mısın? "
Kadın, karşısındaki hemcinsinin fazla meraklı tavrından bunaldığını hissederken Bora araya girip kardeşini frenlemeyi başarmıştı.
" İklim yeter sıkboğaz etme kızı. "
Kadın elindeki bardağın yarısını içip bardağı geri uzattıktan hemen sonra oturduğu yerden kalkmıştı. İklim kadının elindeki bardağı alırken Bora biraz daha dinlenmesini tavsiye ediyordu.
" Gitsem iyi olacak. "
" Biz bırakalım seni. " diye bir teklif sundu kadın bu kez.
Fakat genç kadın başını usulca iki yana sallayarak reddetti onu, bir kez daha.
" Teşekkür ederim. Kendim giderim, daha iyiyim. "
Bora ise bir kez daha şansını denemek istedi.
" Eğer tahlil yaptırmak istersen, ben ilgilenirim. "
Kadın hafifçe salladı başını. Fazla ilgi ve ısrardan bunalmıştı. Bahçeden çıkmak için hamle yaptığı esnada İklim ona doğru atıldı ve elini uzattı.
" Tabii, komşuyuz neticede. Bu arada ben İklim. "
Genç kadın kendisine uzatılan ele üstünkörü bir bakış atmış sonra ise çok kısa bir an için sıkıp bırakmıştı.
" Cansu. "
İklim ona kocaman bir gülümseme bahşederken, Cansu başıyla hafifçe Bora'yı da selamladı ve aceleci adımlarla bu iki yabancının bahçesinden çıktı. Bora postürünü dikleştirmiş uzaklaşmakta olan genç kadının ardından bakarken kardeşi omzuna vurdu.
" Uzak dur derim. Psikolog önsezilerim onun kaçık olduğunu söylüyor. "
Adam kardeşine kınayan bir bakış atıp sesli bir nefes verirken ilerlemeye başladı.
" Saçmasapan konuşma. Hem kaçık falan ne demek öyle hiç yakışıyor mu sana? "
İklim omuz silkerek abisinin peşine bir kez daha takıldığında yanıtladı.
" Kıza nasıl hayran baktığını görmedim sanma Bora Tekin. Ayrıca da kaçığa kaçık denir. Direkt red flag yani. Uzak dur. "
Bora başını iki yana sallayarak arabasına ilerlerken peşinden gelen kardeşine bakmadan konuştu.
" Durağa yürü. "
Tüm duyurular ve kitaplara dair videolar için Instagram’dan beni takip eder misiniz? Hesabım:@ailkesandikli