İçeriğe geç

Günah Gecesi

Bölüm 2 · 16 dk okuma

Günah Gecesi

Bölüm 2

2.BÖLÜM.

“Biliyorum,’ demiştin. ‘Ben gideceğin yeri.”

***

Evden çıktığımda saat 09:10du ve bu gün 10:09 da burada ilk dersim vardı. Kate gelip beni almak konusunda ısrarda etse yalnız yürümek istediğim konusunda karalıydım. Bez çantama koyduğum birkaç kalem defterden başka telefonumu ve kulaklığımı çıkarttım. Çantamda olan tek kitaba takıldı gözlerim. Geçen gün aldığım Agatha kitabı. Okuyup sonuna geldiğimde okumamıştım.

Telefonumun ekranını açtığımda tarihle kısaca bir bakıştım.

25 Eylül 2022

Kasabada okul hep Ekimde başlardı bu sefer farklı oldu. Bundan Kate bana bahsetmişti. Az çok artık her şeyden haberim vardı. Fakat bu sabah kimse yoktu kasabada. Yollar boştu, sessiz ve ürkütücüydü bu sabah her şey. Bir hafta boyunca her sabah telefonuma gelen Kate’in grubundan mesaj da yoktu. Kimsenin sesi çıkmıyordu. Okulun açıldığı gün herkes ortalıktan kayıp mı olmuştu? Kıkırdadım kulaklığımı takarken. Rasgele şarkı aç tuşundan rastgele bir şarkı açtım.

Girl in red – bad idea!

Siyah converselerimi izleyerek devam ettim yola. Üstümde paçaları biraz bol olan mavi kot pantolon vardı. Üzerime açık sarı bluz vardı ve beyaz tiril tiril gömleğim. Bugün pozitif olacaktım. Renkleri de özellikle açık renkler tercih ettim. Siyahı üzerimden çıkarabildiğim için mutlu değildim aslında.

Bugün uzun bir aradan sonra ilk defa güne gülümseyerek başladım. Mutlulukla gülümsemedim aslında bütün kötü düşüncelere, olumsuzluklara karşı güçlü bir gülümseme yaydım yüzüme ki, bu çok zamanımı aldı, beni yordu ama sonunda o güçlü gülümsemeyi bulmuştum. Bu gülümsemeyi yıkacak bir başka insan tanımıyorum.

Bugün ilk defa evden çıkarken kapının önündeki pas pasın altına bırakmadım anahtarları. Bazı değişiklikler yapıldı, var olanlar yok oldu, yok olanlar var oldu. İlk defa gerçekten kimsesiz olduğumu hissettim bu sabah. Bu gerçek bana göre hoş muydu? Yoksa sahte ben üzülüyor muydu? Değişik ve fazlasıyla kafa karıştırıcı sorular bunlar. Yalnızlık iyi bir şeydi benim için çünkü çoğu zaman o paspasın altıda güvende değildir anahtar. Kimin ne zaman seni arayacağını bilemezsin.

Kapısının önünden anahtarı çalınan küçük kız intihar etmiş.

Üniversitenin büyük kapılarından içeriye girdiğimde gün normale dönmüştü biraz. Kocaman bahçe insan doluydu. Herkes fısıldayarak diğerine bir şey söylüyordu. Ortalığa doğru yürüyüp Kate ve onun arkadaş grubunu aradı gözlerim. Kate motorundan iniyordu, onunla birlikte arkadan gelen Marcus ve Jase vardı. Marcus kaskını çıkardıktan sonra gözleri beni şans eseri buldu. Kate de beni gördüğünde yanıma doğru geldi. Diğer ikisinin de gelmesini beklerken okulun kapısından çıkan iki şerif bir dedektif ve bir polisi gördük. Kaşlarımı çatarak düşünceli şekilde ben onları izledim. Daha ilk günden ne olmuş olabilirdi ki?

Omuzuma dokunan parmakları hissettiğimde ona döndüm. Gözlerini kısarak yüzüme baktı. Marcus, diğer her şeyden daha yakışıklı görünüyordu bu gün. Geldiğim günden bu zamana kadar neredeyse her gün görüyordum onu. Sürekli Kate bizi aynı ortamın içine sokmayı başarıyordu. Kahverengi, dalgalı saçlarından geçirmişti parmaklarını ileride olan polislere bakarken.

“Gençler, seneye güzel başladık.” Jase kolunu Kate’in boynuna dolayıp keyifle sırıttı. Daha çok eğleniyormuş gibiydi.

“Neler oluyor Jase?” Kate korkarak sordu soruyu.

“Bilmiyorum ama önemli olmasa dedektif Cress gelmez,” dedi Jase.

Polis ve dedektifler yanımızdan geçip gittiler. İki şeriften birisi durdu ve bize doğru karanlık bakışlarla ilerledi. Başındaki şapkayı çıkartıp alnında oluşan ter damlacıklarını elinin tersiyle sildi şerif sıkıntılı şekilde nefesini vermişti tam karşımızda dikilerek. Karşımızda duran iki şerifte bir kaşını kaldırarak direk olarak beni inceledi.

“Juliet Gibson,” dedi kaşlarını kaldırıp gülümseyerek. Belleğinde aradığı ismi bulunca mutlu olmuştu. “Merhaba çocuklar, merhaba Jase.”

“Selam baba.” Elini kaldırarak selamladı babasını.

“Neler oluyor Wilkin Şerif?” Kate öne atılarak sordu. Kimse karşılığında büyük bir cevap beklemiyordu muhtemelen teftiş için gelmişlerdi. Kate bana dedi ki, son dönemlerde okulda uyuşturucu kullanımı çoğalmıştı belki de onun için bir dedektif gelmişti.

“Çocuklar, dikkatli olun.” Uyarısına az daha göz deviriyordum.

“Baba kötü bir şey yok değil mi?” Şerif her ne saklıyorsa saklamaya devam etmek istiyordu ama uyarmak da onun boynunun borcuydu. Neler oluyordu şimdi? Hayatımı değiştirecek bir olay olmaması için Tanrıya yalvardım. O hep beni duyar bana yardım ederdi.

“Korkmanıza gerek olacak bir olay işlenmiş bu sabah saat tam 09:00 da. Tam olarak ne olduğu belli değil bu yüzden bunu size söyleyip sizi korkutmak istemiyorum. Tek istediğim hepinizin dikkatli olması ama hepiniz Juliet’e dikkat edin.” Baş parmağıyla diğerlerine beni işaret etti. Ellerini beline koyarak beni izledi. Gülümsedim ve bir şey söylemek istemedim. Herkes anlamsız ifadelerle şerife baktılar. “Şimdi dersinize gidin birazdan her şeyi öğrenirsiniz.”

Sakin ve sessiz adımlarla onları arkamda bırakıp okula girdim. Uzun koridor boyunca kimseyle bakışmamaya yemin etmiş gibi sadece birbirini sıkan parmaklarımı izledim. Herkesin gözü üzerimdeydi, bakışların üstümden çekilmesi için tuvalete girdim. Sırtımı kapıya yaslayıp gözlerimi kapattım. Sadece sakinleşmeye ihtiyacım vardı.

Bir ses ve tıkırtıyla gözlerim fal taşı gibi açıldı.

“Eğer geçen sefer olduğu gibi kaybolursan atılır-“ Kalın ses bir erkeğe aitti. Etrafıma bakındım hemen. Burası tuvalet değil erkeklerin soyunma odasıydı.

Üniversitenin bir de Beyzbol takımı vardı. Her yıl türlü türlü yarışlara katılırlardı eskiden, bazen ise rakip takımlar bizim okula gelirlerdi. Birçok kez şampiyon olmuşlar ve hatta ben liseye geçerken o takıma hayrandım. Liseyi bitirdikten sonra üniversite hayallerim suya düşmüştü. Takımın bir de ismi vardı Kuasar. Lise son sınıftayken yıl sonu yapılacak büyük maç için hazırlanıyorlardı ve her gün okulun arkasında büyük bahçede çalışıyorlardı. Derslerden kaçıp onları izledim bir zamanlar...

“Sanırım bu yıl yeni takım arkadaşımız var.” Saçlarını kurulayan şımarık gülüşlü ve sevimsiz masmavi gözleri olan çocuk arkadaşlarına doğru konuştu. Odada sadece üç kişi vardı. Onlardan gelen kahkaha ve gülme sesleri nedense beni de gülümsetmişti. Bunu kimse görmeden kendimi toparladım.

“Yanlış oldu galiba,” dedi diğer dolaba yaslanan çocuk. Ahh hayır, okulun ilk gününden çalışma mı yapıyorlardı.

“Yanlış olmasını kabul etmiyorum. Aidan, yeni bir forma lazım bize.” Sarışın, uzun saçlı olan, gülüşü etkileyici olan çocuk diğer arkadaşına seslendiğinde beni baştan aşağı süzmüştü.

“Bu takımda oynamayacak kadar güzel bir kız,” dedi adının Aidan olduğunu düşündüğüm çocuk ama bunu normal bir tonda söylemişti. Kısa saçlı, gümüş küpesi olan çocuktan ayırdım bakışlarımı diğer hiç konuşmayan saçını kurutmakta olana birkaç saniye baktım.

“Öyle ama istersem o bu takımda olur.” Kendini beğenmiş Sarışın bir de çok iddialı konuşuyordu. Saçma bir neden söylersem peşimi bırakmazdı. Hoş, buna biraz gülümsesem yine de peşimden koşardı fakat bunu istemiyordum.

“Takım arkadaşımız olmadığına göre ne istemiştin?”

Bu gün şapşal yeni öğrenci durumuna düşmemek için yeni bir fikir ürettim. Saçma bir şeydi ama bu durumdan kurtulmama yardım ederdi. Kollarımı bir birine bağladım ve yüzümdeki tedirgin ifadeyi sildim. Dudağımın kenarını çok hafif kıvırdım ve bana bakan bu üç çocuğa bakrım. “Yanlış bir şey yok,” sakin ve dikkatliydim. “Son dönemin ilk günü ve müdür sizi odasında bekliyor.”

Kural 34 : Yalan söyle, dikkatli ol! Pürüzleri yok et!

“Hadi be bunu kim uydurdu?” Sarışın ve boynuna taktığı marka kolyesinden zengin olduğuna ihtimal verdiğim, gözlerini üzerimde aptalca gezdiren o çocuktu yine.

“Bir sus Leo,” diye uyardı Aidan onu. Yaslandığı dolaptan ayrılıp onun önüne geçti. “Neden bizi odaya çağırıyor ki?” sordu Aidan. Diğer hiç konuşmayan Leo’nun boynuna doladı kolunu.

“Müdür beni değil sizi çağırdığına göre size söyleyecekleri var bana değil.” Kolumdaki saate baktım. “Saat 10:30 ve derse geç kalıyorsunuz. Umarım bir an önce müdürle görüşüp derse yetişebilirsiniz yoksa ilk dersten kırdığınız olur.”

Hiç birisinin yüzüne bakmadan kapıdan dışarıya çıktım. Son duyduğum şey ise Leo’nun cümlesi oldu. “Bırakın derse geç kalmayalım sonra Anneme sorarım ben.” İşte böyle ortaya attığım ufak bir yalan beni ezik görüntümün altından çıkartıverdi. Derin nefes alıp ikinci kata çıktım. Sessizce ilerlerken yanıma gelen Kate ve Beste’yi fark ettim.

“Neredeydin?” Kate’in sorusuna omuzumu silktim ama yeterli cevap vermeliydim.

“Sanırım okulun ilk gününün heyecanı yüzünden tuvalete ihtiyacım vardı.” Gülümseyerek ikisine de her şeyin yolunda olduğunu ifade ettim. Beste söylediklerimi pas geçerek tabletinden bir şeyler işaretleyerek konuştu.

“Bir cinayet işlenmiş,” diye söze başladı. Kalabalığın ortasında bir anda adımlarımı durdurduğumda birileri bana çarpmak zorunda kalmıştı. Bir anda duyduğum haberin etkisiyle şok olmuş bütün hareketlerimi durdurmuştum. Derin nefes alıp kendime gelmeye çalıştım çünkü; daha yolun başındayım.

Kate ve Beste dönüp bana baktılar. Yeniden onların arasında katıldığımda Beste konuşmaya devam etti.

“Cinayet sebebi ve ya bunu yapmakta zorunlu mu yoksa kasten mi yapmış bilinmiyor. Ama intihar olduğu da geziyor ortalıkta. Dün akşam saatlerinde saat 12 civarında okulun çatısında olmuş olay.”

Kate bütün bunları daha önce duymuş gibi soğuk kanlılıkla dinledi. “Peki neden cinayet diyorsun intiharsa eğer?” Sınıfın kapısından içeriye girdik. Çoğu insan gelmişti ve ortalıkta oyalanıyorlardı. Büyük sınıfta en arka köşeye geçtiğimde onlar da beni takip etmişlerdi.

Beste tabletinde işi bittiğinde kapatıp bize döndü. “Çünkü olay yerinde cesedin yanında bir küçük iskemle masa ve iki sandalye varmış. Masanın üzerinde ise bir Şahmat tahtası. Bütün taşları devrilmiş ve maktulün karşısındaki her kimse onun şahı sadece ayakta. Yani kısacası ölen kişi mat olmuş ve ölmüş diye düşünülüyor.”

Beste’nin bu kadar gizli bilgiyi nereden bildiğini merak etmiştim. Yanımda yürürken onu dikkatle süzmekten kendimi almamıştım. Sağ kılağının yanından iki tane sık örgü yapmıştı saçına, geri kalan saçları ise açıktaydı. Haki renk bir şort giymiş üzerine de siyah bir crop giymişti. İnce oduncu gömleği tarzında kahverengi bol bir ceket ve siyah converslerle tamamlamıştı kendini. Boyundan ise kolye vardı, kolyenin ucunda da kaplan gözü doğal taş.

Masanın üstüne bıraktığım defterin kapağını açıp içine en başa bir not düştüm. Bütün defterlerimde yaptığım gibi bütün kitapları okumadan önce yaptığım gibi. Bu sefer de düzeni bozmadan ilerledim.

Kural 192 : Başladığın şeyi bitir.

“Peki ya katil? Kimden şüpheleniyorlar?” diye sorarken bakışlarım boş sayfanın üzerinde usulsüzce gezindi. Buna bir cevapları yoktu çünkü diğer cinayetler gibiydi buda.

Saat 12.44 ve dersin bitmesine bir dakika kalmıştı. Bir dakika bile geçmek bilmiyordu. Sabırsızca saniyeleri kovaladım. Çünkü ders boyunca yaşlı profesör beni izledi ve vurguladı. İlk önce bütün sınıfa kendimi kısaca tanıtmak zorunda kalmıştım çok önemliymiş gibi. Sonra ise bütün ders boyu olan cinayeti düşünmüştüm.

Kansız bıçaksızda cinayet işleyebilir insan. Elleri kana batmaz ama beyni kanla dolar insanın o zaman gerçek katil olursun ama kimse şüphelenmez senden.

“Şimdi ilk dersimizin son dakikaları,” dedi yaşlı profesör kadın elindeki kalemi masasına bırakarak. “Umarım her şey sizin için güzel ilerler.” Onun sözlerini kapıdan içeriye giren şerif ve dedektif kesti. Sınıfta birden sesler fısıltılar yükseldi. Etrafımı saran korku nefes kesiciydi. Gözlerim hiç itiraz etmeden bana bakan dedektife takıldı. “Buyurun memur bey?”

“Dersinizi böldüğümüz için özür dileriz,” dedi şerif ve saatine baktı. “Zaten bitiyormuş ders.” Hocaya gülümsedi, “Efendim biz Juliet Gibson’u ala bilir miyiz izninizle.”

Hayatımın bir çok yanında hissettim bunu korkuyu ve belirsiz olan düşünceleri. Belki yok olacak olan benim ruhumdur ama ben düşüncelerimi yok etmeye çalıştım.

Avucumu sıktıkça sıktım. Acıyla kavrulan sadece avucum değildi. Gözlerimi tahtaya dikip durmuştum. Kendimi suçlu hissediyordum ama yakalanacak kadar aptal olduğumu hissetmiyordum.

“Neden seni alıyorlar?” Beste kulağıma fısıldadı. Omuzlarımı silktim. Omuzlarımı silkmesem be diyeceğimi bilmiyordum. Bir cevabım yoktu.

Bedenimin ağırlığı tonlarca çoğalmış gibiydi sıradan kalkmaya yeltendiğimde. Bedenim gücünü tamamen kaybetmiş de olabilirdi. Ama aklım sadece bir şeyi iyi biliyordu. Oda, ben kimseye bir şey yapmadım. Sıramdan güç bela kalkıp onlara doğru yürüdüm. Aşağıya iniyordum ve Marcus bileğimden kavrayıp dikkatimi üstüne çekti. Gözlerini üzerimde gezdirdi ama o harelerde bir duygu kırıntısı bile yoktu. Bir gözünü kırparak başını sağa sola salladı. Öylesine inanmıyordu ki, bunun olma ihtimalini normal bir soru soruyormuş gibi davranıyordu. Ona verecek olumlu bir cevap yoktu. Ben en çok cevaplarım tükendiğinde acı çekerdim.

Kapının önünde duran dedektif ve şerifin yanından geçtim sınıftan çıkmak için. Geriye dönüp onun gözlerine bakarak suçsuz olduğumu söylemek istedim ama sadece bakabilmiştim.

Hayatımın bir çok anında suçlu hissetmiştim fakat hepsi bu kasabayla bağlantılıydı. Ne zaman burada bir cinayet işlense katili ben olmasam bile kendimi suçlu hissediyorum.

“Bende Juliet ile geleceğim.” Marcus yanımıza hızlı adımlarla geldi. Yüzüne bakarak gülümsedim. Karanlık ve ruhsuz bir gülümsemeye o karşılık olarak kaşlarını yumuşak şekilde çattı. Endişeyle yanımda ilerlerken bir şeyler söylüyordu ama onu dinlemeyerek sadece kendime biraz zaman ayırdım.

Neden benimle geliyorsun Marcus Edden? Sadece birkaç haftadır beni tanıyorsun birlikte pek bir şey yaptığımız da yok üstelik. Birlikle aynı ortamda bulunduk ve bana gülümsemene karşılık verdim. Karşılık verdim ve sen bana gülümsedin.

“Ne oldu? Neden seni götürüyorlar?” diye sordu sessizliğimden rahatsız olmuş gibi. Yeteri kadar sessiz kaldığıma göre artık konuşmalıydım fakat söyleyecek tek bir olumlu cümlem bile yoktu dilimde.

“Korkma bana verdiğin bıçağı kullanmadım.” Ona baktım ve göz kıptım.

Gülümsediğimde oda rahatlamış görünüyordu şimdi. Benim için endişelenen birisini görmek neden içimi böylesine kanatmıştı? Yoksun muydum ilgiden yoksa yoksun muydum herkesten?

Uzun koridordan geçerken kitaplarını taşıyan ayaklı zeka küpleri beni yargılayan bakışlarını üstüme dikmişlerdi. Bazıları fısır fısır kenara çekilip bana bakarak konuşuyorlardı. Koridorda herkesin odak noktası olmaktan çok çabuk bıkmıştım. Ama kim memnun olurdu ki? Kimseyi umursayacak durumda değildim. Şuan umursadığım tek insan vardı oda küçük parmağı benim elimin avucundaydı. Küçük parmağı olsa bile noemaline göre kemikli iri bir parmak vardı avucumda ve sıcacıktı. Güven kokuyordu.

“Sadece basit bir sorgu?” diye sordu sesini temizleyip kapıdan çıkarken.

“Kesinlikle öyle.” Emin değilim.

Korkarak gözlerime baktı. Bunu sevmiştim benden korkmasını sevmiştim. Bunu yapabileceğim konusunda şüphe etmesini sevmiştim. Belki de ben sadece kafamda kurup duruyor onu kendi kapanıma çekiyordum.

“Kimseye bir şey yapmadın dimi?”

Başımı hızlıca sağa sola salladım.

“Kesinlikle, kimseye bir şey yapmadım.”

***

Bir kelime bir kelepçeden beterdir, kelimeler elinizi kolunuzu kelepçeden daha sıkı bağlar öyle ki, kelepçenin bir anahtarı vardır kelimelerin ise öyle bir özelliği yok. Dudaklarından dökülecek her kelime için bir anahtar kaybedeceksin. Artık sonuna geldiğinde yolun, önüne ne çıkarsa çıksın, bir uçurum olsa da atlamak isteyeceğin düş sokakları yine de razı olmayacaksın anahtarsız boş bir kelimeye. Fısıldarken zihnim kendi kendine şu sözcükleri yine de ben karşımda oturan dedektifin gözlerine bakıyordum. Boş, yorgun, ihtiyaçsız bakan gözlerimin anahtarını aradı. Ben o anahtarı kaybedeli yıllar oldu. Boş bir sokakta kaybettim, çıplak ayaklarım ellerimin neden olduğu kan birikintisine basarken kaybettim.

“Juliet Gibson, öldürülen adamı tanıyor muydun?” diye basit bir soru sordu.

Derinden gelen eminlikle başımı olumsuzca salladım. “Kimin öldüğünü bile söylemediniz.” Dudaklarım kurumuş yıpranmıştı konuşmamaktan. Biraz akıllıca davrandım en azından beni küçük bir aptal olarak görmesinler diye.

Dedektif gözlerimin içine bakıyor ardından başını belgeye çeviriyordu. Kendisi bile bilmiyordu beni buraya neden getirdiğini. Cevabı basitti aslında. Şüpheler insanları risk almaya iter.

“Kaç gün önce taşındın bu kasabaya?” Ela gözleri kuşkuyla kısıldı. İşaret parmağıyla kaşının kenarına baskı yapıyordu. Düzgün, disiplinli biriydi, yine de ona istediği cevaplardan uzak kelimeler söyleyecektim.

“Bir hafta önce yani 18 Eylül,” derken oldukça kısa ve net cevaplar kurmaya çalışıyordum. Dedektif önündeki dosyadan bir kaç resim alarak önüme itti. Biraz hızlı gelişmişti olaylar ve kafam karışmıştı. Kaşlarımı hayretle kaldırıp bir resimlere bir ona baktım.

“Bunlar olay yerine ait,” dedi ve ardından biraz sessizleşti. “Şüpheleneceğin birisi var mı?” Saniyeler içinde konu çok başka yöne dönmüştü. Derin bir nefes alıp içimdeki tedirginliği bastırmaya çalıştım. Beni şüpheli olarak getirdikleri sorgu odasında bana soruyorlardı şüpheleneceğim birisini, oysa ben ona bir haftadır bu kasabada oluğunu açıkça dile getirmiştim.

Ben daha fazla konuşmayıp ona anlamsız şekilde bakınca yeniden daha anlayışlı tonda konuştu. “Seni sorguya almamızı baş komiser istedi. Muhakkak bildiğin bir şeyler olurmuş.”

Ben yapmamıştım. Ben katil değildim. Peki ya katil kimdi?

“Bildiğim bir şey yok.” Ayağa kalktım. Bu sorgu işi canımı sıkmaya başladı. Okulda herkesin içinde beni böyle almaları ne kadar doğruydu bilemiyorum. Masanın üstündeki resme baktım. “Şah mat kulübünü sorguya çekin bence daha yararlı olur.” Dedektife göz kırpıp arkamı döndüm. Kapıdan çıkmaya yelteniyordum ki, dedektif ayağa kalkarak bana döndü ve konuştu.

“Bir şeyler hatırlarsan, şüphelenirsen bana haber vermeni istiyorum.” Dedektifin her zerreme dikkat ettiği bakışlarından kaçarak kendimi dışarıya attım. Çok kısa sürmüştü oysa ki, bu meselenin daha fazla uzayıp gideceğini düşünmüştüm.

Koridorların sonunda beni bekleyen Marcus’u gördüm. Hala oturup orada beni bekliyordu, şaşkınlık mı sardı beni yoksa korku mu bilmiyorum.

“Hadi gel dışarıda konuşalım,” dedi ve başıyla bana komut verdi dışarı çıkmamız için. Koridordan çıkışa ilerleyen adımlarımı takip etti. Benden uzun olan bedenini hemen yanımda hissediyordum. Tek kelime etmeden dışarıya çıktık. Bu hoşuma gitmişti, onunla yürümek tek kelime etmesem de adımlarınınkinin benimkilerle uyum içerisinde olmasını sevdim.

“Bir şey sormayacak mısın?” Emniyet binasından uzaklaştığımızda sordum. En azından merak ettiği bir sürü ley vardır diye tahmin ediyordum.

“Kimseye bir şey yapmadığını söyledin.” Gözlerini kısıp omuzlarını kaldırıp indirdi. Omuzunun üstünden yan gözle baktı. Gözlerindeki kahve çekirdeklerini görmek istedim, onlar kadar lezzetliydi bakışları, belki vardır diye bir süre izledim parlak kahverengi gözlerini.

“İçeride ne konuştuğumu sormaman işime gelir zaten.” Dudaklarımı kıvırdığımda bir gülümseme bahşettiğimde ruhuma bu gülümseyişin ruhumdan koparılan bir çiçek olduğunu anladım. Kaldırım kenarıyla yürüyorduk ve hep zamanın bu anında kendimi arabaların altında feda etmek fikri aklımda kısır döngüye giriyor.

“Ben bana söylediğin sözleri bilirim onu da kabul ederim. Kime ne demişsen de bana söylediğini unutma hiç bir zaman.” Bakışlarını karşıya çevirip gelip geçen araçları izledi.

“Birisine böyle çabuk güvenir misin?” diye sordum gözlerimi kısıp ona kaçamak bakışlar atarak. Cevap vermek yerine omuzlarını silkti yeniden ve ellerini ceplerine sokup yürümeye devam etti.

Beni yanlış tanımışsın ve ya hiç tanımamışsın Marcus, ben hayatımda yaptığım her şeyi unuturum iyiliklerimi, kötülüklerimi, cezalarımı, ödüllerimi hepsini unuttum çünkü unuturum. Zihnimi meşgul eden bütün düşünceleri silerim bu diğer insanlardan farklı çalışır bende. Sen unutmuyorsan eğer ben unutacağım elbet.

“Onu ben öldürmüş olsam peki?”

Gerçekten onun ağzından nasıl bir cümle duymayı istiyordum da böyle sorularla onu düşündürüyordum. Yürümeyi kesip durdum oda karşımda durdu. Düz ifadesiz suratla yüzüme baktı biraz. Düşünürken gözlerime odaklanmıştı, içinden neler geçiyordu diye meraklandım. Ama bunu asla öğrenmeyecek gibiydim.

“Bu senden bekleyeceğim en son şey.” Anahtarların Marcus, onları kaybetme.

“Zaman Marcus, bizim bir birimizi iyi tanımamız için bize fırsat sunmaz bazen. Birisinden neyi beklemezsen onu yapar ama bunun da cevabını bize, sana zaman verecek.” Kurallar doludur hayat bilemezsin.

“Ben böyle şeylere inanmam,” derken yüzünü buruşturdu ve önüne dönüp yürümeye devam etti. “Ayrıca katil bile olsan çok güzelsin.” Bir kaç adım sonra durdu ve arkasında kalan bana baktı.

Dilini dudağının üzerinde gezdirip bakışlarını kaçırdı. “Katil olsan bile silah tutmayacak kadar zalim, birisini öldürecek kadarda kalpsiz değilsin bence.”

“Öyle, ben kalpsiz değilim, zalim de değilim.” Bir kalbim vardı içinde ise zalim.

Bu konuştuklarımızdan sıkılmış gibiydi.

“Bu gece kokteyl barda görüşelim.” Bana çıkma teklifi ettiğinin farkında mısın acaba? Çünkü cinayet olayıyla ilgili beni sorguya alıyorlar sen de bana çıkma mı teklif ediyorsun Edden? Gerçekten garip bir kişiliğin var.

“Gelemem.” Duydu ama duymazlıktan geldi. Sırtı ile bakıştım ben o uzaklaşana kadar. Yapılan habersiz planlardan nefret ederim bir de onun doğrulttuğu mecburiyetten.

Sarhoş bir birine dolanan dingin adımlarla bir saat yol yürüdüm. Evin kapısından içeriye girdiğimde karanlıkların ardına saklanan hayaletler zihnime doluşu vermişti.

Bir ses kaydı açtım. İsmi de şöyle olsun dedim kendi kendime.

İlk cinayet.

“Konuyu karıştıran gerçek şu ki, ben asılsız bir şeytanım. Hatalar yapılıyor D. ama kimse kendi hatam kadar mutluluk verici değil. Öğreniyorum bilmediğim bütün konular hakkında bilgiler öğreniyorum. Bu gece Marcus Edden beni görmek için çabaladı. Onun farklı olduğunu şimdi söyleyip sonunda pişman olmak istemiyorum ama Marcus Edden diğerlerinden farklı davranıyor bana. Katil olmayacağıma inanıyor.”

Şarap şişesinin kapağını açtım ve kanepeye kendimi bırakırken bile bir kaç yudum aldım. Boğazımdan aşağıya süzülen dudağımın kenarından taşan bir damla şarabı parmağımla silip dudağımı dişlerimin arasına aldım.

“İlk cinayet işlendi D. kimse cinayet olduğuna inanmıyor. Ve bilirsin bizim buraları, onlar kendilerine hep yanlış olanı inandırdılar. Bir tek benim yanlışlarımı doğru olarak gördü bu safsata insanlar. Kırgınım kendime, kızgınım beni kıran yine kendime.”

Telefonuma gelen aramayı sessize aldıktan sonra tamamen kapattım telefonumu. Kimsenin sizi özgür yalnızlığınızdan alı koymasına izin vermeyin. Bu bize ait ve kimse bölemez bu saatleri. Ses kaydedici bir dakika sonra kendiliğinden kapanacaktı. Bunun için birkaç kelime daha ettim.

“Bilinmeyen, günahkar gecenin cinayetini işlediğinde katil ruhundur...”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.