Kırmızı bavulun deri kaplı sırtı, üzerine güneş vuran yatağın üzerinde, göz alıcı biçimde parlıyordu. Biraz sonra, cesetten daha beyaz, renksiz, sağlıksız görünen bir el, bavulun kemerini kavradı ve kemeri sıkıca bağladıktan sonra yorgunlukla elin sahibi, valizin yanına çöktü eski, paslı yaylı yatağının üzerindeki güve delikleriyle dolu sararmış çarşafı buruşturarak. Daha ne kadar böyle gelip gidecekti? Hiç. Hayatının belli bir düzeni on iki yaşından beri hiç olmamıştı, tam on yıl üç ay yirmi gün sonra, yaşamının en son bir düzeni olduğu yere dönüyordu. Geleceğine. Geleceğine söz verdiği yere. Geleceğine söz verdiği fakat ancak on sene sonra bu sözü tutabildiği o yere dönüyordu. Burnundan hafif bir nefes bırakarak gülümsedi. Bu sırıtış; onun gerçek gülüşünden bir hayli uzak, gerçek memnuniyetini, mesut oluşunu bir hayli yalan gösteren bir sırıtıştı. Sadece yanaklarını germiş, güneşten pul pul olmuş soluk elmacık kemiklerini acıtmaktan başka bir işe yaramamıştı. İncecik, mısır püskülü gibi açık kahverengi saçlarını arkasına sürükledi ve saçlarının sırtından aşağı, çıplak kollarına sürtünüp onu gıdıklandırmasına izin verdi. Bileğini sıkan ince siyah lastik tokasını diğer eliyle bileğinden çıkardı ve özensizce saçlarını bağladı. Şimdiye kadar çıplak, kemikli ayaklarıyla sıkı sıkı bastığı ince, tüysüz kirli sarı halıdan gözlerini kaldırdı ve karşısındaki tozlu, köşesinde ince bir çatlak olan aynaya bir göz attı. İlk önce aynanın dışı çarpmıştı gözüne. Çerçevesiz, olduğu yere ait olamayan bir aynaydı onunkisi. Koyu kahverengi eski bir komodinin üzerine fırlatılmış gibi görünüyordu. Sözde, bir söylentiye göre, odanın içine ayna koyarsanız oda daha geniş, daha ferah görünürmüş. Ancak kendisine eklenmiş bir küçük buzlu cama sahip, beyaz boyaları yer yer kabarıp kendi paslı rengini ortaya çıkaran kapının arkasına sıkıştırılmış; yanındaki büyükanneden kalma ağır, işlemeli gardırobun komodini sıkıştırmasından mütevellit yamuldukça yamulmuş, yerinden biraz da çerçevesiz oluşu nedeniyle kaydıkça kaymış bu aynanın kendine bile bir hayrı kalamıyordu. Her daim küf kokan bu küçük oda, Turna'nın asıl eviydi işte. Annesi onu şimdi üzerinde oturduğu paslı yatağın çıkmış çivileri üzerinde dünyaya getirmiş, ne kadar havalandırılırsa havalandırılsın hala içeride toz bulutları uçuşan bu odada kızcağızın ilk yuttuğu şey temiz hava değil de mikrop dolu toz bulutları olunca sarılık olmuş, çok ağır geçirdiği bu hastalıktan sonra annesi onun üzerine daha çok düşeceğine bebeği bırakıp bir sabah ansızın bu evden kaçıp gitmişti. Turna, büyükannesi ve babası ile büyürken, anne diye seslenmez, büyükanne diye seslenirdi. Dizleri kanayınca annesine değil, büyükannesine koşardı. Altı yaşına geldiğinde bir gece babası gördüğü bir rüyadan onu uyandırmıştı. Büyükannesinin yanından alıp onu Günadası'na götürmek için. Hayal meyal hatırlıyordu ki, o zaman babasının üzerinde beyaz, pamuklu bir gömlek; altında kumaş, kendisine bol gelen bir pantolon vardı. Sonra babasının bıyıklarını da hatırlıyordu. Kumral bıyıkları. Onu iki yanağından öperken sanki kızın yanaklarında küçük böcekler geziniyormuş gibi olur, kız bununla gıdıklanıp kıkır kıkır gülerken babası da onunla güler, bıyıkları da titreşip dururdu. Gür bıyıkları vardı babasının. Çelimsiz vücudunun kırık dökük, bir deri bir kemik haline tezat, kendiliğinden dalgalı muhteşem saçları da vardı zamanında. Şimdi hepsi döküldüler. Günadası'ndaki evlerinde, bir başına oturur, cama dayalı tek koltuğunda oturuken kızını düşünür, kapalı pencereden boğuk boğuk gelen çocukların kahkahalarını, artık şehirde hiç kalmayan upuzun ayrık otlarının arasında yuvarlanışını izlerken kızı gözlerinin önüne gelir, tir tir titreyen elleri, kızının hayali ellerinin ona uzanışına fark etmeksizin tepki gösterir, ileri doğru kayar.
Artık öyle olmayacaktı. Kızı gerçekten tutacaktı o elleri. Eskisi gibi yumuşak ve minicik elleri yoktu, ötekininse mazideki gibi güçlü kuvvetli, taş gibi sert değildi elleri. Derileri buruşmuş, derman kalmamış ellerdi bunlar. Turna'nın gözlerinin önüne o büyük kavuşma anı geldi. Ona göre yine gür dalgalı saçlıydı babası, gür burma bıyıkları vardı. Uzun boylu, incecikti. Gücü kuvveti yerindeydi, onu gördüğü ilk an kızının ismini seslenecek ve o kocaman nidaya kızı da aynı şekilde karşılık verecekti. Fakat bir sorun var, bu hayalde Turna da onu bıraktığı gibiydi, on iki yaşından bir gün bile fazla değil. Oysa şimdi kızcağız uzamıştı; büyümüş, genç bir kız olmuştu. On iki yaşındaki halinden kalan tek eser; gözlerinin parlaklığı, dişlerinin beyazlığı, ruhunun tazeliğiydi. Şimdi de babasının elinde kalan tek şey, o içten neşesi ve teklifsiz kahkahalarıydı öyleyse. Turna'nın gözleri yaşlarla doldu. Ya babası onu istemezse? Ya onu gördüğünde kocaman ellerini savurarak gitmesini isterse? Bağırıp çağırır, ortalığı ayağa kaldırır, mahalle çocuklarının onun yüzüne tükürmelerini isterse?
Hayır, o kızının dizinin dibine oturmasını isterdi. Hem de öyle isterdi ki, kalbinin her atışında korkuyordu, ya bu son atışıysa da kızını göremezse diye. Bütün gün oturup öylece pencerenin ardını izlerken kamburlaşmış sırtından bile belliydi nasıl istediği. Belki de yeniden elli üç yaşına dönerdi altmış üçünden. Aslında o kadar da yaşlı değildi fakat her geçen yıl, derdiyle, üzüntüsüyle, sessizliğiyle gelip geçtiği için olanca ağırlığını emanet ediyordu ona. Şimdi altmış üç değil, yüz on üç yaşında hissediyordu kendini bu yüzden.
Bir anda ayağa kalktı Turna. Sabahın ışıyan ilk huzmeleri yüzünde dalgalanırken bavulunu aldı, boş eve kilit bile vurmadan bir daha geri dönmemek üzere çıktı, gitti.
*
Tozlu patikada elindeki bavulu zorlanarak kaldırırken çelimsiz beyaz kollarından ince beyaz hırkası sarkıyordu. Kalın askılı beyaz atleti kırışmış, beli mavi şortundan dışarıya fırlamış, güneşin altında olduğundan daha da rahatsız edici oluyordu. Kızın vücut ağırlığı, sanki bavulunkiyle aynıymış gibi kızcağız onu yere sürtmemek için omurgasını sağa yatırdıkça yatırıyor, sol elindeki valizi havada tutabilmek için insanüstü bir çaba sergiliyordu. İleride, köyün çıkışında tek tük beyaz boyalı otobüsler ve minibüsler sıralanmıştı, şoförleri birkaç insanın yarattığı kalabalıktan müşteri koparmaya çalışıyordu. Turna'nın bineceği otobüs en uzaktaydı. Yolun tam ağzında, motorunu henüz çalıştırmamış saatini bekliyordu. Sağ ayağını ileriye atıp henüz boş sayılacak otobüsün içine bakındı kız. En köşede siyahlara bürünmüş, kapüşonlu genç bir çocuk uyuyor gibi görünüyordu. Şoförün arkasındaki koltuğun karşısında kahverengi bir çanta yardımıyla biri yer tutmuştu, arka taraftan binen iki tane yaşlıca kadın konuşa konuşa ilerlediler ve birbirlerinden onay alıp şoförün arkasından dördüncü sıradaki koltuklara oturdular. Tiz, kıkırdayan seslerle komşularının en küçük oğlunun dün akşamki düğününde meydana gelen ilginç bir olayı tartışıyorlardı herhalde. Turna oturdu. Biraz sonra orta yaşlı, boyalı sarı saçlı iki hanım geldiler, minimini pembe çantalarını kahverengi çantanın bulunduğu sıranın bir arkasına bıraktılar ve gerisingeri aşağıya indiler. Otobüste, oturunca toz kalkan koyu mavi örtüyle kaplı bozuk koltuklardan şoförün arkasındaki üçüncü sıradakinde, cam kenarında otururken Turna'nın aklına Osman düştü. Öyle birdenbire, hiç yoktan yere. Kıvrım kıvrım saçları, gülerken titreşen kalın fakat düzgün kaşları, sanki ala bulanmış gibi pembe yanakları, önleri birbirinden uzak şirin dişleri görünür oldu gözlerinin önünde. On iki yaşındaki Osman.... Ne güzeldi, ne tatlıydı. Turna dizlerini mi vurmuş? Osman koş! Turna ağlıyor mu? Osman git peşine! Turna kayıp mı oldu, kaçtı mı yine? Osman seslen, o bir tek sana gelir! Dizlerini örtemeyen açık kahverengi şortu ve çoğu zaman çamurlu, iki yana çizgili mavi beyaz tişörtüyle ne kadar da harikaydı. Turna şimdi hatırlıyordu da, yanaklarında küçük, isilik gibi sivilceler çıkmıştı bir keresinde. Özgür gülmüştü ona. Turna bir bakış savurmuştu ki oğlana, bir daha biriyle dalga geçmek aklına bile gelmedi Özgür'ün. Ah Özgür.... Savurgan, sarsak oğlan.... Koyu sarı, tiftik tiftik saçları vardı onun da. Kovboyları çok severdi. Diğer çocukların en kısasıydu, minicik boyuyla her yere girip çıkar, şirin yüzüyle bütün yetişkinlerden her türlü izni koparıverirdi. İncecik, varla yok arası kaşlarını annesinin makyaj malzemelerinden birini çalıp boyamıştı bir kere. Tombul yanakları, koca lacivert gözleri, kapkara boyanmış kaşlarıyla öyle bir gülünç oluyor, öyle bir tezat oluşturuyordu ki.... Özgür'ün annesi Selma Teyze kaynar suyla ovalaya ovalaya çıkarabilmişti ancak oğlunun yüzündeki boyaları. Çocuğun bu haline kızlar çok gülmüşlerdi. Cemile'nin kahkahaları asla dinmezdi, Nezaket'in kıkırtısının o komik hali o sırada yüzüne maşrapa maşrapa kaynar su yiyen Özgür'ü bile güldürmüştü. Yirmi iki yaşındaki Turna, on bir yaşındaki Özgür'ün o haline gülümsedi küflü tulum peyniri kokan otobüsün içinde. Bu gülüşü, uzun zamandır ilk defa kızın yüzünde oluşan bu içten sırıtışı bir arkasında oturduklarından beri boyuna çene çalan yetmişlerindeki iki yaşlı kadın da; tek eliyle otobüsün kapısına dayanırken nasır tutmuş parmaklarının arasında pofurdattığı sigarasını yere atıp ince burunlu rugan ayakkabısının tabanıyla söndüren, gömlekli, kırlaşmış saçları yer yer dökülmüş yaşlıca adam da; en arkadaki beşli koltuğun en sağına yayılıp kalmış, Turna içeriye girerken siyah kapüşonunu çekmiş uyuklamakta olan ve hala da buna devam eden genç çocuk da fark etmedi.
Cemile'yle Nezaket, iki en iyi arkadaştılar. Hep birbirleriyle fısıldaşıp dururlardı. Nezaket'in prenseslerinki gibi çiğ sarı saçları, bukle bukle yüzüne düşerdi tek elini ince pembe dudaklarına siper edip Cemile'nin kulağına eğilirken. Cemile'nin alabildiğine kıvırcık koyu kızıl saçları hiç laf dinlemez, kızcağız sürekli gözlerinin önünden arkaya iteklemek zorunda kalırdı saçlarını. Özgür yine dalga geçerdi. Bir keresinde tuttuğu bir uğur böceğini fark ettirmeden Cemile'nin saçlarının arasına salmayı başarabilmiş, böcek saçların içinde kaybolunca da kıs kıs gülüp Cemile'nin ağlayarak kaşınırken bitlendi mi yoksa diye endişelenmesini izlemiş durmuştu. Bol çilli yüzünde birkaç tane de küçük ben vardı. Bu benler iyiden iyiye onu bir aktris gibi gösterirdi. Güzel kızdı şu Cemile....
Bir de Zeki ile Fikret vardı. Zeki, adı gibi zeki bir çocuktu ve nasıl silahların içi kurşunla doluyor, kılıçlar, baltalar bileniyorsa beynin de öyle bilgiyle dolması, hafızanın da öyle bilenmesi gerektiğine inanırdı. Diğer yedisi hayalet kovalarken bizim çocuk o ufacık boyuna rağmen meydandaki koca yaşlı kayın ağacının tepesindeki dallardan birine çıkar, tek ayağını kendine çekip diğer ayağını yüksek daldan aşağıya pervasızca salar, en sevdiği o sararmış, kapağındaki yazıları aşınmış Sherlock Holmes kitabını okurdu. Fikret'se kitaplardan resmen nefret eden bir kızdı. Zaman çalarmış, boş hayallere daldırırmış insanı, öyle söylerdi. Annesinin küçük terzi dükkanında gece yarısına kadar kalır, kızlara ve oğlanlara hepsinin isimleri işlenmiş mendiller yapardı. Kalemle toplardı saçlarını, tokadan nefret ederdi. Bir keresinde Turna'ya söylediğine göre, yanlışlıkla boynuna geçmesinden ve lastiğin onu boğmasından korkarmış, ondanmış bu kalem sevdası. Ama kalem de ya kafana batarsa deyip ağlatmıştı Fikret'i Turna. Sonradan ne kadar dil dökmesi gerekmişti kendini affettirmesi için....
Son bir de Çetin vardı ki, o pek uğramazdı Günadası'na. Sadece yazları gelirlerdi, İstanbul'da, Tarabya'da evleri varmış onların. Kocamanmış, içine giren kaybolurmuş, tuvaleti arayan misafir odasında bulurmuş kendini. Çok, çok zenginlermiş, su gibi paraları varmış. Babası kaptanmış Çetin'in, annesi de sosyeteden. Misafirleri eksik olmazmış Tarabya'dayken, hatta öyleymiş ki sadece her gün bir grup insanın gelip gittiği bir yer değilmiş, adeta bir matine salonuymuş ev. Sabah dokuzda beş altı kadın gelirler, tuzlu kurabiyeler, çaylar ikram edilir, on iki gibi gittiklerinden yarım saat kadar sonra başka bir altı kişilik grup gelir, onlarla kekler, pastalar yenir, Türk kahveleri içilir, onlar da gidince bu sefer Anne Bozdan üçüncüye üzerini değiştirir, süslenir püslenir saçını yapar, başka bir eve misafirliğe gider, saat ona kadar da gelmezmiş.
Çetin de tüm bunlar olurken odasında yağlı boya karıştırır, elleriyle yanaklarını kırmızıya, mora alacalı bulacalı boyaya boyaya tuvalini doldururmuş.
Turna'nın fark etmeden gözleri dolmuş, aşağıda, sararmış küçük bir çimen öbeğinin arasında kırıntı toplayan yavru kedinin sallanan kafasını boş gözlerle izlerken birden sağlam bir sallantı kızın başını cama vurmasına sebep olmuş, bir tok sesiyle kendine gelirken, otobüsün motoru çalışmıştı. Koyu mavi örtülerle kapı koltukların hemen hemen hepsi dolmuş, konuşmalar artmış, ön koltuklarda oturan iyi giyimli orta yaşlı hanımefendilerin çiçekli parfümlerin kokuları kasketli, gömlekli beylerin kıyafetlerinin üzerlerine sinmiş gübre kokularıyla karışmıştı. Şimdi otobüs dönünce Turna'nın tam gözüne sabah güneşi ılık ılık vurmaya başladı. Kapadı gözünü Turna, baktı ki bu turuncu parlak ışık gözlerini daha da ağrıtacak, kalın gri perdeyi çekip heybetli bir toz bulutunu havaya karıştırdı. Uyku bedenini ele geçirmeden önce Turna'nın kulaklarında Osman'ın tonlu kahkahası ve gözlerinde babasının beyaz dişli gülen yüzü vardı.
