Herkesin özgün ve tek hissetmek istediği bir zamanda dünyaya gelmiştik. Aynı zamanda herkesin özgün hissedemeyeceği kadar çok yayıldığı ve bir birini etkileyip ortaya çıkan şeyin mide bulandırıcı şekilde aynı olduğunu anlayamadığımız bir zamandı. Korkutucu şekilde herkesin bir birine benzer olduğu bu anı yorumlamak için en yaşlı ve en gençler bir araya gelse hepsi aynı şeyi söylerdi ancak farklı kelmileri yüzünden bir birine girerlerdi.
Korkunç bir zamanda dünyaya gelmiştik, özgün olmanın değerini kimsenin anlamadığı farklılıklarla yaşamaktansa sıradan olup daha önce başarılı olmuş projeleri takip etmemizin öneminin anlatıldığı zamanlardı. Başarılı olmuş olanların neden başarılı olduğunu kimse anlamamışken belki de anlayıp buna cesaret etmekten korkmuşken ortaya çıkmıştı içimizde bizleri delirten yaratık. Öyle bir an gelmişti ki herkes sonunda bi başkası beni fark etsin birisi beni görsün diye yalvardığı anın sonuna geldiğinde kendini kendinden ayıran elementlerin ne kadar değerli olduğunu kavradığı andapek çok şeyi de kaybetmişti.
Dünya üzerinde hiç onun gibi birisi olmadı hiç bir zaman da olamaz denen kişiler her zaman farklı olanlardı. Onlar özgündü ve tek değillerdi, hiç bir şey değillerdi. Sonunda onlara bir sıfat takılana kadar dünya onların varlığını bilmez, insanlar da onların varlığından tiksinerek yaşardı. Kendilerini sınırlamamayı seçen bu kişilerin hayatı sonrasında başarılı projeler ve örnek kişiler diye başka insanlara gösterildi. O gösterilen kişiler kendilerine rol model dedi bu kimselere, sonunda onların başka bir halinin rolünü üstlenirken karşılaştıkları şey hiç te hoş olmayan şeylere yol açtı. İlk defa birisi gibi olmak isteyen kişi ekti bu şeyi içimize, kıskançlıklarıyla şehvetleriyle girdiler kanımıza sonunda buldukları da özel olmayan bir şey olmuştu. Özel olmayan şeylerse bizi bu güne getirdi. Renklerin normalden çok daha soluk olduğu bir zamana, daha saf daha acımasız bir zamana. Öyle bir ana taşıdı ki insanların bir birini anlamak için sarf ettiği çaba, bir birini kabul etmekten kaçındıkları anlar sonunda kabul edilecek bir şey kalmadı.
Güzel bir şehir var gözlerimin önünde, parlak ışıklarıyla belki de bu şehir var olmadan önce var olanların kıskançlıkla bakacağı. Yeşilin mavinin doyasıya boğulduğu her zaman aynı kalan bir şehir, içindeki insanlar bile yapıldığından bu yana değişmemiş olduğu gibi kalması sağlanmış. Soğuk griyle tüm renklerin üzerinden geçilmiş, o zamana kadar olanlar arasında insanlığın yarattığı en güzel şey halini almıştı. Gülünen ve sevilen her şey değişirken zamanda ona eşlik edip değer yargılarını da bir güzel boyamıştı. Ölüm olmasa dünya ne kadar güzel olurdu denen dünya halini getirmişti akla. Hatırlamadığım ama bir zamanlar içinde olduğum dünyada olan şeylerin daha iyisine sahip ve hiç birine sahip olmayan bu şehirde olmak istediğim yeri gördüm. Her zaman içinde olmak istediğim şeyleri görüp onları son defa görüyormuşum gibi, kokusu son bir defa daha beynimin daha önce hiç bilmediğim yerlerini okşarmış gibi içime çekmekten fazlasını yapamadım. Olmayacağım her şeyi bir kaç saniyeliğine yaşarken dünyanın çok güzel olabileceğini gördüm. O an herkesin benim gibi hissetmesini istedim.
Zaman değişirken giyimlerde değişmişti, aşkın şekilleri de bir birini aldatmıştı. Kültür denen şey zaman tutunmayı başaramamıştı bir süre sonra. Belki de hala oralarda bir yerdeydi ancak pek çok şeyde olduğu gibi sadece onu görmek istemiyorduk. Günüm o an başlamıştı. Evimde ikinci kahvaltımı yapmayı beklerken ve benim için en görkemli ev nedir sorusuna cevap olabilecek ahşap duvarların arasından kilerimde sakladığım şaraplardan birisinin şişesini açmak için kollarımı sıvarken bu olmamıştı. Bir büyücü gelip kapımı çalmıştı demek yanlış olmaz ancak beni maceraya değil bildiği ancak bilmediği söyleyeceği şeyleri söylemek için kolumdan tutup bir nehirde sürüklemek içindi. Evimin kapısını kapadıktan sonra her zaman ki gibi gösterişli bir adımla başladım. Uzun askeri denebilecek siyah postallarımla bana göre güçlü ancak bundan bir otuz yıl kadar önce yaşamış bir çocuk için sıradan bir adımla taş toprak karışımı siyah yollarda yürümeye başladım. Bir zamanlar düzgün olması istendiğinden toprak kaplanmış sonrasında yıkılmış, yıkıldığı sırada da tekrar yapılmasına gerek duyulmamış çünkü rahat etmek yaşamaktan daha kıymetsiz görülmüş.
Sonunda yürüyüşüm uzunca bir merdivene geldiğinde belki garip gelebilir ancak kürkümün omuz kısmını biraz açıp yarı giyinik bir şekilde kralların pelerinlerini giyişini resmeden eski resimlerde olduğu gibi görkemimi daha da arttırdım. Eski soluk beyaz bir takım elbiseyle buna eşlik eden pespaye siyah kürkün nasıl bir krala yakıştığı soru işareti olabilirdi. Savaşa girecek kollara sahip olmayan ve kıyafetlerinin genişliği nedeniyle boynunda bileklerinde aşınmalara sahip olan bu kral sonunda uzun merdivenleri çıkarken aklında tek bir soru vardı aslında" Bir gün gerçek bir kral gibi çıkabilir miyim buradan? " bunu yapacak olursan milyonlar kesinlikle benim önümde boyunlarını eğecekler. Hepsi yaptıkları işi bırakıp beni karşılamak için başlarını eğecek ve dünya bir kaç dakikalığına sadece benim etrafımda dönecek.
Bunların hiç birisi olmadan insanların kendi yaşam telaşları, dilenmeleri, kendilerini satmaları ve uyuşturmaları eşliğinde lağam kokusundan kurtuluşum olan merdivenlere geldim. Ellerimi önümdeki gerçek kral görünüşlü kişiye bileklerimi birleştirerek uzattım. Güzel bir sicim geçirildi, korumalarım hayır gardiyanlarım iki tarafıma geçip birisi de yükselişimi göstermemek için merdivenlerin sonundaki asansörün cam kapakları önünde durdu. Nasıl yapıldığını hiç sormadığım ama gökyüzüne çıktığına inandığım cam bir tüpe, bir zamanar insanları korumak için kazılmış kubbenin yarığından yukarı belki üç yüz metre kadar çıkan asansörden herkesi izlemeye başladım. Tanıdıklarım ve tanımadıklarım. Yüzünü bir kaç saniye önce gördüğüm ve bir daha görmeceğim beyaz saçlı tek gözlü adamın karınca gibi ayaklarım altında kalışını. Kaçıp kurtulmak istediğim CB-203 bölgesini, Koridor 73'ü, kubbenin yüzeye yaklaşan taraflarında sonunda çökmüş ağır havanın görünür hale geldiği ve güneş ışığının bu bulut tarafından kesilir hale geldiği o an gelip geçtiğinde sonunda ilk defa güneşi görmüştüm. İlk defa değildi gerçekte ama benim için her görüşüm ilk gibiydi. Kapalı bir kubbeden çıkmış olmak bile yeterliydi aslında bedenimi çürüten, beni tüketen o yerden çıktığım anda temiz havanın ciğerlerime doluşu ve alışkın olmayan gözlerimin yanışı tekrar beni hayattaymışım gibi hissettirirken gözlerimi kapasam bile yine orada olan ışığa kucak açtım.
Aynı anda bir tıslama sesi sonrasında bir kaç tıkırtı eşliğinde gardiyanlarım ağızlarındaki hortumun uzantılarını çıkartıp benimle birlikte derin bir nefes almışlardı. Yüzleri maske ile kapalıyken kim olduklarını bilmesem de açtıkları anda tanıdık gelen bu yüzler kendi aralarında konuşmaya başlamadan önce "Kötü bir hırsız olduğundan bunlar oluyor biliyorsun değil mi?" sorusu gelmişti. Sorunun geldiği kişi P-2020'ydi. Güzel görünüşlü bir erkekti, doğal olmayan bir saç rengi ve aynı şekilde doğal olmayan bir göz rengine sahipti. Benim gibi. Beyaz saçlar kırmızı gözler, yaratık gibi görülmeye uygundu ancak benim gibi insanlar hayatta kalmak için çalışıp bu hale gelmişti, o da benden farklı olmayarak bu seçimi yapmıştır muhtemelen. Benim aksime aldığımız yükleri taşıyabilecek geniş omuzlara sahipti, yanındaki kişiler hep değiştiği için onun beni tanıması normaldi ancak bir döngüyü elemiş olduğuma göre bu kişiler de beni tanıyordu. Çelimsiz bir oğlan çocuğu, sarışın başka bir çocuk, siyah saçlı itici bir bayan. "Belki de çok iyi olduğum için sadece gelip gitmek için kullanıyorumdur sizi." bunu ne zaman söylesem yüzünde aynı ifadeyle gülerdi, bu da hoşuma giderdi. Aptal yerine konmaktansa açık konuşması onu mutlu ediyordu. "Belki daha da iyi olup öğretmenler kopya çekebilirsiz ama yakalayamazsam dediklerinde kast ettiği kişi olsan hepimiz için daha kolay olurdu." bu söz ilk defa gelmişti başımı iki yana sallayıp " O zaman asansör konuşmalarımızı yapıp düzenli olarak dayak yemeyi nasıl bekleyebilirim." şeklinde geri döndüğümde parmaklarından ikisini gözlerinin aynına götürüp sıkıştırırken "Pek iyi bir gün seçmedin. Yedinci ayın yedisi her zaman şef için zor günlerdir. Çok fazla üzerine gitme bence."
Sonrasında asansörün kapakları açıldı ve soluk mavi ışıkla birlikte tren istasyonuna ilk merhabamı verdim bir balerin gibi. Yola çıkmaya hazırdım, aracım da beni bekliyordu. Sabahın ilk ışıkları dedikleri şey bu olsa gerek, etraf her zamankinden daha da boştu. Oturacak bolca yer vardı, çöp treni her zaman olduğu gibiydi. Soluk mavi ışıklar içeride de vardı, aynı renkte koltuklar, koltukların yanında metal kollar. Ellerim tekrar bağlandıktan sonra ölmüş şehri izlemeye başladım tekrar. Uzun binalar, camdan yapılmış. Güneş hepsini güzelce okşuyor belki uygun yapılsa gözlerimi yakıp kör edebilirdi. Tek sıra şekilde devam eden bir birinin aynısı, gök kuşağı renkleriyle içeriye ilerleyen spiral tren yolu. Her gelişimde etkilenmemek elimde değildi, yapmak istediği her şey önceden yapılmıştı. Binaların tepesinde bahçeler, boş kalan alanlarda oluşturulmuş seralar. Güneşi alabildiğine herkesin görmesi için ayarlanmış panelli binalar. Cennetin tarifi gibi gelirdi ger görüşümde. Kalabalık insan sesinin olmadığı ve bu boşlukta gezinen bir kaç düzine kişi. İyi planlanmış, kanunlarla bezenmiş olması gerektiği gibi olan bir yer. İyi yapılmış bir makina gibi, insanların hepsinin işlerini yaptığı bir birini ezmeyi düşünmedikleri bir yer. Açlık ve ya yoklukla savaşılması gerekmeyen isteyenin istediği zevki alabildiği güzel bir dünya. Paranın değersiz olduğu bu yere aşık oldum. Burası benim için tepenin en yüksek noktası. Benim gibilerin son durağı ise her zaman ki gibi yok olmaya yüz tutmuş kolluk kuvetinin küçük bürosunun bulunduğu yönetim binası. Şehrin üzerinden yaptığım kısa yolculuk sonrasında durağıma geldiğimde derin bir nefes alıp "bol şans" sözleri ile koluma tekrar girilipğ ilerlemeye başladım. Sonunda geldiğimiz yer her zamanli yer di, bir kaç yüz kişinin boş boş oyurup sözde yasak olan şeyleri yakalamaya çalıştığı bir yer.
Benim yakalanmamsa şans eseriydi onlar için.Benim gibi kimseler yakalanmazdı, sorgu için bile gelmezlerdi zira onlar zaten bu işi yapmak için görevlendirilirlerdi ancak ben özel olmayı başaramadan başka kimseler benim için bunu başarmıştı. Hayallerim bir bir yükselirken ben daha da derine gömülmeye mahkum kalmıştım. Bu noktadan sonra olan her şey aslında bir birinin tekrarıydı, öceki gelişlerinde beni alan memurların o garip siyah mavi kıyafetleri içerisinde beni gözleriyle delerken normalde kullanılmaya bile gerek duyulmayan bir odaya kolumda iki kişiyle gidişimi izlemeleri sonrasında antik dönemlerden kalma bir şekilde sorgulanışımı izlemeleri.
Her zaman ki gibi aynı kişinini içeriye girip beni sorgulayışını izlemeleri de gerekiyordu. Zayıf bir adam, genelde siyah kıyafetler giymeyi tercih eden suratında devamlı olarak bir sorun aramaya çalışan bir ifade olan. Elinde sürekli olarak aynı kırmızı ipi taşıyan kişi. Saçları biraz uzamış sakalları kirli, güzel bir de bıyığı var. Gözlerinin altı bir miktar çökmüş, içeriye girerken elinde tuttuğu iki tane metal topu bir birine çarpıştırıp her seferinde yaptığımı bildiği ancak kanıtlayamadığı şeyi söyleyip beni okumakla tehdit etmesi sonunda benim her seferinde verdiğim aynı cevapla birlikta hızlıca kapıyı kitlemesi ile son bulan bir durum bu. Her zaman ki gibi kapıyı kitlemesinin sonunda "Buranın havası gerçekten çok güzel, bu gün nasılsınız?" sonrasında pat kafaya bir yumruk. "Bunu daha önce konuşmuştuk bunu yaptıktan sonra gerçekten sonraki şeyi pek hissetmiyorum." sonrasında pat bir yumruk daha "İlkinde uyuştum, buna devam etmek size bir şey kazandırmayacak lütfen bırakın bunu." bu şekilde konuşmam onu her zamankinden daha fazla sinirlendirir. Boynudan çıkan damarları ve kanın kafasına hücum edişini izlemek bana her zaman garip bir haz verir. O sakinleşene kadar ben biraz gülerim o da beni yerden yere vurur sonunda kapıyı açtıklarında benden özür dileyerek neden geldiğimi unutarak aldıkları yere bırakırlar. Krallar gibi çıktığı merdivenden dudağım, kaşım açılmış bir şekilde inerken kocaman bir gülümseme ile artık aldığım havanın tadını bile hissedemediğim için hala gördüğüm rüyadaymışım gibi kollarımdan sürüklenerek en baştaki yere geldiğimde yaşadığımı hissederim.