İçeriğe geç

GÜMÜŞ İPLİKLER

Bölüm 1 · 17 dk okuma

GÜMÜŞ İPLİKLER

Bölüm 1

1. Bölüm - Gümüş ve Mürekkebin Sessizliği.

Londra’nın üzerine çöken o gri, ağır sabah sisi, Covent Garden’ın dar sokaklarında sanki bir canlıymış gibi hareket ediyordu. Binaların nemli taş duvarlarına tutunuyor, eski fenerlerin isli camlarında buğulanıyor ve şehrin gürültüsünü boğucu bir sessizliğe mahkûm ediyordu. Bu sokakların birinde, tabelası paslanmış ama üzerindeki altın varaklı yazıları hala inatla parlayan o dükkan, dünyanın geri kalanından kopmuş bir ada gibi duruyordu: Vance’s Relics.

Elara Vance, dükkanın üst katındaki yatak odasında, tavan arasındaki tahtaların hafif gıcırtısıyla uyandı. Odanın içi, dışarıdaki sisin aksine, kurutulmuş lavanta ve eski deri kokuyordu. Penceresine vuran nemli hava, camda garip şekiller oluşturmuştu. Elara bir an için o şekillerin birer harf olduğunu hayal etti ama hemen başını sallayarak bu düşünceyi uzaklaştırdı. Son zamanlarda her yerde bir anlam, her nesnede bir ses arar olmuştu.

Aşağıdan gelen tok bir vuruş sesi, evin sessizliğini bozdu. Bu, Usta Silas’ın meşhur bastonunun sesiydi. Silas, dükkanın sadece bir çalışanı değil, Elara’nın babasının vefatından sonra onlara kol kanat geren, hafızası kütüphane raflarından daha geniş olan o bilge adamdı. Elara hızlıca üzerine yün hırkasını geçirdi, saçlarını gelişi güzel bir topuz yaptı ve merdivenlere yöneldi.

Mutfak, dükkanın kalbi gibiydi. Ocağın üzerinde her daim kaynayan bakır çaydanlığın tıslaması, Leo’nun masanın başında kendi kendine mırıldanarak çözmeye çalıştığı matematik problemleri ve Silas’ın gazetesini hışırtıyla çevirmesi... Bu tablo, Elara’nın hayattaki en büyük sığınağıydı.

“Günaydın, uykucu restoratör,” dedi Leo, başını okuduğu kitaptan kaldırmadan. On yedi yaşındaki bu çocuk, Elara’nın en kıymetlisiydi. Leo, dükkandaki kitapların isimlerini ezbere bilir, hatta bazen onların "uyuduğunu" iddia ederdi.

Leo, 17 yaşının verdiği o henüz oturmamış ama heybetli boyuyla ablasının yanında artık bir yetişkin gibi duruyordu. Yüz hatları, babasının o kemikli ve kararlı yapısını almıştı; elmacık kemikleri belirgin, çene hattı ise inatçı bir sertliğe sahipti. Ablasının gümüşi parıltılarının aksine, onun saçları gece karasıydı ve genellikle alnına dökülerek o derin, kömür karası gözlerini bir perde gibi gizliyordu.

Bakışları, yaşından beklenmeyecek kadar durgun ve yaşlıydı; sanki o gözlerin arkasında görünmeyen bir denizi saklıyordu. Uzun, ince parmakları bir zanaatkarınkiler kadar zarif ama aynı zamanda bir savaşçınınkiler kadar güçlü görünüyordu. Duruşundaki o sarsılmaz vakar, üzerindeki eski keten gömleğin ve hırpalanmış yeleğin sıradanlığını siliyor, onu o isli dükkanın içinde yabancı ve mistik bir figüre dönüştürüyordu.

“Günaydın küçük dahi,” dedi Elara, onun saçlarını karıştırırken. Leo bundan hoşlanmayacak kafasını bi hamleyle kaçırdı “Silas, bugün yine erkencisin. Yoksa o 14. yüzyıl el yazması seni uyutmadı mı?”

Silas, gözlüklerinin üzerinden Elara’ya baktı. Bakışlarında, Elara’nın tam olarak çözemediği bir endişe kırıntısı vardı. “Kitaplar değil Elara, şehir uyumuyor. Gece yarısı dükkanın önünden geçen o gürültülü faytonu duymadın mı? Atların nallarından çıkan kıvılcımlar pencereye kadar sıçradı sanki.”

Elara ocağın yanına gidip kendine bir fincan çay doldurdu. “Sadece rüzgardır Silas, biliyorsun Londra’nın sokakları bazen hayaletlerini gezintiye çıkarır.”

Kahvaltıdan sonra dükkanın kapısını açma vakti gelmişti. Elara, dükkanın ağır meşe kapısını araladığında, kapının üzerindeki gümüş çan o kristal tınısıyla çınladı. Bu ses, Elara’nın zihnini berraklaştıran tek şeydi. Dükkanın içine giren taze sis, rafların arasındaki toz zerreciklerini dans ettiriyordu.

Tam o sırada, dükkanın önünde şık, siyah bir fayton durdu. İçinden, üzerinde kusursuz kesimli bir gri palto olan, kumral saçlı ve oldukça nazik görünümlü bir adam indi. Bu, dükkanın en sadık müşterilerinden biri olan Arthur Sterling’di. Arthur, şehrin tanınmış antikacılarından biriydi ve Elara’ya karşı her zaman gereğinden fazla nazik, neredeyse korumacı bir tavır sergilerdi.

“Günaydın Bayan Vance,” dedi Arthur, şapkasını hafifçe kaldırarak. Gülümsemesi sıcak, ama gözlerindeki ifade her zaman biraz mesafeliydi. “Bugün dükkanınız her zamankinden daha gizemli görünüyor. Yoksa yine nadide bir parçanın üzerinde mi çalışıyorsunuz?”

Elara, Arthur’un dükkana getirdiği o taze kolonya kokusunu içine çekerken gülümsedi. “Sadece eski ciltler, Bay Sterling. Bilirsiniz, kağıtlar yaşlandıkça anlatacak daha çok şeyleri olur.”

Arthur tam bir şey söyleyecekken, sokağın diğer ucunda, sislerin içinden başka bir karaltı belirdi. Bu adam, Arthur’un aksine oldukça salaş, üzerinde eski bir deri ceket olan ve yüzünde birkaç günlük sakal taşıyan Caleb’di. Caleb, dükkana bazen garip parçalar getiren, nereden geldiği pek bilinmeyen, biraz tekinsiz ama bir o kadar da etkileyici bir karakterdi.

Caleb, dükkanın kapısına yaslanıp Arthur’a kısa, soğuk bir bakış attı. “Yine mi eski kağıtlar, Sterling? Bazı şeyler maziye gömülmeli, onları yeniden canlandırmak sadece baş ağrısı getirir.”

Arthur, Caleb’in bu iğneleyici sözlerine sadece hafif bir baş selamıyla karşılık verdi ama aralarındaki gerilim, dükkanın içindeki o durgun havayı bir anda elektrikle doldurdu. Elara, bu iki adamın da aslında göründüklerinden çok daha fazlasını sakladıklarını hissedebiliyordu. Ama hangisi bir dosttu, hangisi bir engel? Ya da asıl tehlike, henüz sislerin arasından çıkmamış olan o üçüncü kişi miydi?

Elara, tezgahın üzerine bıraktığı gümüş iğnesinin aniden masanın üzerinde küçük bir daire çizerek hareket ettiğini fark etti. Sadece bir an sürmüştü. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Arthur ve Caleb ona bakarken, Elara parmak uçlarındaki o karıncalanmayı gizlemek için ellerini hırkasının ceplerine soktu.

“Bir sorun mu var Elara?” diye sordu Arthur, sesi endişeyle yumuşayarak.

“Hayır,” dedi Elara, sesi her zamankinden biraz daha kısık çıkarak. “Sadece... dükkan bugün biraz fazla soğuk. Hepsi bu.”

Ama yalan söylüyordu. Soğuk dışarıdan değil, masanın üzerindeki o iğneden yayılıyordu. Ve sanki birisi, görünmez bir el, dükkanın içindeki o gümüş ipliğin ucunu tutmuş, yavaşça çekmeye başlamıştı.

Dükkanın içindeki hava, dışarıdaki sise inat ağır ve hareketsizdi. Arthur Sterling, tezgahın önünde dik duruşuyla bir heykel gibi dururken, Caleb kapı pervazına yaslanmış, cebinden çıkardığı gümüş bir çakmakla oynamaya başlamıştı. Çakmağın periyodik tık-tık sesi, dükkanın o meşhur sessizliğini bıçak gibi kesiyordu.

“Bir restoratörün elleri her zaman sıcak olmalı, Bayan Vance,” dedi Arthur, Elara’nın hırkasının cebine sakladığı ellerine bakarak. Sesi o kadar yumuşaktı ki, bu bir tavsiyeden çok bir gözlem gibiydi. “Soğuk eller, kağıdın ruhunu incitir.”

Caleb, çakmağını kapattı ve alaycı bir şekilde güldü. “Kağıtların ruhu mu? Sterling, sen fazla antika müzayedesi gezmişsin. Kağıt kağıttır. Önemli olan o kağıdın üzerine ne mühürlendiğidir.”

Elara, bu iki adamın arasındaki görünmez kılıç düellosunun ortasında kaldığını hissediyordu. Tam bir şey söylemek üzereydi ki, arka odadan Clara’nın neşeli sesi duyuldu. Clara, elinde tozlu bir dosya ve dudaklarının kenarında kalmış bir kurabiye kırıntısıyla içeri daldı.

Clara, dükkanın o isli ve metalik havasına inat, her zaman taze biçilmiş ekinleri anımsatan bir enerjiye sahipti. Elara’dan biraz daha kısa ama daha yapılıydı; kollarındaki o hafif kaslar, yıllarca ağır kumaş toplarını taşımanın ve dükkanın işleyişini çekip çevirmenin bir nişanesiydi. Saçları, güneşin altında parlayan kızıl-kahve tonlarındaydı ve genellikle gün boyu ensesinde gevşek, dağınık bir topuzla tutturulurdu; ancak her zaman birkaç inatçı tutam yüzüne düşer, ona o yumuşak ama enerjik havasını katardı.

Yüzü, Londra’nın solgun insanlarına tezat teşkil edecek şekilde hafif çilli ve sağlıklıdır. Badem şeklindeki ela gözleri, ışığa göre bazen yeşil bir orman kuytusuna, bazen de sıcak bir bal rengine dönerdi. Bakışlarında, Elara’nın o keskin gümüşi ciddiyetini yumuşatan anaç bir parıltı ve her türlü fırtınada sığınılacak bir liman hissi vardı. Üzerindeki pratik iş önlüğü ve her zaman dikiş iğneleriyle dolu olan bilekliğiyle Clara, kaosun ortasında bile düzeni temsil eden, dükkanın o yaşayan ve nefes alan ruhuydu.

“Elara! Silas Amca’nın o meşhur 14. yüzyıl haritalarından birini buldum ama üzerindeki mürekkep sanki... Ah!” Clara duraksadı, dükkandaki iki adamı fark edince yüzüne o bildik, flörtöz ve meraklı ifadesi yerleşti. “Görünüşe göre bu sabah dükkanımız sadece tozlu kitaplarla değil, oldukça ilginç misafirlerle de dolu.”

Arthur, Clara’ya karşı centilmence bir baş selamı verdi. Caleb ise sadece tek gözünü kırpmakla yetindi. Clara, Elara’nın yanına sokulup kulağına fısıldadı: “Bu kasvetli havada iki yakışıklı adam? Elara, bugün şansın dönüyor olabilir mi?”

Elara, arkadaşının kolunu hafifçe dürterek onu susturdu. O sırada dükkanın kapısı, bu kez gümüş çanın tınısını bile bastıran bir sertlikle açıldı. İçeriye giren soğuk hava, dükkanın raflarındaki kağıtları hışırdatırken, sırılsıklam olmuş bir ulak elinde balmumuyla mühürlenmiş, siyah deri bir rulo tutuyordu.

“Bayan Vance?” diye sordu ulak, nefes nefese.

“Benim,” dedi Elara, kalbinin ritminin değiştiğini hissederek.

Ulak, elindeki ruloyu tezgahın üzerine, tam Arthur ve Caleb’ın ortasına bıraktı. “Bunu size... Sisler Köprüsü’ndeki o eski evden gönderdiler. Hiçbir açıklama yok. Sadece mühre dokunmanız söylendi.”

Ulak, bahşiş bile beklemeden hızla dükkandan çıktı. Tezgahın üzerinde duran siyah deri rulo, dükkanın içindeki tüm ışığı emiyor gibiydi. Üzerindeki mühür, garip bir şekilde bir gözü andırıyordu; ya da belki de Elara öyle hayal ediyordu.

Arthur, rulo üzerine eğildi. “Sisler Köprüsü mü? Orada kimse yaşamaz Elara. Orası yıllar önce terk edildi.”

Caleb ise bir adım öne çıktı, yüzündeki o umursamaz ifade bir anda yerini derin bir ciddiyete bırakmıştı. “Açma şunu,” dedi Caleb, sesi bu kez emir kipi taşıyordu. “Bazı emanetler, gönderildiği yerde kalmalı.”

Elara, iki adamın da bakışları altında kararsız kaldı. Ama parmak uçlarındaki o sızı, artık bir yanmaya dönüşmüştü. Sanki o deri rulo, Elara’nın ellerini çağırıyordu. Clara bile sessizleşmiş, nefesini tutmuştu. Silas Amca, arka odanın kapısında belirdi; bastonuna sıkıca tutunmuş, gözlerindeki o korkuyu artık gizlemiyordu.

“Elara, geri çekil,” diye seslendi Silas’ın titreyen sesi.

Ancak Elara duymuyordu. Elini yavaşça uzattı. Tam siyah deri mühre dokunacağı sırada, dükkanın içindeki tüm gölgeler hareket etmeye başladı. Duvardaki saatlerin yelkovanları hızla geriye doğru dönmeye, raflardaki kitaplar raflarında titremeye başladı.

Elara’nın parmakları mühre değdiği an, dükkanın tavanındaki gümüş çan kendi kendine, öylesine güçlü bir çığlık gibi çaldı ki, Clara kulaklarını kapattı. Elara’nın zihnine bir görüntü düştü: Karanlık bir kütüphane, yerde parçalanmış gümüş iplikler ve kendisine doğru uzanan, parmakları mürekkep karası olan bir el...

“HAYIR!” diye bağırdı Elara ve elini hızla geri çekti.

O an dükkandaki her şey durdu. Saatler sustu, kitaplar sakinleşti. Arthur, Elara’nın omzuna elini koydu; dokunuşu güven verici ama bir o kadar da soğuktu. Caleb ise çoktan dükkanın kapısına yönelmişti, arkasına bakmadan konuştu:

“Oyun başladı Vance. Ama unutma, bazen en parlak gümüş bile karanlıkta kararır.”

Caleb sislerin arasında kaybolurken, Arthur Elara’ya doğru eğildi ve fısıldadı: “Korkma Elara. Ben buradayım. O ruloyu birlikte çözebiliriz.”

Elara, Arthur’un gözlerine baktı. O kehribar rengi pırıltıyı ilk kez bu kadar yakından görmüştü. Ama bir gariplik vardı; az önceki görüntüde gördüğü o kara elin sahibi hangisiydi? Yoksa ikisi de birer piyon muydu?

Tezgahın üzerindeki siyah deri rulo ise şimdi sessizce, sanki zafer kazanmış gibi orada öylece duruyordu. Elara, gümüş iğnesinin cebinde hala titrediğini hissedebiliyordu.

"O mühür..." diye mırıldandı Silas, bastonuna dayanarak titreyen adımlarla tezgaha yaklaştı. "Elara, o mühür 'Unutulmuşlar Konseyi'ne ait bir damga. Babamın bana anlattığı masallarda geçerdi ama bir gün bu dükkanın kapısından içeri gireceğini hiç düşünmemiştim."

Clara, az önceki neşesinden eser kalmamış bir halde, arkadaki raflardan birine tutunmuştu. "Masal mı? Silas Amca, az önce saatler geriye doğru döndü! Hangi masal zamanı bükebilir?"

Arthur Sterling, Elara’nın omzundaki elini yavaşça çekti ama hala çok yakınında duruyordu. "Silas haklı olabilir," dedi Arthur, sesi bir uzman titizliğindeydi. "Ancak her mühür, onu açacak doğru anahtarı bekler. Ve görünüşe göre o anahtar, Elara’nın ellerinde saklı."

Elara, parmaklarındaki sızının geçmediğini fark etti. Aksine, sanki deri rulo ile arasında görünmez bir bağ kurulmuştu. Caleb’in gidişinden sonra dükkanın kapısı hala aralıktı ve içeri sızan sis, rulo etrafında küçük girdaplar oluşturuyordu.

"Arthur, sen antika dünyasının her köşesini bilirsin," dedi Elara, gözlerini o siyah deriden ayırmadan. "Sisler Köprüsü’ndeki ev... Gerçekten orada kimse yaşamıyor mu?"

Arthur bir an duraksadı. Gözlerindeki kehribar ışıltı, sanki bir anlığına sönüp yerini gri bir gölgeye bıraktı. "Resmi kayıtlara göre orası bir harabe. Ancak bazı harabelerin içinde, dünyanın gürültüsünden kaçan 'gölgeler' yaşar. Belki de bu rulo, o gölgelerden birinin sana gönderdiği bir davetiyedir."

Elara, masanın çekmecesinden küçük bir fırça ve bir miktar keten yağı çıkardı. Restoratör içgüdüleri, korkusunun önüne geçmeye başlıyordu. Eğer bu bir düğümse, onu çözmek zorundaydı. Ama tam o sırada, dükkanın üst katından Leo’nun sesi yükseldi.

"Abla! Çabuk yukarı gel! Silas Amca’nın odasındaki kitaplar... Onlar yanıyor!"

Elara ve Silas aynı anda merdivenlere koştular. Arthur da arkalarındaydı. Leo’nun odasına daldıklarında gördükleri manzara dehşet vericiydi: Silas’ın en değerli koleksiyonu olan "Kaybolan Şehirler" serisi, raflarda alevler içinde değil, siyah bir duman çıkararak kömürleşiyordu. Ama ortada ateş yoktu; kitaplar sanki içeriden, kelimelerin kendisinden başlayarak çürüyordu.

"Hayır! Onlar benim hayatım!" diye bağırdı Silas, kitaplara doğru atılarak.

Elara, kitapların üzerinden yayılan o siyah dumanı gördüğünde, az önceki rulo ile bu olayın bir bağlantısı olduğunu anladı. Elini cebine attı ve gümüş iğnesini kavradı. O an, beyninin içinde bir fısıltı yankılandı: "Bağla..."

Neyi bağlayacağını bilmiyordu ama içgüdüsel olarak iğneyi havaya kaldırdı. Odanın içindeki gümüş renkli toz zerrelerinin, iğnenin ucu etrafında toplandığını gördü. Sadece o görüyordu. İğneyi sanki havada bir dikiş atıyormuş gibi savurduğunda, gümüş bir parıltı raftaki kitapların etrafını sardı. Siyah duman bir anda kesildi. Kitapların çürümesi durmuştu ama sayfaların çoğu artık birer kömür yığınıydı.

Odada derin bir sessizlik oldu. Leo korkuyla ablasına bakıyordu. Arthur ise kapı eşiğinde durmuş, Elara’nın elindeki iğneye bakıyordu. Bakışlarında bu kez hayranlık değil, sanki bir planın gerçekleşmesini izleyen o soğuk tatmin vardı.

"Bunu nasıl yaptın?" diye sordu Leo, sesi titreyerek.

Elara kendi ellerine baktı. İğne hala parmaklarının arasındaydı ve artık sıcaktı. "Bilmiyorum Leo... Sadece... durmalarını istedim."

"Gümüş ipliklerin efendisi," diye mırıldandı Silas, yatağının kenarına çökerken. "Efsaneler geri dönüyor Elara. Baban bu yüzden bu dükkanı sana bıraktı. Sen sadece kitapları onarmıyorsun, sen gerçeğin dokusunu onarıyorsun."

Tam o sırada, alt kattan bir cam kırılma sesi geldi. Birisi dükkana girmişti.

Arthur hemen öne atıldı. "Bayan Vance, siz burada kalın. Ben bakarım." Arthur merdivenlerden hızla inerken, Elara onun her zaman nazik olan adımlarının bu kez ne kadar sert ve kararlı olduğunu fark etti.

Elara aşağıya bakmak için merdiven başına geldiğinde, dükkanın ortasında başka birini gördü. Caleb değildi bu. Dükkanın tavanına kadar uzanan, yüzü bir maskeyle gizlenmiş, üzerinde mürekkep lekeleri olan bir pelerin taşıyan bir figür... Figürün elinde, az önce tezgahta duran siyah deri rulo vardı.

Maskeli figür başını yukarı kaldırdı ve doğrudan Elara ile göz göze geldi. O an Elara, rüyasında gördüğü o kara eli hatırladı. Figür, parmağını dudaklarına götürerek "şşşt" işareti yaptı ve dükkanın camından bir gölge gibi süzülerek çıktı.

Arthur, adamın peşinden sokağa fırladı ama sis o kadar yoğundu ki, saniyeler içinde her ikisi de gözden kaybolmuştu.

Elara merdivenlere çöktü. Clara yanına gelip elini tuttu. Elara’nın elleri artık buz gibiydi.

"Bitti mi?" diye fısıldadı Clara.

"Hayır," dedi Elara, yerdeki kırık cam parçalarına bakarak. "Daha yeni başlıyor. Ve o rulo... o rulo benim hakkımdaki gerçeği taşıyordu. Onu geri almalıyım."

Dükkanın kırılan camlarından içeri sızan buz gibi Londra havası, yerdeki cam kırıklarını birer elmas gibi parlatıyordu. Arthur Sterling, sisin içinde kaybolan o maskeli figürün peşinden gitmişti ama sokak o kadar sessizdi ki, ne bir ayak sesi ne de bir bağırtı duyuluyordu.

Elara, merdivenlerin ortasında öylece kalakalmıştı. Parmaklarının arasındaki gümüş iğne hala nabız gibi atıyor, yaydığı hafif sıcaklık avucunu yakıyordu. Silas Amca, yatağının kenarında çökmüş, kömürleşmiş kitaplarına bakarak anlaşılmayan dualar mırıldanıyordu. Leo ise ablasının yanına gelip, sanki Elara her an buharlaşıp uçacakmış gibi hırkasının ucuna sıkıca tutundu.

“Abla... O adam... Gözleri yoktu sanki,” dedi Leo titreyen bir sesle. “Maskesinin altındaki karanlık, dükkanın gölgelerinden bile daha siyahtı.”

Elara kardeşine cevap veremedi. Çünkü o adamın gözleri olmadığını değil, aslında o maskenin ardında tanıdık bir bakışın saklı olup olmadığını düşünüyordu. Tam o sırada dışarıdan ağır adımlar duyuldu. Kapının eşiğinde, paltosu sırılsıklam olmuş, nefes nefese kalmış bir halde Arthur belirdi.

“Kaçırdım,” dedi Arthur, sesi büyük bir hayal kırıklığı ve öfkeyle doluydu. “Sanki sisin içinde eridi. Hiçbir insan o kadar hızlı ve iz bırakmadan hareket edemez.”

Arthur içeri girip kapıyı arkasından kapattı ve Elara’ya doğru yürüdü. “Bayan Vance, iyi misiniz? O iğneyle yaptığınız şey... O muazzamdı. Kitapları gerçekten de... diktiniz.”

Elara iğneyi hızla cebine sakladı. “Sadece bir refleksti Bay Sterling. Şimdi asıl mesele, o rulonun neden çalındığı ve o adamın kim olduğu.”

“O adam bir ‘Mürekkep Karası’ydı,” dedi arkadan gelen sert bir ses.

Hepsi birden kapıya döndü. Caleb, dükkanın az önce kırılan vitrin camından içeriye, sanki kendi eviymiş gibi rahatça adımını attı. Deri ceketi sisin nemiyle parlıyordu ve yüzündeki o alaycı ifade bu kez yerini sert bir ciddiyete bırakmıştı. Caleb’ın elinde, az önce maskeli adamın kaçırdığı o siyah deri rulo duruyordu.

Arthur’un gözleri kısıldı. “Onu geri mi aldın? Yoksa başından beri sendemiydi Caleb?”

Caleb, elindeki ruloyu havaya atıp tuttu. “Sokağın başında küçük bir... fikir ayrılığı yaşadık diyelim. Maskeli dostumuz gümüşe karşı pek dayanıklı değilmiş.” Caleb, ruloyu doğrudan Elara’ya uzattı. “Al şunu Vance. Ama uyarayım; bu rulonun içindeki gerçekler, dükkanındaki tüm o antika huzurunu yerle bir edecek.”

Elara, Caleb’ın elindeki ruloya uzanırken Arthur bir adım öne çıktı. “Elara, dikkatli ol. Caleb’ın bu ruloyu nasıl geri aldığını bilmiyoruz. Belki de o maskeli adamla aynı taraftadır.”

Caleb sadece güldü. “Sterling, sen sadece konuşmayı bilirsin. Ben ise iş bitirmeyi. Elara, hangimize güveneceğin sana kalmış ama şu an en büyük düşmanın bu dükkanın dışındaki sis değil, içerideki sessizlik.”

Elara, iki adamın arasındaki o gergin bakışların ortasında, titreyen elleriyle siyah deri ruloyu Caleb’ın elinden aldı. Ruloya dokunduğu an, zihni bir kez daha sarsıldı. Bu kez daha net bir görüntü belirdi: Bir kütüphane masasında oturan iki kişi... Biri Silas Amca’ydı ama çok daha gençti. Diğeri ise yüzü gölgede kalan bir kadın... Kadın, Elara’ya çok benzeyen gümüş bir iğneyle, bir haritayı değil, bir insanın kaderini masaya dikiyordu.

“Silas Amca,” dedi Elara, sesi bir fısıltı gibi çıktı. “Bu rulo... Bu senin geçmişinle mi ilgili?”

Silas başını kaldırdı. Gözleri yaşlı ve yorgundu. “O rulo, babanın senden saklamamı istediği tek şeydi Elara. Gümüş İpliklerin Mirası... Sadece bir zanaat değil, bir borçtur. Ve o borcun ödeme vakti geldi.”

Tam o sırada dükkanın önünde üçüncü bir figür belirdi. Bu kez bir erkek değil, uzun boylu, tepeden tırnağa siyah dantellere bürünmüş, yüzü tül bir peçeyle örtülü bir kadın... Kadın dükkana girmedi, sadece vitrinin kırık camından içeriye bir gül fırlattı. Gül, yere düştüğü anda siyaha dönüp küle dönüştü.

“Gecenin kraliçesi selamlarını gönderiyor,” dedi kadın, sesi rüzgarın uğultusu gibi yankılandı. “Mührü aç Elara Vance. Yoksa Londra’nın tüm sayfaları kana bulanacak.”

Arthur ve Caleb aynı anda kadına doğru hamle yaptılar ama kadın bir duman bulutu gibi dağılıp gitti. Elara elindeki ruloyu göğsüne bastırdı. Artık geri dönüş yoktu.

“Açacağım,” dedi Elara, sesi bu kez dükkanın duvarlarını titretecek kadar güçlüydü. “Neyi sakladığınızı, babamın neden öldüğünü ve bu gümüşün neden avucumu yaktığını öğreneceğim.”

Dükkanın içindeki hava, bir fırtına öncesi sessizliğiyle donmuştu. Yerlere saçılan siyah küller, az önce dükkanın önünde beliren kadının bir hayal mi yoksa bir kâbus mu olduğu sorusunu havada asılı bırakıyordu. Elara, elindeki siyah deri ruloyu öylesine sıkı kavrıyordu ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.

Arthur, sokağın karanlığına bakarak dükkanın içine geri döndü. "O kadın... Bu bir uyarıydı Elara. Mührü şimdi açmamalısın. Daha güvenli bir yere gitmeliyiz, benim evimdeki korumalı odaya..."

"Güvenli mi?" Caleb, yerdeki kırık bir sandalyeyi düzeltip üzerine oturdu, bacak bacak üstüne atarak Arthur’a alaycı bir bakış fırlattı. "Sterling, senin 'güvenli' dediğin yerler genellikle insanların bir daha çıkamadığı altın kafesler oluyor. Vance, eğer o rulo senin ellerindeyse, mülkiyet hakkı da senindir. Kimsenin seni bir yere götürmesine izin verme."

Elara, iki adamın tartışmasını duymazdan gelerek Silas’a doğru yürüdü. Yaşlı adam, kömürleşmiş kitaplarının arasında, sanki bir enkazın başında bekleyen bir bekçi gibi duruyordu.

"Silas," dedi Elara, sesi bu kez bir emir kadar netti. "Bana gerçeği anlatacak mısın, yoksa bu mührü tek başıma mı kırmalıyım?"

Silas ağır ağır başını kaldırdı. Gözlerindeki fer sönmüş, yerini kadim bir keder almıştı. "Bazı düğümler, Elara... kesilmek için değil, çözülmek için atılır. Baban, bu gümüş iğneyi sana bıraktığında senin sadece bir zanaatçı olmayacağını biliyordu. Sen, kaybolan zamanın son terzisisin. O ruloyu açtığında, artık sadece bir abla ya da bir dost olamayacaksın."

Leo, Elara’nın koluna daha sıkı sarıldı. "Abla, yapma. Gitmelerini söyleyelim, kapıları kilitleyelim."

Elara kardeşinin titreyen elini tutup hafifçe sıktı. "Kilitleyemeyiz Leo. Kapılar çoktan kırıldı."

Elara tezgaha geri döndü. Siyah deri ruloyu, mürekkep lekeleriyle dolu ahşap yüzeye bıraktı. Arthur bir adım daha yaklaştı, nefesi Elara’nın ensesinde duyulacak kadar yakındı. Caleb ise çakmağını cebine koymuş, pür dikkat Elara’nın ellerini izliyordu.

Elara, cebindeki gümüş iğneyi çıkardı. İğnenin ucu, siyah mührün üzerindeki o "göz" sembolüne dokunduğu an, odadaki tüm ışıklar bir saniyeliğine söndü ve hemen ardından gümüşi bir parlaklık dükkanı kapladı. Elara, iğneyi bir anahtar gibi mühre sokup çevirdi.

Çıt.

Mühür kırıldı. Deri rulo, kendi kendine çözülerek masanın üzerine serildi. Ancak içinden çıkan şey bir kağıt ya da harita değildi. Rulonun içinden, sıvıya benzeyen ama masanın üzerinde dağılmayan, simsiyah bir mürekkep kütlesi yükseldi. Mürekkep, havada yavaşça şekillenerek bir siluete dönüştü.

Bu, Elara’nın babasının yüzüydü.

"Elara..." dedi siluet, sesi binlerce sayfanın aynı anda çevrilmesi gibi hışırtılı bir yankıyla geliyordu. "Eğer bunu görüyorsan, gümüş ipliğin ucu senin ellerine geçmiş demektir. Arthur’a güvenme, Caleb’ı izleme. Sadece kendi dokuduğun gerçeğe inan. Anneni bulan, kraliçeyi deviren sen olacaksın. İlk durak: Kırık Saatler Kulesi. Oraya git ve iğneni zamanın kalbine sapla."

Görüntü bir anda dağıldı ve masanın üzerine tek bir nesne düştü: Üzerinde Elara’nın annesine ait bir madalyonun resmi olan, altından bir minyatür anahtar.

Arthur’un yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Caleb ise yerinden kalkıp camın kenarına gitti, gözlerini dışarıdaki sise dikti. "Kırık Saatler Kulesi mi? Oraya giden kimse geri dönmedi Vance. Ama baban öyle dediyse..."

"Babam hayatta mı?" diye haykırdı Elara, dağılan mürekkep lekelerine bakarak.

Silas cevap vermedi, sadece başını öne eğdi. Elara, masanın üzerindeki o küçük altın anahtarı aldı. Avucunu kapattığında, anahtarın sıcaklığı gümüş iğnesiyle birleşti. Bakışlarını önce Arthur’a, sonra Caleb’a çevirdi.

Arthur Sterling, hala o nazik ve korumacı maskesini takmaya çalışıyordu ama gözlerindeki o hırsı artık gizleyemiyordu. Caleb ise kapıyı açmış, gitmeye hazırlanırken duraksadı. "Eğer gitmeye kararlıysan, yarın gün ağarmadan rıhtımda ol. Ya da Sterling’in o lüks arabasına binip güvenli bir uykuyu seç."

Caleb sokağa çıktı ve sislerin içinde kayboldu. Arthur, Elara’nın elini tutmak için uzandı. "Elara, bu bir tuzak olabilir. Lütfen mantıklı düşün."

Elara, elini Arthur’un elinden sertçe çekti. "Mantık, babamın mürekkebinde boğuldu Bay Sterling. Yarın rıhtımda olacağım. Ama kiminle gideceğime henüz karar vermedim."

Elara, Leo ve Silas’ı alıp üst kata çıkarken, dükkanın ortasında tek başına kalan Arthur’un yüzünde karanlık bir ifade belirdi. Cebinden siyah bir kalem çıkardı ve dükkanın tezgahına küçük bir not bıraktı.

O gece Elara için uyku yoktu. Gümüş iğnesi masasının üzerinde, Kırık Saatler Kulesi’nin yönüne doğru dönmüş, sessizce titriyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.