İçeriğe geç

GÜMÜŞ GÖZLERİN LANETİ

Bölüm 1 · 5 dk okuma

GÜMÜŞ GÖZLERİN LANETİ

Bölüm 1

1.bölüm Aristokrasinin Soğuk Duvarları

St. Jude Akademisi’nin devasa yemek salonundaki gümüş şamdanlardan sızan titrek ışıklar, masadaki porselen tabakların üzerinde cansız parıltılar bırakıyordu. Salonun yüksek tavanındaki asırlık fresklerde, insanlığın karanlık dönemlerine ait savaş tasvirleri vardı; ama bu salondaki asıl savaş, sessizce yürütülüyordu. Masanın etrafında oturan genç aristokratlar, dünyanın en köklü safkan vampir ailelerinin varisleriydi. Hepsi kusursuz birer heykel gibi dik, zarif ve bir o kadar da ölümcüldü.

Celeste, elindeki ince kristal kadehi parmaklarının arasında yavaşça döndürürken gözlerini masanın tam karşı ucuna dikmemek için üstün bir çaba sarf ediyordu. Ancak ne kadar uğraşırsa uğraşsın, o taraftan yayılan o yoğun, baskıcı enerjiyi teninde hissedebiliyordu.

Julian Thorne.

Thorne hanedanlığının tek varisi. Üzerindeki kusursuz kesim siyah ceketi, hafifçe dağılmış koyu renk saçları ve her şeyi gören o kömür karası gözleriyle masanın odak noktasıydı. Julian, yanındaki kızın ona fısıldadığı bir şeye hafifçe gülümserken, bakışlarını aniden masanın üzerinden kaydırdı ve doğrudan Celeste’in zümrüt yeşili gözlerine kenetledi.

Celeste, yakalanmanın verdiği o ani refleksle arkasına yaslandı, kadehinden küçük bir yudum aldı. Julian’ın dudaklarının kenarında beliren o kibirli, her şeyi bildiğini iddia eden sinsi kıvrılmayı görmüştü. Aralarındaki bu sessiz savaş yeni değildi. Aileleri yüzyıllardır New England’ın yeraltı madenlerini ve insan dünyasındaki finans ağını kontrol etmek için birbirinin kuyusunu kazıyordu. Celeste’e çocukluğundan beri öğretilen ilk kural şuydu: Bir Thorne’a asla arkana dönme.

"Yine ona bakıyorsun," diye fısıldadı Celeste’in hemen sağında oturan Adrian. Adrian, onun çocukluk arkadaşı ve akademideki az sayıdaki güvenebileceği kişilerden biriydi. "Seni çiğ çiğ yiyecekmiş gibi bakıyor, farkında mısın?"

"Baksın," diye mırıldandı Celeste, sesindeki soğukluğu korumaya çalışarak. "Bakışlar can yakamaz."

"Onunkiler yakar, Celeste. Dikkatli ol. Babanın bu hafta Meclis’e sunduğu o yeni yasa tasarısından sonra Thorne’lar çok gergin. Julian’ın babası dün gece Meclis binasından çıkarken oldukça öfkeliymiş."

Celeste cevap vermedi. Parmakları, masanın altındaki küçük saten çantasına gitti. Çantanın içinde, babasının o sabah ona gizlice teslim ettiği o küçük, gümüş kaplama mikro kaset duruyordu. Kasetin içinde ne olduğunu tam olarak bilmiyordu ama babasının, "Bu gece kış balosunda bunu Meclis Lideri’nin masasına bırakacaksın. Kimse görmeyecek. Bunu yaptığında Thorne ailesinin tüm unvanları ellerinden alınacak," deyişi hala kulaklarındaydı.

İçinde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Evet, Julian’dan nefret ediyordu. Onun o her şeyi bildiğini sanan tavırlarından, akademinin koridorlarında yanından geçerken yaydığı o boğucu kehribar kokusundan, ona her baktığında kalbinin ritmini altüst eden o tekinsiz karizmasından nefret ediyordu. Ama onu ve ailesini tamamen yok etmek... Bu düşünce, göğüs kafesinde bir yerleri garip bir şekilde sızlatıyordu.

Yemek bittiğinde, salon yavaş yavaş boşalmaya başladı. Dışarıda delicesine bir yağmur yağıyor, şimşekler akademinin gotik pencerelerini beyaza boyuyordu. Celeste, kalabalıktan sıyrılıp derin bir nefes almak için batı kanadındaki boş kütüphaneye doğru adımladı. Kütüphane, gecenin bu saatinde tamamen karanlık ve sessiz olurdu. Ağır ahşap kapıyı itip içeri girdiğinde, içerideki eski kitap kokusu ve şömineden yayılan hafif kül kokusu onu karşıladı.

Pencerenin önüne gidip alnını soğuk cama yasladı. Ormanın üzerindeki şimşek çakışmalarını izlerken arkasındaki kapının hafifçe gıcırdadığını duydu. Vampir hisleri, arkasındaki gölgenin kim olduğunu o saniyede fısıldadı ona. Tenindeki tüyler ürperdi, kalbi göğsünü dövmeye başladı.

Arkasını dönmedi. "Beni takip etmeyi ne zaman bırakacaksın, Julian?"

Gölgelerin içinden yavaş, ritmik adımlar yükseldi. Julian, kütüphanenin loş ışığında adeta bir avcı gibi süzülüyordu. Aramızda en az beş adımlık bir mesafe varken durdu. Elleri ceketinin ceplerindeydi, duruşu her zamanki gibi rahat ama tetikteydi.

"Takip etmek mi?" dedi Julian, o pürüzsüz, insanı sarhoş edebilecek kadar derin sesiyle. "Kendi ailemin bağışlarıyla yapılan bir kütüphanede yürüyorum, Celeste. Asıl senin burada, karanlıkta ne işin var?"

Celeste arkasını dönüp sırtını soğuk cama yasladı. Kollarını göğsünde kavuşturdu. "Sadece biraz sessizlik istedim. Ama sen olduğun her yere o sinir bozucu egonu da getirdiğin için sessizlik imkansız hale geliyor."

Julian hafifçe güldü. Bu içten bir gülüş değildi; daha çok bir satranç oyuncusunun hamlesini yapmadan önceki o tatmin olmuş ifadesiydi. Adım adım Celeste’e doğru yaklaşmaya başladı. Tempo o kadar yavaştı ki, Celeste kaçıp kaçmamak arasında kararsız kaldı. İçindeki gurur, geri adım atmasını engelliyordu.

Julian tam önünde durduğunda, aralarında sadece bir adımlık mesafe kalmıştı. Boy farkı yüzünden Celeste başını hafifçe kaldırmak zorunda kaldı. Julian’ın kömür karası gözlerinde, şimşeğin ışığıyla parıldayan tehlikeli bir şeyler vardı.

"Baban," dedi Julian, sesini iyice alçaltarak. "Bu gece büyük bir kumar oynuyor, Celeste. Ve o kumarın piyonu olarak seni seçmiş."

Celeste’in kalbi bir anlığına duracak gibi oldu ama yüzündeki o aristokratik maskeyi düşürmedi. "Ne saçmalıyorsun sen?"

"Çantandaki o küçük gümüş kaset," dedi Julian. Elini cebinden çıkarıp Celeste’in yanındaki cam duvara yasladı, böylece kızı hafifçe kendi alanına hapsetmiş oldu. Kokusu—soğuk kış gecesi, sedir ağacı ve hafif kehribar—kütüphanenin o eski havasını tamamen bastırdı. "Liderin önüne gitmeyecek."

"Sen... sen nereden biliyorsun?" Celeste’in sesi bu kez fısıltıya dönüşmüştü. Yakalanmıştı. Babasının o kadar gizli yürüttüğü planı Julian biliyordu.

"Söyledim ya," dedi Julian, kıza doğru biraz daha eğilerek. Nefesi Celeste’in dudaklarına çarpıyordu. "Baban seni bir piyon olarak kullanıyor ama unuttuğu bir şey var. Ben piyonları değil, şahları oynatırım."

Julian’ın gözleri, Celeste’in titreyen dudaklarına kaydı. Aralarındaki o nefret, o kadar yoğun bir çekime dönüşmüştü ki, ikisi de bunun ağırlığı altında eziliyordu. Julian, elini yavaşça camdan çekip Celeste’in çenesine koydu. Parmaklarının soğukluğu, kızın teninde bir alev gibi yayıldı. Başparmağıyla Celeste’in alt dudağını hafifçe okşadı.

"Senden nefret etmem gerekiyor," diye itiraf etti Celeste, gözlerini onun gözlerinden ayıramayarak.

"Biliyorum," dedi Julian, sesi ilk kez bu kadar boğuk ve dürüst çıkmıştı. "Ben de senden nefret etmeliyim. Ama bu gece, ikimizin de ailelerimizin o kirli savaşından daha büyük bir sorunu var."

Celeste, onun bu dokunuşunun ve yakınlığının büyüsüne kapılmışken, Julian aniden geri çekildi. Yüzündeki o yumuşak ifade bir anda silindi, yerini profesyonel bir soğukluğa bıraktı.

"Şimdi," dedi Julian, arkasını dönüp kütüphanenin kapısına doğru yürürken. "O kaseti bana kendi rızanla vereceksin Celeste. Çünkü balo başlamak üzere ve lider salona giriş yaptı. Eğer o kaset benim elimde olmazsa, bu gece buradaki hiç kimse için iyi bitmeyecek."

Celeste, kütüphanenin ortasında, bileğindeki o hayali dokunuşun sıcaklığıyla baş başa kaldı. Savaş şimdi başlıyordu ve o, düşmanının kollarına düşmek üzere olduğunu hissediyordu.

Bölüm sonu

1 yorum