İçeriğe geç

Güllerin Aşkı

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Güllerin Aşkı

Bölüm 1

GİZLİ BAHÇE

gece saray her zamankinden daha sessizdi.

Koridorlarda nöbet tutan askerlerin ayak sesleri bile duvarların ardında kayboluyor gibiydi. Pencerelerden içeri süzülen ay ışığı, mermer zeminin üzerinde soluk bir iz bırakıyordu.

Ben ise yatağımın kenarında oturmuş, ellerimi birbirine kenetlemiş, saatlerdir aynı düşünceyi düşünüyordum.

Gelecek miydi?

Pencereye baktım.

Bulutların arasından çıkan ay, bahçenin yalnızca küçük bir kısmını aydınlatıyordu. Sarayın arka tarafındaki eski gül bahçesi karanlığın içinde kalmıştı.

Orası bizim yerimizdi.

Kimsenin bilmediği yer.

Kimsenin bilmemesi gereken yer.

Ayağa kalkıp üzerime koyu renkli pelerinimi geçirdim. Kapıyı açmadan önce birkaç saniye bekledim. Koridorda kimse olmadığından emin olduktan sonra sessizce dışarı çıktım.

Kalbim daha şimdiden hızlı atmaya başlamıştı.

Merdivenlerden inerken bir hizmetçiyle karşılaşmamak için gölgelerde yürüdüm. Sarayın arka kapısına ulaştığımda derin bir nefes aldım.

Kapıyı açtım.

Soğuk gece havası yüzüme çarptı.

Bahçeye adım attığımda etrafımdaki güllerin kokusunu aldım. Kırmızı güller ay ışığında neredeyse siyah görünüyordu.

Bir süre yürüdüm.

Sonra onu gördüm.

Bahçenin diğer ucunda, eski taş duvarın yanında duruyordu.

Adrian.

Onu her gördüğümde neden ilk kez görüyormuşum gibi hissettiğimi bilmiyordum.

Kumral saçları rüzgârla hafifçe dağılmıştı. Üzerinde koyu renkli bir ceket vardı ve elleri cebindeydi.

Beni gördüğünde yüzündeki ciddi ifade kayboldu.

Gülümsedi.

Ben de gülümsemekten kendimi alamadım.

“Geç kaldın,” dedi.

Yanına yaklaşırken başımı eğdim.

“Babamın odasından çıkmam o kadar kolay değil.”

“Biliyorum.”

“Üstelik yarın yine derslerim var.”

“Bunu da biliyorum.”

Gözlerimi devirdim.

“Her şeyi biliyorsun zaten.”

Adrian hafifçe güldü.

“Senin hakkında bilmediğim çok şey var, Roze.”

Adımı söylerken sesindeki yumuşaklık kalbimi sıkıştırdı.

Bir adım daha yaklaştım.

“Mesela?”

Bana baktı.

“Beni ne kadar sevdiğin.”

Gülümsemem kayboldu.

Bir anlığına etrafımızdaki her şeyi unuttum.

Savaşları, krallıkları, ailelerimizi...

Her şeyi.

Elini uzattı.

Ben de hiç düşünmeden tuttum.

Parmaklarımız birbirine geçti.

“Bunu yapmamamız gerektiğini biliyorsun,” dedim.

“Biliyorum.”

“Babam öğrenirse...”

“Biliyorum.”

“Adrian.”

Elimi biraz daha sıktı.

“Yine de buradayım.”

Başımı kaldırıp ona baktım.

Yeşil gözleri ay ışığında olduğundan daha açık görünüyordu.

Ve o anda fark ettim.

Belki de bazı aşklar yanlış zamanda doğardı.

Bazıları yanlış insanlar arasında başlardı.

Bazıları ise iki düşman krallığın tam ortasında filizlenirdi.

Ama aşk, doğru olup olmadığını sormazdı

Sadece gelirdi.

Ve benimki Adrian'dı.

Düşmanımın oğlu.

Kalbimin sahibi.Adrian'ın elini bırakmak istemiyordum.

Ama sarayın saat kulesinden gelen çan sesiyle ikimiz de aynı anda başımızı kaldırdık.

Gece yarısı.

Gitme vaktim gelmişti.

“Dönmelisin,” dedi Adrian.

Sesindeki isteksizliği duyabiliyordum.

“Biliyorum.”

Elimi bırakmadı.

“Yarın seni görebilecek miyim?”

Başımı iki yana salladım.

“Bilmiyorum. Babam son günlerde sürekli toplantılar yapıyor.”

Adrian'ın yüzündeki gülümseme biraz soldu.

“Bir şeyler oluyor.”

“Ne demek istiyorsun?”

Etrafına baktı.

“Babam da aynı şekilde davranıyor.”

İçimde kötü bir his oluştu.

“Krallıklarla mı ilgili?”

“Büyük ihtimalle.”

Bir süre ikimiz de sustuk.

Rüzgâr güllerin arasından geçerken yaprakları hışırdatıyordu.

Adrian elini yüzüme kaldırdı ve yanağıma düşen saç telini kulağımın arkasına itti.

“Ne olursa olsun,” dedi, “seni bırakmayacağım.”

Gözlerimi ondan kaçırdım.

Çünkü onun bu kadar emin konuşması beni hem mutlu ediyor hem de korkutuyordu.

“Böyle konuşma.”

“Neden?”

“Çünkü bazen söylediklerin gerçekleşiyor.”

Gülümsedi.

“Belki bu kez de gerçekleşir.”

Başımı kaldırıp ona baktım.

“Umutlusun.”

“Sen yanımdaysan olmak zorundayım.”

Kalbim hızlandı.

Tam ona cevap verecekken uzaktan bir ses duyuldu.

Atların kişnemesi.

Adrian'ın yüzündeki ifade bir anda değişti.

Elimi bıraktı.

“Git.”

“Ama—”

“Roze, şimdi.”

İlk kez sesinde bu kadar ciddi bir ton duyuyordum.

Bahçenin girişine baktım.

Uzakta birkaç meşale hareket ediyordu.

Askerler.

Beni arıyorlardı.

Paniğe kapıldım.

“Beni bulurlarsa...”

Adrian elimi son kez tuttu.

“Yarın aynı yerde.”

“Adrian...”

“Yarın.”

Başımı salladım ve arkamı dönüp koşmaya başladım.

Gül bahçesinden çıkarken bir kez daha geriye baktım.

Hâlâ oradaydı.

Bana bakıyordu.

Sonra karanlığın içinde kayboldu.

Sarayın kapısından içeri girdiğimde nefes nefese kalmıştım.

Tam merdivenlere yönelmiştim ki karşımdaki kişiyle göz göze geldim.

Babam.

Kollarını göğsünde birleştirmiş, bana bakıyordu.

Yüzündeki ifadeyi görünce olduğum yerde kaldım.

“Bu saatte nereden geliyorsun, Roze?”

Boğazım düğümlendi.

Bir an için Adrian'ın yüzü gözlerimin önüne geldi.

Sonra babamın bakışları sertleşti.

“Cevap ver.”

Ve o anda, gecenin henüz bitmediğini anladım.

Bölüm sonu

2 yorum