İçeriğe geç

Guardian of Justice

Bölüm 5 · 5 dk okuma

Guardian of Justice

Bölüm 5

Choice And Necessity-5

Öylece baktım boş boş polise, sustum ve izledim gözlerini. Kopmuştum dünyadan o an, ne dediğini de unutmuştum. Belki hala konuşuyordu benimle, belki de bir cevap bekliyordu benden. Lakin beynim algılarını kapatmıştı, gözlerinde kalmıştım polisin. O belki de benim bir cevap bulmaya çalıştığımı sanıyordu ama ben o açık kahve, ardını göremediğim, kendini çok iyi gizlemiş gözlerinde takılmıştım.

“Han Jisung, gözlerin… çok boş. İçinde hiçbir şey yok, ne bir duygu ne başka bir şey. Ne acı ne öfke… Gözlerin neden bu kadar boş?”

Sessiz kaldı, o da sadece bana baktı. Bir süre, belki birkaç dakika belki de birkaç asır bakıştık sessizce. Sonra bakışlarını kaçırdı, utanmamıştı ama gözlerinin içini göreceğimden korkmuştu. Yine saklamıştı gerçekleri, yine benden saklamıştı.

“Kes sesini, sorumu cevapla. Neden öldürdün babamı? Suçsuzdu babam, her şeyimdi. Neden aldın onu da benden?”

Cevabım yoktu, babasını söylemişti değil mi bana? Cheol denen pislikti değil mi? Gerçekleri anlatsam kırılır mıydı? Ya da benim gerçekleri anlatacak gücüm var mıydı? O piç anneni öldürdü, diyebilir miydim? Yapamazdım, bunlar ardında gerçek kimliğimin merakını getirirdi polise. Yine sustum, yine korkak olup sustum. Babasını seviyordu demek ki, gerçekleri bilse yine sever miydi?

“Canım öldürmek istedi, çok masum bakıyordu bana. Ben de sinir oldum masum bakışlarına, sıktım kafasına.”

Şekilden şekle girdi polis, çıldırıyordu büyük ihtimalle. İçindeki fırtınalar sanki dile gelmiş, güneşli havayı bulutlarla kaplamıştı. Üzerimize yağmur çiselerken umursamadım, sessiz kaldım her zamanki gibi. Ne diyecektim ki? Baban annene zulüm ediyordu, aldatıyordu ve en sonunda öldürmüştü. Benim görevim de kötüleri öldürmek, bu yüzden öldürdüm babanı mı diyecektim?

“Sen…. rezalet bir piçsin, moruk. Seni şuracıkta öldürsem kimse sikine bile saymaz.”

Haklıydı, gülümsedim haklılığına utanmazca. Kimse umursamazdı öldüğümü, hatta kimse anlamazdı bile öldüğümü. Ekibim görevimin uzadığını düşünür ve iletişime geçmeye bile çalışmazdı, gemilerdekilerse bir polisi mi bir yabancıyı mı savunurdu sorusunu düşünmeme bile gerek yoktu. Başımı salladım yavaşça, belki acı gelirdi insanlara bu gerçek ama bana gelmiyor hatta eğlendiriyordu beni.

“O zaman öldür beni polisim, öldür beni. Ama yapamazsın ki, kimseyi öldüremezsin sen. Polissin sen, yemin ettin kimseyi öldürmeyeceğine.”

Bu sefer bakışları karardı, kahverengi gözlerinin önüne bir sis çöktü. O sis o kadar yoğundu ki bakışlarım ulaşamadı gözlerine, ona bakıyordum ama o bana bakmıyordu. Ona bakıyordum ama göremiyordum, görmeye çalışsam da dağıtamadım sis bulutlarını gözlerinin önünden.

“Bir daha bana ‘polisim’ de, gör bak öldürüyor muyum öldürmüyor muyum.”

Bakışlarım yavaşça önüme döndü, ikimiz de ıslanıyorduk yağmurda. Belki de ruhlarımızı temizlemek için yağıyordu bu yağmur, belki de ikimizin de ruhları o kadar kirliydi ki Tanrı iğrenmişti bizden. Yağmuru içimde hissettim ilk defa, ıslanıyormuşum gibi değil de yıkanıyormuşum gibi hissettim. Yağmur suları benim kirimle kararmıştı, ruhum o kadar kirliydi benim. Masum bir çocuğun masum bildiği babasını öldürmüştüm, lakin bu masum çocuğun bilmediği şey babasının masum olmadığıydı. Gerçekleri bilmesi daha ağır gelirdi ona, söylemedim bu yüzden. Nefret etmeliydi benden, babasından değil. Benden nefret etmesi kahraman bildiği babasından nefret etmesinden çok daha iyi bir seçenekti.

Arka planda insanlar geldi geçti, yağmur hızlanırken herkes kamarasına kapanmıştı. Ben ise bu masum çocukla oturuyordum sessizce, istemsizce uzaklaştım ama ondan, uzaklaştım ondan çünkü kötülüğüm ona bulaşır sandım. Kirletmek istemedim bu çocuğu kendimle, hakkım yoktu buna. O beyaz bir kalple doğmuş ve beyaz bir kalple büyümüştü, o kalbi siyah yapmayacaktım.

“Moruk… ben neden polis oldum biliyor musun? Babamın katilini bulayım, neden babamı öldürdüğünü sorayım ve ondan intikamımı alayım diye. Ama babamın katili şu an yanımda oturmuş, babamı canı istediği için öldürdüğünü ve masum bakışlarını sevmediğini söylüyor. Bir o kadar yakınsın bana, ama bir o kadar da uzaksın bana. Uzansam tutsam seni, kelepçelesem tam tekrar seni. Ama uzanamıyorum, çok uzaksın bana. Çok uzaksın…”

Sustum, kelimeler ağır geldi konuşmak için. Ağzımı açtım belki birkaç kelime dökülür diye lakin o kadar ağırdı ki kelimeler, ezildim ağırlıklarında. Sustum bu yüzden tekrar, yağmur ikimizi de ıslatırken sustuk ikimiz de. Lakin genç adam anlamış olacak ki benim konuşmayacağımı, o açtı ağzını tekrar. O kelimeleri istediği gibi söylerken ben onun kelimelerinde daha da eziliyor, daha da küçülüyordum. Susmasını diledim içimden, ilk defa ağır geliyordu birisinin acısı bana. Onun acısını taşıyamazdım ben, bende yeteri kadar vardı…

“Benim babam… yumuşacık bir insandı, o da polisti. O da suçluları yakalamaya canını adamıştı, o.. o mükemmel bir insandı. O benim rol modelimdi, o benim kimsesiz sokağımda yanan bir sokak lambasıydı, o benim bomboş bahçemdeki tek güldü. Annem öldüğünde beni ayakta tutandı, annemin katilini aramak için beni cesaretlendirendi, onun ölüm haberi geldiğinde ağlayamadım bile ben. Gözlerim bile dolmadı, ağlamayı haketmediğimi düşündüm. O öylesine öldürülmüşken ve ben hiçbir şey yapamamışken ağlamak haddime değil diye düşündüm. Onu… onu öldürmemeliydin moruk, sana duyduğum nefret nefretten de öte. Nefretten öte bir duygu var mı bilmiyorum ama sana duyduğum şey nefretten kat be kat daha büyük…”

Canım yandı, o her konuştuğunda canım yandı. Neden böyle hissediyordum, 30 yılımı zaten insanları öldürerek geçirmemiş miydim? Hayır, böyle hissediyordum çünkü ben birisinin hayatını çalmıştım. O Cheol denen adamın değil, karşımdaki hala büyüyememiş yetim çocuğun hayatını çalmıştım ben. Evet evet, bu yüzden canım yanıyordu.

“Yanlış bilgi, Bay Han. Baban senin bomboş bahçendeki bir çiçekse eğer, baban bir zakkummuş demek ki. Sen kendi bahçeni bomboş görmüşsün çünkü kendini göremezdin, sen bir Tuba ağacısın ama farkedememişsin bunu ne yazık ki. Zakkum nedir bilir misin? Zehirdir zakkum, bulunduğu yeri de kirletir onu sevenleri de. Zakkumdan uzak durur insanlar, zakkum cehennem çiçeğidir. Güzel görünür, pembeli kırmızılı çiçekleri vardır ama içinde zehir taşır. Öldürebilir seni birkaç saniyede, unutma bunu Bay Han. Senin bahçende bir zakkum vardı, temizledim ben onu. Şimdi o ‘bomboş’ bahçende sadece sen varsın, bir Tuba ağacı. Tuba ağacı, cennetin ağacıdır Bay Han.”

Nereden bulmuştum konuşacak cesareti hiç bilmiyordum ama konuşmuştum, belki de yanlışlıkla dökülmüştü ağzımdan bu kelimeler. Beni anlamasını beklemedim polisin, bekleme gibi bir hakkım da yoktu zaten. Ben sadece kendi vicdanımı rahatlatmıştım, o içimdeki vicdan azabını susturmayı hedeflemiştim o kadar.

Sonra gözüme küçük bir sürat teknesi ilişti, dalgalarla boğuşuyor ve gemiye yaklaşmaya çalışıyordu. Bizim yıllanmış sürat teknesiydi bu, komutasında Beomgyu vardı. Yağmur Beomgyu’nun işini daha da zorlaştırıyormuş gibi görünüyordu, gemiye daha fazla yaklaşamıyordu. Beklemedim genç polisin cevabını, hızlıca kalktım ayağa ve korkuluklara ilerledim. Son kez baktım ona, bir daha görüşmeyecektik ne de olsa.

“Polisim, üşütmeyin sakın. Ve unutmayın, insanlar kendi güzelliklerini göremez. Belki de sizin hayatınızdan bir zehri temizlemişimdir ben, böyle düşünün bunu. Her pelerin takan kahraman olmaz, her bıçak taşıyanın katil olmadığı gibi.”

Son sözlerimdi bunlar, sonra atladım gemiden sürat teknesine. Beomgyu daha fazla bekleyemezdi, dalgalar küçük sürat teknesini devirmeye ant içmişti sanki. Biz hızlıca geminin ters yönüne dönmüş ilerlerken genç polisle ben hala bakışıyordum, göğsümde bir acı vardı. Nefesimi kesiyordu bu acı, sanki bana nefes aldırmayarak beni öldürmeye çalışıyordu bu acı. Sanırım, onun hayatını mahvettiğim içindi bu. O yüzden olmalıydı, evet.

“Umarım bir daha görüşmeyiz, polisim.”

Bölüm sonu

2 yorum