Tünelde kapana kısılan beş arkadaş, taş duvarların üzerlerindeki sembolleri incelerken zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordu. Fısıltılar birer çığlığa dönüşmüş, tavanlardan damlayan zift benzeri siyah sıvı her geçen saniye zemini daha fazla kaplamaya başlamıştı. Arda, fenerin ışığını yerdeki geometrik sembollerin üzerine odakladı. Bu şekiller, giriş kapısında gördükleri oymalarla neredeyse tamamen uyuşuyordu. Havayı kaplayan yoğun rutubet ve çürüme kokusu, genizlerini yakarken, üzerlerindeki psikolojik baskı da dayanılmaz bir raddeye ulaşmıştı.
"Burada bir şifre var," dedi Arda, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak. "Kapıdaki sembollerin sırasını hatırlayan var mı? Eğer bu taşlara doğru sırayla basarsak belki de bu duvarlar açılır. Başka şansımız yok, bu sıvı bizi burada eritecek!"
Melis, korkudan titreyen elleriyle başını salladı. Saçları alnına yapışmış, gözleri dehşetle açılmıştı. "Ben... ben hatırlıyorum. İlk başta o büyük dış kapıda bir üçgen vardı, ardından iç içe geçmiş iki daire ve en son ters duran bir yıldız sembolü geliyordu. Evet, eminim! Sıralama buydu!"
Arda, Melis’in yönlendirmesiyle yerdeki büyük taş blokların üzerindeki sembolleri buldu. İlk olarak üçgen sembolüne tüm ağırlığıyla bastı. Büyük, paslı bir mekanik gıcırtı tünelde yankılandı ve ayaklarının altındaki zemin hafifçe sarstı. Ardından iki daire ve son olarak ters yıldız sembolünün üzerine bastığında, arkalarında yükselen devasa taş duvar büyük bir gürültüyle yana doğru kayarak açıldı. Ancak burası geldikleri kütüphane odası değildi; tamamen yabancı, loş ve her iki tarafı da devasa aynalarla kaplanmış tekinsiz bir koridora çıkıyordu.
Koridorun duvarları boydan boya eski, çerçeveleri nemden kararmış aynalarla kaplıydı. Aynaların yüzeyi kir, küf ve derin çatlaklarla doluydu, bu da yansımaları ürkütücü bir şekilde bozuyor, onları olduklarından daha uzun veya çarpık gösteriyordu. Grup, birbirlerine sokularak temkinli adımlarla koridorda ilerlemeye başladı. Basılan her parkenin çıkardığı ses, aynaların arkasında bir yerlerde yankılanıyor gibiydi.
"Kendi yansımanıza çok uzun süre bakmayın," diye uyardı Zeynep. Sesi fısıltı halindeydi. Ayağındaki acı giderek artıyordu ama duracak ya da dinlenecek tek bir lüksleri bile yoktu. "Bu ev bizim zihnimizle oynuyor. Aynalar normal görünmüyor."
Tam o sırada, Can aynalardan birinin önünde aniden duraksadı. Gözleri açık, adeta büyülenmiş gibi bakıyordu. Aynadaki yansıması, kendisi tamamen hareketsiz durduğu halde yavaşça ona doğru döndü ve yüzünde insani olmayan, çarpık bir gülümseme belirdi. Can dehşet içinde geri çekilmek istedi, beyni ona kaçmasını emrediyordu ama ayakları yere kurşun dökülmüş gibi çivilenmişti. Aynadaki yansımanın gözleri saniyeler içinde tamamen simsiyah oldu, göz bebekleri eridi ve o yansıma, elini camın içinden, sanki sıvı bir duvardan geçiyormuş gibi dışarıya, gerçek dünyadaki Can'ın boğazına doğru uzattı.
"Can! Çekil oradan! Sana bakma dedim!" diye bağırdı Burak.
Burak, can havliyle yerdeki kırık sandalye bacağını olanca gücüyle o lanetli aynaya doğru fırlattı. Ayna büyük bir gürültüyle tuzla buz oldu. Cam parçaları etrafa saçılırken, üzerindeki büyü bozulan Can derin bir nefes alarak geriye doğru düştü ve Burak'ın kollarına yığıldı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Ancak tehlike geçmemişti; kırılan her bir küçük cam parçasında artık o karanlık, simsiyah gözlü yüzlerin yansımaları çoğalmıştı. Koridordaki tüm aynalardan aynı anda, içeriden dışarıya doğru tırnak kazıma sesleri gelmeye başladı. Yüzlerce el camların arkasından vuruyordu. Çıkış yolunu bulmak için koridorun sonundaki o ağır ahşap kapıya doğru çılgınca koşmaya başladılar.