gri. dünya, insanın kendi rengine karar veremediğinde karanlıkla aydınlık arasında sıkışıp y a r ı m kalıyordu. kimse tam beyaz değildi, kimse tam siyah da… ama insan birine dokunduğu anda kendi tonunun başkasının nefesine bağlı olduğunu fark ederdi. ve asıl tutsaklık, bileklerdeki zincirlerde değil, kalbin başkasının gölgesine alışmasındaydı. çünkü insan özgürlüğünü kaybettiğini en son anlar, ama rengini kaybettiğinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmazdı. Ben rengimi kaybetmiştim hayallerimle ailemle ve babamla hepsini bir gecede kaybetmiştim insan bir gece de sessiz dilsiz kimsesiz kalabilir miydi Evet ben kimsesizdim kalabalığın içindeki kimsesiz Bir evdeki tüm seslerin tüm yaşanmışların ve yaşananların içinde sessiz ve kimsesizdim GİRİŞ Griye boyanmış bulutlar yağmurun yaklaşan adımlarını fısıldıyordu. İzmir’in en sert kışlarından biriydi, sanırım. Üzerimdeki monta biraz daha gömüldüğümde, yüzümün çoktan uyuştuğunu fark ettim. Donmuş parmaklarımı cebimden çıkarıp anahtarı yokladım; metalin soğuğu avucuma yapıştı. Apartmanın siyah, ağır kapısını açtığımda gıcırtısı boş sokakta yankılandı. İçeri girip kapıyı arkamdan kapattım. Dört katlı apartmanın üçüncü katında oturuyorduk. Çocukluğumdan beri kaç kez çıktığımı bilmediğim o merdivenleri tırmanmaya başladım. Bir yandan da elimdeki anahtarı çevirip duruyordum; alışkanlık mıydı, yoksa içimdeki huzursuzluğun bir dışa vurumu mu… bilmiyordum. Dairemizin eskimiş tahta kapısına yaklaşırken, anahtarlıktan doğru anahtarı seçip kapının soğuk metal yuvasına yerleştirdim. Anahtar döndüğünde çıkan o tok ses, evin içinde yankılanmış gibi geldi. Kapıyı araladım, içeri girip ayakkabılarımı çıkardım. Tam kapıyı kapatmak için arkamı dönmüştüm ki— Belimde bir basınç hissettim. Ellerim, refleksle, ters kelepçe olurmuş gibi belimde birleşti. Daha ne olduğunu anlayamadan arkamdan sert bir ses yükseldi: “Sakın hareket etme… polis! Kaldır ellerini!” Bir an nefesim durdu. Sonra o sesi tanıyınca içimde bir şey çözüldü. Yüzüme istemsizce bir tebessüm yerleşti. Yavaşça döndüm, babamın gözlerine baktım. Gözlerinde hâlâ o eski disiplin ve ciddiyet vardı; ama bir yanıyla da kaybolmuş, zamanın içinde savrulmuş bir çocuk gibi bakıyordu. “Benim… kimlik göster,” dedi, sesi titrek ama otoriter kalmaya çalışıyordu. İçimde hem hüzün hem de hafif bir gülümseme belirdi. Onun ne dediğini anlıyor ama neyi unuttuğunu da biliyordum. Yumuşak bir sesle cevap verdim: “Benim babam, ben Eylem…” Bir anlık sessizlik. O an, sanki babamın gözlerinde bir boşluk açıldı, sonra hafifçe yumuşadı. Ellerini gevşetti, ters kelepçe pozisyonundan kurtuldum. “Eylem…” diye mırıldandı, kelimeyi doğru söyleyememişti belki ama anlamı vardı. Ev, sessizliğe gömüldü; sadece dışarıdaki yağmurun sesi ve uzaklardan gelen trafonun uğultusu vardı. İçimden bir rahatlama dalgası geçti. Babam hâlâ kaybolmuştu ama o an, birbirimize tutunabileceğimiz bir an yaratmıştık. Tekrardan ciddiyet gözlerine yorgun bir şekilde yerleşti “Aker!” Babamın sert çıkan sesine karşılık yüksek bir sesle elimi anlıma saygı duruşuna koyduktan sonra “Emredin komutanım” diye bağırdım Babam bir çocuk gibi sevinirken o da elini anlına götürüp saygı duruşuna durdu ve “Aferin asker” dedi ardından Hâlâ duruşunu bozmadan, ağır ve dikkatli adımlarla salona ilerledi. Gözleri sert ama içinde bir parça da sevinç vardı; sanki yıllar sonra kaybolan bir ritüeli tekrar yaşıyor gibiydi. Ben de arkadan sessizce yürüdüm, gözlerimi ona dikmiş, hem merak hem biraz da hayranlıkla izliyordum. Oturma odasına geldiğinde, eski bir askerin refleksiyle kanepeye düzgünce oturdu; ellerini dizlerine koydu, omuzları dik, sırtı doğru. “Emriniz nedir, komutanım?” diye fısıldadım hafifçe, hem oyuna dahil oluyor hem de babamın ruh halini anlamaya çalışıyordum. Babam, gözlerimi birkaç saniye süzdükten sonra yorgun ama kararlı bir sesle: “Bizim için önemli olan disiplin, Eylem. Her zaman hatırlamalısın,” dedi. Ve o an fark ettim ki, babamın kaybolmuş aklı bile, eski asker reflekslerini tamamen silememişti; hala bir parçası diriydi ve bu parçayla bağ kurmak, benim ona yaklaşmamı sağlıyordu. “Tabikide komutanım ama siz disiplini bozup ben gelmeden yemek yemiş gibisiniz”yüzündeki bir çocuğu andıram gülümsemesi büyüdü “Ama Eylem yapamadımki beni göreve çağırdılar”dedi hafifçe omuz silkerek sanki hem kendini savunuyor hemde küçük bir yalan söylüyor gibiydi Ben de dudaklarımda hafif bir tebessümle cevap verdim: “Tabii, komutanım… Ama bir dahaki sefere beni bekleyin yoksa görev tamamlanmaz” dedim Babam bir an duraksadı, sonra gözlerindeki sert ifade yumuşadı ve hafifçe başını salladı. Daha sonra “Acıktım ben” dedi Başımı sallayarak onu onayladım “Hemen yemeği hazırlıyorum ben gelene kadar görevlerini bitir yemek sırasında göreve gitmek yasak çünkü” dedim oyunu devam ettirerek Babam dudaklarını büzdü, sanki emirleri dinlemiş bir asker edasıyla başını salladı ve mutfağa yöneldim. İçimden hafif bir gülümseme yükseldi; bu oyunda hem komutan hem de görevlinin kontrolü bendeydi. Arkamı dönüp mutfağa yöneldim Mutfak kapısını açtığımda hafifçe titreyen ışık yüzüme vurdu. Beyaz renkli fayanslar, eskimiş mutfak dolapları… Ama alıştığım, bana ait küçük bir dünya burasıydı. Başımı salladım, derin bir nefes aldım ve ellerimi yıkamaya yöneldim. Babamın emir komuta oyununu hâlâ sürdürdüğümü düşünerek, bir yandan kendime gülümsedim. Tavayı ocağa koydum, yağın sıcaklığını hissettim. Yumurtaları kırarken babamın salondan gelen mırıltılarını duydum: “Dikkat et Asker, görevini düzgün yap…” “Emredersiniz, komutanım,” diye mırıldandım kendi kendime, tavaya bakarak. Bir yandan tavanın kenarından taşan sıvıyı temizlerken, bir yandan da babamın o hafif çocuksu bekleyişini düşündüm. Bu evde artık gerçek bir disiplin oyunu vardı; geçmişin sertliği ile şimdinin kırılganlığı arasında bir denge. Yumurtaları karıştırırken hafif bir kahkaha bastım; babamın gözlerinde beliren o çocuk gülümsemesi aklıma geldi ve mutfağın soğuk ışığında bile içimi ısıttı. Tavayı ocaktan aldım, yumurtaların mis gibi kokusu mutfağı doldururken tabağı tezgâha koydum. Tam ekmeği kesiyordum ki, arkamdan babamın ayak sesleri yaklaştı. Durdu. Nefesini bile duydum. Sonra tam bir komutan edasıyla: “Eylem… görevin nasıl ilerliyor rapor ver.” Gözlerimi devirdim ama yüzümde istemsiz bir tebessüm belirdi. Döndüm ona baktım; kollarını göğsünde birleştirmiş, ciddi görünmeye çalışıyordu ama burnunun ucundaki sabırsız ifade her şeyi ele veriyordu. “Komutanım,” dedim, tabağı ona doğru kaldırarak, “görev başarıyla tamamlanmak üzere. Hedef etkisiz—yani yumurtalar pişmiş durumda.” Babam başını hafifçe öne doğru eğdi, tabağa baktı. Bir anlığına gerçekten inceleme yapıyormuş gibi davrandı. “Hmm…” “Oranlar iyi. Disiplin doğru. Eylem, bu rapor onaylandı.” Babam masaya otururken dolaptan taze sıkılmış olan portakal suyunu çıkarttım bardağa doldururken “İstediğiniz gevrek kalmamıştı komutanım ama yarın mutlaka masamızda olucak endişeniz olmasın”dedim babam sanki hayal kırıklığına uğramışçasına bana baktı “Görev başarısız asker” Gözlerindeki ciddiyetin altında hafif bir oyun kırıntısı vardı, ama içimde bir ürperti oluşturmuştu. Masada duran tabağıma bakarken, bir an kendimi gerçekten bir askermiş gibi hissettim; emri yerine getirmem gereken bir görev, başarısız olursam cezası olacakmış gibi. “Komutanım…” dedim, dudaklarımda hafif bir tebessümle. “Siz istersinizde ben yapmaz mıyım yarın o gevrek masamızda olucak.” Babam başını hafifçe eğip, gözlerinin köşesindeki çizgilere bakarak sessizce onayladı Babam portakal suyunu küçük bir yudumla içerken ben de sessizce karşısına oturdum. Tabağıma baktım; yumurtalar çoktan soğumuştu ama yemekle ilgilenmekten çok babamın yüzündeki ifadeyi izliyordum. Her lokmada zaman biraz daha ağır akıyordu sanki… Babamın bakışları bazen tabağına, bazen duvara, bazen de tamamen boşluğa kayıyordu. Bir süre sessizlik oldu. Sonra babam, sanki yeni hatırlamış gibi başını kaldırdı: “Sen… okula gitmeyecek misin bugün?” Kampüsü kastediyordu. Gülümseyip başımı salladım. “Gideceğim komutanım. Siz kahvaltınızı bitirin, sonra ilacınızı içip dinleneceksiniz. Bugünkü görevleriniz bu kadar.” Bu kez gerçekten gülümsedi. O gülüş eskisi gibi sert bir asker gülüşü değil; kırılgan bir baba gülüşüydü. Son lokmasını aldı, bardağını bitirdi. Ben de masayı toparlayıp tabakları lavaboya bıraktım. Montumu sandalyeden alırken gözüm hâlâ babamdaydı—koltuğa geçmiş, televizyonu açmaya çalışıyordu. Kumandayı ters tuttuğunu görünce yanına gidip düzelttim. “O zaman,” dedim ona bakarak, “ben çıkıyorum. Ümran abla beş dakikaya burada olur, tamam mı?” Babam başını salladı. “Merak etme asker… karargâh bende.” Sırt çantamı aldım montumun fermuarını çekip kapıya yöneldim. Ayakkabılarımı giyerken içimde yine o tanıdık ağırlık… Babamın yanında kalmak ve dışarıdaki hayatı sürdürmek arasında sıkışmışlık. Kapıyı kapatırken derin bir nefes aldım. Bugün dershanede uzun bir gün olacaktı. Ama evde bıraktığım adam—babam—aklımın bir köşesinde kalmaya devam edecekti. Merdivenlerden inerken cebimdeki anahtarlar şıngırdadı; o ses bile sorumluluk gibi geliyordu artık. Zemin kata geldiğimde sağdaki kapıya iki kez tıkladım. Burası Ümran ablanın eviydi. Zor zamanlarımda hep yanımda olmuştu. Aslında askeriyenin bizim için tuttuğu bir görevliydi ama zamanla benim için bundan çok daha fazlası olmuştu. Kapı açılınca düşüncelerim dağıldı. Ümran ablaya gülümsedim. “Ümran abla, ben çıkıyorum. Babam kahvaltısını yaptı ama ilaçlarını içmedi. Sen halledersin, değil mi?” Ümran abla başını salladı, askıdan aldığı ceketi giyerek kapıya çıktı. “Sen git, aklın babanda kalmasın. İlaçlarını da veririm, bakarım da. Hem kankayız biz onunla,” dedi gülerek. Ben de buruk bir şekilde güldüm. Vedalaştıktan sonra apartmanın dış kapısını açtım. Soğuk hava yüzüme vurdu. Kafamı kaldırdım. Gri bulutlar hâlâ yerindeydi. Sokağın sonuna doğru yürürken montumun cebindeki kulaklığı çıkarıp şarkı listemden Şebnem Ferah – Yağmurlar şarkısını açtım. Yağmurun gri kokusu, şarkının içimde bıraktığı o yarı hüzünlü yarı öfkeli hissi tamamlıyordu. Adımlarımı hızlandırdıkça sözler daha derine işliyordu. “Ne soran var ne bilen…” Dudaklarım kıpırdadı. Sanki şarkı, içimde söyleyemediğim bir şeyleri benden önce biliyordu. Metro durağının ışıkları görünmeye başladığında saate baktım. Tahminen beş dakikaya metro gelmiş olacaktı.Eğer kaçırırsam… Bir sonraki sefer kırk beş dakika sonra gelecekti. O kadar zamanı İzmir’in ayazında beklemek istemiyordum. Bu düşünceyle adımlarım koşuya dönüştü. Ayakkabılarım ıslak zeminde hafifçe kayıyor, nefesim soğuk havada buharlaşıyordu. Merdivenlere yaklaşırken şarkı en sevdiğim yerine geldi— Ve o an içimde bir şey kırıldı: sanki kimse bilmezken bile kendime yetişmeye çalışıyordum. Merdivenleri hızla inerken kulaklığımdaki şarkı bir anda değişti. Son iki basamağı hesaba katmadan zemine atladım fakat ayaklarım yere değmeden dizlerimin üzerine öyle bir çakıldım ki nefesim kesildi. Gözlerimi açmak istemiyordum; insanların bakışlarını hissetmek bile istemiyordum. Gözlerimi sıkıca kapalı tutarak yavaşça doğruldum. Açtığımda ise etraftakilerin tam da tahmin ettiğim gibi bana baktığını gördüm. Mahcup bir şekilde zoraki bir gülümseme koydum yüzüme. Dizlerimde hissettiğim acı yüzümü buruşturdu; ellerim de aynı şekilde sızlıyordu. Yerden kalkarken düşen kulaklığımı alıp tekrar kulağıma taktım. Şarkı değişmişti — Berk Baysal’dan Yaralarını Ben Sarayım çalıyordu. Metrodan inenlere öncelik tanınırken kapının kenarında bekledim. İçimde utançtan küçücük bir iç savaş başlamıştı; bir yanım “Aptal gibi düştün, herkes gördü.” diye bağırıyordu, diğer yanım ise “Kimseyi umursamamak varken bunu dert etmek daha büyük aptallık.” diyordu. İkisi arasında sıkışıp delircek gibi olduğum için şarkının sesini biraz daha açıp hepsini susturdum. Her zamanki gibi, yine onlardan kaçtım. Metroya bindiğimde ilk bulduğum boş koltuğa oturdum. Sırtımdaki çantayı kucağıma çekip fermuarıyla oyalanırken, önümde bir çift ayak belirdi. Adımlar yanımda durduğunda şarkıyı durdurup başımı kaldırdım. Karşımda, 18–19 yaşlarında olduğunu düşündüğüm bir kız bütün ciddiyetiyle bana bakıyordu. Siyah, kısa ve perçemli saçları; yuvarlak ama hafif sivri çenesiyle birleşince yüzüne hem sert hem de tatlı bir ifade veriyordu. Büyük gözleri doğrudan benimkilerin içine bakıyordu. Gözlerim onun yüzünde dolaşırken bir anda avucunu bana doğru uzattı. Evden çıkarken montumun cebine attığım anahtarım şimdi onun avucundaydı. — “Az önce düşürdün. Kulaklığını aldın ama anahtarı görmedin bile.” dedi. Şaşkınlığımı saklayamasam da elini uzatıp anahtarımı aldım. “Teşekkür ederim…” dedim, sesi kendi kulaklarıma bile yabancı gelen bir mahcubiyetle. Yanıma oturduğunda bedenimi utançtan yanıyordu yanaklarımın kızardığına emindim “Bu arada… şey,” dedi, parmaklarını montunun cebine sokup gözlerini kaçırarak. “Ben seni daha önce de gördüm. Birçok kez.” Kaşlarım istemsizce kalktı. “Bu hattı hep kullanıyorsun, değil mi? Her seferinde ya kitap okuyorsun… ya müzik dinliyorsun… Ya da elinde küçük bir defter oluyor. Bazı günler bir şeyler karalıyorsun, fark etmemek mümkün değil.” Sözleri öyle rahattı ki sanki uzun süredir beni izlemiyor, sadece doğal bir gözlem anlatıyordu. Şaşkınlığım yüzüme yansımış olmalı ki gülümsedi. “Merak etme, creepy bir şey değil. Sadece… dikkatimi çekiyorsun.” Kalbim bir anlığına ritmini şaşırdı; utanmaktan değil, kendi küçük dünyama o kadar dalmışım ki çevremde neler olduğunu bile görmemişim. “Ben pek etrafı fark etmiyorum galiba… o yüzden böyle söyleyince hazırlıksız yakalandım.”sözlerimi bitirmemi bekler gibi hemen ekledi “Bu arada ek bilgi daha aynı kampüsdeyiz ama sen yine fark etmedin DEVAMI GELİCEKK
Bölüm 1
GİRİŞ
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.