Dikilirken sararan yaprakların arasında,
düşünmeye koyuldum geçmişi, on yedimi, hatta yaralarımı. Bir zamanlar esmer bir çocuk vardı. Ben ne zaman dizlerinin üzerine oturup onun ipekten saçlarını okşasam o, sanki canı acıyormuş gibi iç çekerdi. "Sonbahar aşkları bir başkaymış, güvercinim." derdi bana. Pek tınlamazdım. O zamanlar siyah beyaz gelirdi hayat. Renklere kördüm. Hoş, o esmer çocuk da vakitsizce söylerdi içinden geçenleri.
Bakımsızlıktan yabani otların ele geçirdiği büyük arka bahçeye doğru yürüyorum. Biz henüz gençken, burada ailemle ve bir golden retriever ile yaşarken her şey ne de güzeldi. Ben ve en büyüğü 24 olan 6 dostum arka bahçedeki masanın etrafına geçer, mavi saçlı olanımız gitar çalarken ona eşlik ederdik. Eve pek uğramayan ailemin yokluğunda kendimizi tütüne boğar, yetişkinlerin anlamayacağı şeyler konuşur, sarhoş olur ve "bu düzenden nasıl kurtulunur ya?" diye düşünüp saçlarımızı beyazlatırdık. Hayır, aslında sadece benim ve esmer oğlanın saçları beyazlamaya vakit bulabilirdi. Diğerleri saçlarını renkten renge boyatırken ben kahvelerimden kurtulamazdım. Çünkü sisteme karşı çıktığım kadar aileme karşı çıkamazdım. Polisin önünde kararttığım gözlerim, babamın bakışlarıyla titrerdi. Küpelerimi, yırtık pantolonlarımı ve spor ayakkabılarımı bile gizlerdim onlardan. Piyano hocamın avucuna para sıkıştırıp dersimden kaçar, o uzun vakti esmer oğlanla geçirirdim. Bundandır ki en çok esmer oğlanı saklamak isterdim.
Ellerim ceketimin cebinde, bebek adımlarıyla gezinmeye devam ediyorum. Bundan şikayet edecek kimse kalmamış ya, en tatsız sigaramı ona yakıyorum. Bir ağaç görüyorum, irice ve kabukları dökülüyor. Ama belirgin bir iz var. Bir söz. Şöyle yazıyor zavallı ağacın kabuğunda:
"Yeniden doğmak için ölmek gerek."
O zamanlar anlamasam da şimdilerde bu sözü anlayabiliyorum. Yeniden doğmak için ölmek gerek. Yeniden doğmak mı gerek? Sevdiğine kavuşmak için yeniden doğmak mı gerek?
On sekizimin ilk haftasında Kim Taehyung'un o meşhur çakısıyla ağaca kazınmış olan harflerin üzerinden parmağımla geçiyorum şimdi. Hatırlıyorum. Taehyung ağacı kazıdıktan sonra sigarasını söndürüp sıkıca sarılmıştı bana. O dönem babam gibi kokan hiçbir şeyden haz etmezdim. Bu yüzden o ağaçla ilgilenirken olabildiğince uzaktan izliyordum onu. Elimde aileme yalvararak aldırdığım dijital bir kamera, bir yandan Taehyung'un fotoğraflarını çekerken diğer yandan ışıldayan gözlerimle izliyordum onu. Bu yüzden o bana sarılınca afallamış, bir süre tepkisiz kalmıştım bu temasa.
Biz iki genç aşıktan başka hiçbir şey değilken pek mutluydum. Şimdilerde ise hatıralardan başka hiçbir şeye ulaşamıyordum. Belki de buydu kabuslarımın sebebi.
Taehyung ile ayrıldığımızda ben yirmi iki yaşındaydım. O ise yirmi beş. Olabildiğince iyi giden bir ilişkimiz, iki kedimiz, evimiz, ortak hayallerimiz vardı. Sonra Taehyung gitti. Evet, gitti. Geride zarfını açıp da okumaya bile cesaret edemeyeceğim bir mektup bırakıp gitti. Tüm bu güzel şeyleri ardında bırakıp bir daha onunla iletişim kuramayacağım kadar uzağa gitti. Mektuplarımın ona ulaşamayacağı kadar uzağa gitti. Kedilerimizden birisi öldü, diğerine Hoseok'un çocukları bakıyor. Evimizi sattım. Çıkarken fotoğraf albümümüzden başka hiçbir şey almadım yanıma. Bunu bilemeyecek kadar uzağa gitti.
Döndüğünde beni bulamasın istedim. Onun sevmeyeceği kadar soğuk diyarlara gittim, onun bile gidemeyeceği kadar uzağa gittim. O benim hayatımda izini bile bırakmadan gitse de ben ondan hiç uzaklaşamamıştım. Şu koca, yuvarlak dünyada ne tarafa koşarsam koşayım Kim Taehyung'u görüyordum. Sarı bir çiçekte, eski bir tütün mağazasında, caddelerde kol kola gezen aşıkların gülüşlerinde... Ben Taehyung'dan hiç kopamıyordum ki.
Bu aptalca düşüncelerden ve gençlik aşkımla ilgili hatıralardan uzaklaşabilmek için gözlerimde biriken yaşları ceketimin koluyla siliyorum. Nefret edecektim ondan. Kendime tutulmayacak bir söz daha veriyorum. Buradayım çünkü yolum düşmüştü. Özlem değildi sebep. Asla değildi.
Ellerimi cebime sokup aynı yavaşlıkla doğduğum evden çıkıyor, kendi kendime bir daha buraya gelmeyeceğime dair yemin ettikten sonra arabama binip şirket yemeğinin olacağı mekana doğru sürüyorum arabamı. Arkadan müzik çalıyor, dudaklarım titrerken bir yandan da eşlik ediyorum şarkıya. En azından deniyorum. Bedenim müthiş bir acıya maruz kalıyormuş gibi acıyor, göğsüme dikenler batıyor, boğazımı bir el sıkıyor ama ben ağlamıyorum. Bir çabayla şarkıya eşlik etmeye çalışsam da cümlenin sonuna gelemeden nefes nefese kalıyorum. Kendimi bir cenaze evinden çıkmış gibi hissediyorum. 5 sene geçmiş olsa da olanların üzerinden, geçmiş diyemeyeceğim kadar taze geliyordu tüm bu acı bana. Terk edilmiştim. Parmağımda yüzüğünü taşıdığım adam tarafından terk edilmiştim. Ne acınası heriftim, öyle değil mi?
"Cet océan de passion*" derin bir nefeslenme...
"Qui déferle dans mes veines**... amına koyayım." devamında gelen bir kabullenme.
"Fransızca konuşamıyorum ki ben. Orospu evladı." ve sıradan bir sinir krizi daha.
Saat ilerlemiş, karanlık sarmıştı şehri. İş yemeği de sikimde değil artık. Patron değil miydim? Kolaysa hesap sorsunlar. Öyle bir rahatlıktaydım yani.
Arabamı bomboş yolun kenarına çekiyorum, in cin geçmez bu yollardan, biliyorum. Tüm öfkemi ondan çıkarmak istermişcesine kapatıyorum kapımı, yeni bir sigara yakıyorum ve karanlık yoldaki tek ışık kaynağına doğru yürüyorum umutsuzca. "Keşke ölsem ulan." diyorum kendime karşı sahip olduğum tüm samimiyetle.
Işığın kaynağının siktiri boktan bir motel olduğunu fark edince kahkahayı patlatıyorum. Şansa bak. Halatları var mı diye sorsam mı acaba?
Çok geçmeden kendimi yaşlılıktan gözleri çöken tiksinç bi adamın karşısında buluyorum. Beni birine benzettiği konusunda bir şeyler zırvalıyor, tınlamıyorum. Dikkatli olmam konusunda konuşmaya başlayınca daha fazla beklemeden elindeki anahtarı çekip alıyor ve motelin kayıt yerinden çıkıp, pahalı ayakkabılarımla çamurlu yollarda bata çıka yürüyorum. Oda 23. Benim dışımda 2 kişi daha varmış bu motelde. Oda 1 ve oda 26. Boş olması şaşırtıcı değil. Hangi aptal böyle bir yere bir işletme açar ki?
Odama geçtiğimde buraya aylardır belki de yıllardır kimsenin gelmediğini anlamak zor olmuyor. Duvardaki örümcek ağları ve tozlu pencereler karşılıyor beni. Sosyete burada olduğumu duysa çok şaşırırdı kesin. Şayet benim de düşüncem bu yöndeydi. Ne işim vardı burada?
Yenisini istemek adına çarşaflarımı söküp yer yer kan izleriyle, sarı ve gri lekelerle olan yatakla karşılaşıyorum. Beni kusacak duruma getiren bu manzaranın ardından tek bir saniye harcamıyorum o odada. "Odamı değiştirsem daha iyi olacak." diyorum.
Yaşlı adama şikayetlerimi sunduktan sonra bir çözüm bulacağına dair aldığım sözle kayıt yerinden uzaklaşıyorum tekrar. Odam düzenlenirken etrafta gezmek iyi bir fikir diye umuyorum.
Oda 5, 4, 3, 2... Kırık camlar burada bir yaşam belirtisi olmadığını kanıtlıyor bana. Sonra başka bir oda ile karşılaşıyorum. Pencereden bir saksı sarkıyor, içinde papatyalar. Camda tek bir toz tanesi yok, bu yüzden rahatça gözüküyor içerisi. Üst bedeni çıplak, esmer bir ten. Omuzunda bir ben var, ne ilginç. Ay ışığı onun vücuduna yansırken ben ise bir ayin izler gibi onu izliyorum. Yüzünü göremiyorum. Bana dönsün diye yalvarıyorum yaratıcıya.
Tapındığım bedenden bir ses yükseliyor sonra. Omuzlarına ulaşan saçlarını beyaz bir havluyla kuruturken bir yandan da şarkı söylemeye başlıyor. Ne meleksi bir ses.
"Doucement j'y plongerai, sans qu'une main me retienne***"
Dayanamıyorum.
"Ses tellerine sokayım!" diye protesto ediyorum şarkısını.
"Lentement je m'y noierai****" diye devam ediyor beni duymasına ve öfkeyle kararan gözlerimi görmesine rağmen.
Odasından çıkıyor, terliklerinin ucu benim servet döktüğüm broguelarıma değiyor ve yüzünde kayıp bir hazine bulmuş bir sevinçle benim yüzüme bakıyor. Ne hakla? Aktığından bile haberimin olmadığı gözyaşlarımı temizliyor baş parmağı. "Sans qu'un remord ne me vienne*****, sevgilim." diyor. Yüzüğümü görmesin diye arkama saklıyorum titreyen ellerimi. "Yüzüme bak, güvercinim." diyor. Ne taze sesi. Aynı tanıştığımızdaki gibi.
Ben, onun bana bıraktığı tüm bu servetle kendime çok iyi bakmıştım. O ise öyle zayıflamıştı ki karşımdaki sanki yirmilerindeki o çocuk gibi hissediyordum. Ve biliyor musunuz? Yanaklarıma değen o sıcak parmaklar, yatağımdaki tüm izlerden daha çok iğrendiriyordu beni.
Taehyung gözlerimdeki ifadesizliği görünce pes etmiş gibi bir gülümsemeyle ellerini yanaklarımdan çekiyor. "Korkma, Gel diyemem ki sana zaten." diyor. Neden Taehyung? Ben sana istediğini verebilecek kadar aptalım. Unuttun mu?
Unutmuş.
Kim Taehyung çoktan benden vazgeçmiş.
Hızlı pes edişi kalbimdeki sızıyı kuvvetlendiriyor. Öyle sesli ağlıyorum ki oda yirmi altıdaki adam sarhoş sesiyle bize bağırıyor. Hatta o kadar sesli ağlıyorum ki ben bile farkındayım ağladığımın. Taehyung yanımda ama ilk defa sarılmıyor bana. Önünde korkak bir kedi yavrusu gibi titreyip çökerken hiç kıpırdamadan bana bakmaya devam ediyor. Çırılçıplak hissediyorum kendimi. Annesiz bir çocuk gibi, yağmurun ortasında şemsiyesiz kalmış gibi, ormanda terk edilen evcil bir hayvan gibi.
"Gideceğim yarın. Sakın durdurma beni." diyorum Taehyung sormasa bile. Durdurmayacaksın, biliyorum. Bu yüzden gideceğim Taehyung. Senden gideceğim ki burada bir başına öl, aşkımız gibi.
Taehyung bana bir daha hiç cevap vermiyor. Arkasına dönüp odasına gidiyor ve bir müzik açıp keyifle koltuğuna oturuyor. Sigarasının dumanını görebiliyorum. Anlaşılan ikimiz de sözlerimizi tutmamışız.
"Tu vas me détruire"
Beni sevmiyor.
"Tu vas me détruire."
Mahvediyor.
"Et je vais te maudire Jusqu'à"
Duymuyorum seni, Taehyung.
Ama yine de yarım kalan müziği tamamlıyorum.
"...la fin de ma vie."
Temiz yatağıma ve temiz çarşafıma kavuşmanın şerefine paketimdeki son sigaramı yakıyorum. Gözyaşlarım beyaz çarşafımı koca bir tuz gölüne çeviriyor. Gülümsüyorum. Ve parmağımdaki yüzüğü çıkarıyorum 5 yılın ardından. "Sobe."
*bu tutku okyanusu,
**damarlarımı delip geçiyor,
***beni kurtaracak bir el olmaksızın, usulca içine dalacağım,
****içinde yavaşça boğulacağım.
*****hiçbir pişmanlık duymadan,
******Beni mahvedeceksin.
*******Beni mahvedeceksin.
********ve ben sana lanet okuyacağım
*********hayatımın sonuna kadar.
Bilin bakalım kim devam eden 2 fici olmasına rağmen yeni bir fice başladı? Evet, ben. En fazla 10 bölümlük mini bir fic olacak. Sağlam bir kurgu yarattım ve söz veriyorum sizi şaşırtacağım. Bölüm sonundaki çeviri kısmı biraz yanlış olabilir ama... Görmezden gelin. Umarım bu ficle birlikte 2 senedir aradığım o ufak ve güzel kitleye kavuşabilirim.
Ilgaz.