İçeriğe geç

Gözyaşı

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Gözyaşı

Bölüm 1

Gençliğin Baharında

Rize'nin bir dağ köyünde, hoş denebilecek bir yaşamım vardı. Anam, babam ve üç erkek kardeşim ile birlikteydim. Anam Şehriban idi. Babam Yusuf idi ama ona buralarda Koca Ağa diyen çok olurdu. Kardeşlerim Niyazi, Ömer, Hasan idi. Ve bendim evdeki en küçük kişi, Melike. Bu hikayenin başlangıcında, bu zamanlarda on bir yaşında idim. Az buçuk şansım vardı, halen okula gidiyordum. Ancak bir sene sonra, gidemeyeceğimi de biliyordum.

Okulumuz doluydu ama çoğunluk erkeklerdi. Kızlar pek yoktu. Olanlar da ya geç başlamışlardı okula, ya da benim gibi bir sene sonra gideceklerdi. Ancak üç tane sınıf vardı ki, bu sınıflarda sadece şehirden gelenler okurdu. Bu sınıflarda kız erkek eşit kişiydi. Oysa bizim sınıfların sadece beş kişisi kız idi.

Bu şehirlilerin sınıflarından çıkan her öğrenci, teneffüste oyun oynardı. Oysaki biz teneffüste eve gider, anamız ile çamaşır yıkardık. Yirmi dakikanın sonunda da yine okula döner, en az bir kişinin elinden geçmiş defterlerimizle ders işlerdik.

Şehirli kızlara çok özenirdim. Bazıları yüzlerine toz sürer, bazıları şehir berberinde saçlarına boya çalarlardı. Tatlış etekleri vardı. Çorapları hiçbir zaman isli olmazdı. Defterlerinin üzerinde kedicikler oturmuştu. Kalemleri arkadan basmalıydı. Çok da hoş konuşurlardı. Bazıları erkekler ile şakalaşır, bazıları erkekler ile gizli gizli otururlardı.

Tabi biz de öyle bir şey yoktu. Biz ne erkeklere yaklaşabiliyor, ne onları sinir edebiliyorduk. E zaten biz teneffüste birbirimizin yüzünü dahi göremiyorduk ki.

Bunların dışında, arkadaşlarım ismimin güzel olduğunu söylerdi. Onların ki Fatime, Hanım, Sultan ve Şükran idi. Ama bence şehirli kızların isimleri daha güzeldi. İnci, Zeynep, Mine, Müge, Hale, Esila. Ayrıca şehirli erkeklerin isimleri de çok hoş geliyordu kulağa. Mert, Tufan, Kerem, Kağan. Her türlü bizdeki her şey onlardan daha kötüydü.

Mesela bir gün Hale diye bir kız bizim evin önüne geldi. "Merhaba." dedi kibarca. Benim yaşlarımdaydı. "Acaba," dedi. "Bir bardak su rica edebilir miyim? Bizim ev biraz uzakta. Arkadaşlarımla oynuyorum. Hemen içip gideceğim." Ben de kırmadım kızı. İçeri aldım. Hemen mutfağa geçtim ben. O sırada kız, "Bu nedir?" diye seslendi. hemen yanına gittim. Duvardaki öküz boynuzunu gösteriyordu. "Öküz boynuzu." diye cevap verdim. Kız tırsarak, "Sahte mi?" diye sordu. Ben, "Hayır, öldürdüğümüz bir öküzün." Kız biraz endişe duydu, "Neden bir öküz öldürdünüz?" Ben sakince güldüm, "Korkma ya, avcı değiliz. Kurban içindi." Kız daha iyi olmuş gibiydi. "Yine de bunu burada görmek sizi rahatsız etmiyor mu?" Ben, "Beni ediyor ama onu buraya ağabeyim astı. Birkaç ay süs diye kalacakmış, sonra satacakmış." Kız şaşkınca, "Bunu kim ne yapar?" diye sordu. Cevap verdim, "Şehirdeki bazı zenginler böyle şeylere meraklı imiş. Antikacılar falan bunları törpü ediyormuş, onlara satıyormuş." Kızın şaşkınlığı gitmişti. "Tamam. Ama," dedi. "Sizde neden kocaman bir soba var?" Ben, "Köy evleri öyle moderin değildir. Buralara bunlar yakışır. Ama bir bilsen, bunların üzerinde kızartıp yediğin kestane, bunların yanına minder koyup oturmak çok zevklidir." Kız gülümsedi, "Olabilir. Babam, aile ortamı insanı ısıtır, der." Ben, "Isıtır tabi. Köy evlerinde bu sıcaklığı çok iyi hissedersin. Ama yine de, şehirde yaşamak bir başkadır." Kız yine gülümsedi, "Biraz paran olacak, gelip burada yaşayacaksın. Dert yok tasa yok." Başımı salladım, "Haklısın ama burada yaşayanların da parası yok." Kız, "Olsa aslında, çok şey değişir." Ben, "Çok şey değil, her şey değişir." Kız, "Neyse, arkadaşlarım beni bekliyor. Dilersen sen de gel." Ben, "Yok, benim evde işlerim var." Kız gülümsedi, "Sonra gelir beraber yaparız. Hadi gel."

Kendimi tutamadım, tuttum kızın elini. Neyse ki o sabah banyo yapmıştım. Yüzüm gözüm temizdi. Diğer kızlarla bir güzel yakan top oynadık. Çok eğlenceliydi. Neyse ki anam ve babam koyun gütmekten erken dönmedi, ağabeylerim de uyanmadı. Saat akşam sekize kadar oynadık, ta üç saat.

O gün içeri girerken bir burukluk oturmuştu içime. Kendimi hiç rahat hissetmedim. O kızların yüzündeki mutluluk, yaşam sevinci üzmüştü beni. Onlar sabahtan akşama koşup oynaşırken, ben belki ömrümde ilk ve son kez oynamıştım yakan topu. O yüzden asla unutmadım o günü.

Akşam sekizde o kızlarla bizim eve girdik. Ellerinden bir şey gelmez diye düşündüm ama biraz iş yaptılar. Halıyı çırptılar, çamaşırları astılar. Mutfağın tezgahını topladılar. Sonra ise gittiler evden mutlulukla.

O gün sadece tek bir nedenden de üzülmedim. Üzüldüğüm bir başka konu da bu iş meselesi oldu. Anam aklım erdiğinden beri bana iş öğretirdi. Hep de derdi, "Ben öğretmesem, seni salsam öğrenemezsin." Ama ben bu kızları her gün görüyordum sokakta. Şehirden geldikten beri hep sokakta oynaşırlardı. Peki ama bu kızlar nasıl iş bilirlerdi? Günlerinin başlangıcı okuldu, gerisi oynaştı. Ne zaman kalacaktı da öğreneceklerdi? Demek ki öğretilmesi gerekmiyordu.

Bir anım daha var, unutmadım. Bir keresinde okula giderken parkın duvarının orada bir kız bir oğlan gördüm. Kız benim yaşlarımdaydı. Oğlanda olsa olsa kızdan bir yaş büyüktü. Köşede birbirlerine sokulmuşlardı. Birkaç dakika bakakaldım onlara. Köşeye geçtim, yine izledim. Çocuğun suratını iyice taradım. Evet, bu oğlanı tanımıştım. Bu şehirden yeni gelen Yavuz idi. Sınıfını, numarasını, evini, her şeyini öğrenmiştim. Çok yakışıklıydı. Ama yanına bir kez bile gitmemiştim. Yanına yaklaşsam kesin Kazım hoca beni babama söyleyiverir diye korkuyordum.

Ama o gün bir cesaret geldi, parka doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Duvarın yanına yaklaşınca Yavuz'a seslendim, "Az gelsene." Yavuz garip bir yüz ifadesiyle baktı bana. Ayağa kalktı. Kolundan tuttum ve onu biraz öteye götürdüm. Ne olduğunu sordu. "Bir şey diyeceğim sana." Yavuz, "De çabuk." dedi. Ben ise öyle bir cesaretlendim ki, ona aşık olduğumu söyledim. Sonra biraz daha yanaştım, "Bir anlaşma yapacağız. Eğer burada bu kız ile oturduğunu söylememi istemiyorsan, bir isteğimi yerine getireceksin." Yavuz kıza baktı. Sonra geri bana döndü. Gözlerinden çok tedirgin olduğu anlaşılıyordu. "Önce, beni şehirli sınıfına götüreceksin, sonra ise sevgilim olduğunu diyeceksin." dedim. Yine kıza baktı. Saçmaladığımın farkındaydım. Ama o anlık çocuk aklı işte, ne yaparsın. Çocuk o kadar korkmuştu ki hemen başını salladı ve beni kolumdan tuttu. Okula doğru yol aldık. Sebepsizce mutlu hissediyordum.

Yavuz beni şehirli sınıfına soktu. Herkes bize dikti gözlerini. Beni bir sıraya oturttuktan sonra erkeklerin yanına gitti. Bir iki laf ettikten sonra geldi ve benim yanıma oturdu. Bana bir defter ve bir basmalı kalem verdi. Ardından ayağa kalktı ve sınıftan çıktı. Kapı aralığından gördüm. Kazım hoca ile konuşuyordu. Cebinden biraz para çıkarıp Kazım hocaya verdi. O gün ilk defa Kazım hocayı gülerken gördüm.

Ardından Yavuz yeniden yanıma geldi. Oturdu. Diğer oğlanlar arkadan kıs kıs gülüyorlardı. Yavuz arkaya döndü ve onlara bir atar çekti. Birkaç dakika sonra sınıfa şu Yavuz ile oturan kız geldi. Ağlıyordu. Kızların yanına oturdu ve bir şeyler dedi. Birkaç dediğini anladım, "Yavuz beni güzel bulmuyor galiba."

Yavuz ise halen stresliydi. Bana baktı. Gülmeye çalıştı. Ama gözlerindeki siniri görebiliyordum. Birkaç dakika sonra sınıftan içeri hoca geldi ve hepimiz ayağa kalktık. Hoca "Bugün bir misafirimiz var." dedi ve beni gösterdi. O gün de şanslıydım çünkü üzerimde anamın pahalı deterjan ile yıkadığı kıyafetlerim vardı ve banyo yapmıştım. Her ay bir kere anam pahalı deterjan kullanırdı ve her ay altı kez banyo yapardım. Ağabeylerim daha çok şehirdeydi o sıralar. Zaten geldiklerinde sadece dışarı çıkıyor, bir de uyuyorlardı. Zaten çoğunlukla şehre gittikleri için orada indirimli şeyleri alır kendileri kullanırlardı. Hatta bir kere şehirden bir kampanya kağıdı kazanmışlardı ve iki ay su bedava oldu.

Neyse işte, o gün dersleri şehir sınıfında işledim. Çok hoş anlatmıştı hoca. Eve döndüğümde de anamların hiç haberi yoktu. Yavuz parayı o yüzden vermiş olmalıydı.

Birkaç gün daha girdim şehir sınıfına. Aradan geçen üç günden sonra Yavuz bir teneffüs beni sıkıştırdı ve arka tarafa götürdü kolumdan tutarak. Ne olduğunu sordum. Bana, "Sana gerçekten aşık oldum." dedi. Sonra yeniden kolumdan tuttu ve gülümseyerek beni parka götürdü. O gün ilk defa salıncağa bindim. Normalde anam babam izin vermezdi. Ancak o gün Yavuz bir plan hazırlamıştı. Güya onların evinde ders çalışacaktık ve güya o sınıftaki bir kızdı. Bunun için babama para bile vermişti. O gün de çok mutlu olmuştum. Çocuktum belki ama, aşk her türlü her yaşta güzeldi.

Bir ay boyunca sevgili olarak takıldık. Okuldaki herkes bildi ama Yavuz herkesi parası ile susturdu. Bana elbiseler aldı. Tabi onları evde giymedim. Okulda sakladım ve okula geldikçe giydim. Defterler aldı bana, basmalı kalem aldı. Çok mutlu etti beni. O kız ise hala ağlıyordu Yavuz'un peşinden.

Yine okul çıkışı parka gitmiş, salıncakta sallanıyorduk. O an o kız yanımıza geldi ve "Seni annene söyleyeceğim." dedi. Hemen sıçrayıp kızın kolundan tuttum. Kolunu öyle bir sıktım ki, kız bağıramadı bile. Ona, "Eğer bunu yaparsan, sen ve ailenin bırak bu köyde, şehirde bile rahatı olamaz." Kız kıs kıs güldü, "Sen mi yapacaksın bunu?" dedi. Ben ise o anda kızı yere serdim. Öyle bir bakış attım ki kıza, özür diledi benden. Yavuz da arkama geçti. Kızı kovdu. Kız korkak adımlarla yanımızdan ayrıldı. Söylemeye cesaret edemeyeceğini biliyordum çünkü ben ne yapar ne eder onu bir daha döverdim.

Birkaç ay daha sevgili kaldıktan sonra, Yavuz ve ailesi temelli şehre taşındılar. Çok ağır bir veda oldu ama yine de daha rahatlamış hissettim kendimi. En azından ailemden sakladığım bir şey yoktu ve bu sayede daha rahat hareket edecektim. Ama yine de çocukluk aşkım Yavuz'u özleyecektim.

Çocukluğumda bunlardan başka olayım olmadı. Hep çamaşır bulaşık yıkadım, yemek yaptım. Sıradan köy kızıydım. Yani en azından bu olaylardan sonraki seneye kadar. 12 yaşına kadar. O yaşımda elbette okuldan alındım. Ama bu, diğer yaşadıklarımın yanında bana pek koymadı.

O yıl, on ikinci yaşıma basar basmaz önce okuldan kaydımı almaya gittik. Babam, "Kız tarafı çok bilmese de olur." dedi bana. Şikayet etmedim ama yine de bir burukluk oluştu içimde. Öğrenmek hoş bir işti. Ama ne yaparsın, durdu o sene. Ondan acısı, babam ile birlikte bir başka köye gittik. Nedeni ise, babamın beni evermek istemesiydi. Bunu öğrenince yere çöktüm. Yalvardım babama, "Baba," dedim. "En azından üç beş yıl daha bekleyelim." Babam acımadı gözümün yaşına. Dinlemedi beni. "Üç beş yıl daha beklersek adam kalmaz memlekette. En fazla bir yıl. En fazla bir yıl beklerim." Başımı salladım babama. "Olur." dedim. Neyine olur dediğimin hiç ayırdında değildim ama olur dedim işte. Çaresizlik buydu işte. Asıl çaresizlik buydu.

Olur dedim ama hıçkırarak ağlamaya başladım. Tutamıyordum kendimi. Babam iki kolumdan tuttu, bir duvar başına koydu beni. Birkaç adım uzağıma oturdu. Sustu bekledi. Hiçbir şey söylemedi. Özür dilemiyordu, üzülmüyordu. Beni, gençliğimin baharında everiyordu ve şimdi ise öylece oturuyordu karşımda. Sanki çok uzun bir süreymiş gibi, en fazla bir yıl bekleyeceğini söylemişti. Ben zaten daha on iki yaşındaydım. Çok mu fark ederdi bir yıl? Çok mu fark ederdi on üçünde evlendirilmek?

Gelinlikleri çok severdim ama o gün, o gün küstüm onlara. Kefen gibi geliyorlardı artık gözüme. O gün ağladım. Gelinliğimi sevmeyeceğimi bağırdım içimden.

Anam kesin o evlendiğim gün örecekti iki yandan saçlarımı. Ben ise onlara öylece bakacaktım ağlamaktan morarmış gözlerimle. Hiçte utanmayacaklardı, emindim. Evleneceğim adamın otuz yaşında olduğunu, o ağladığım günün akşamı öğrendim. Babam onların yanında o kadar beyefendi, o kadar güler yüzlüydü ki, bana bağırışları geldi hep aklıma. Pazardan oyuncak bebek alsam bağırırdı, yemeğin tuzunu atmazsam bağırırdı, misafir gelince odamdan çıkmazsam bağırırdı. Çok basit şeylere bağıran bu adam, şimdi hemen karakter değiştirmişti. Bu da üzmüştü beni. Babam demek ki o kadar karaktersiz bir adamdı ki, hemen karakterini değiştirmişti. Çakma babam olmuştu.

O gün aklıma bir türkü takıldı. Kafamdan uydurduğum bir türkü:

Allı kız, allı kız

Saçları bağlı kız

Utanmaz mısın sen

Beni aşık etmekten

Benim aşkım dolmuş taşıyor

Dağlara bağlara varıyor

Sen gelmiş bana diyorsun

Anam kızar mahvolursun

Hiç olur mu be ballı yanaklım

Hiç olur mu boncuk gözlüm

Anan kızsa ben korurum

Koynuma alır saklarım

Sen ne merak ediyorsun

Anandan mı korkuyorsun

O zaman evlenemeyiz senle

Bunu mu istiyorsun

Bak allı kızım ballı kızım

Gözleri cennet kızım

Ben sana aşık olmuşum

Bırakmak yok bende kızım

Bu türküyü on yaşımda düşünmüştüm kafamdan. Sonra eski defterime yazmıştım. Öylece ezberime almıştım. Tatlı bir türküydü. Neden aşktan bahsettiği hakkında hiçbir fikrim yoktu ama o an aklıma gelmesinin nedeni belki de açıktı. Bana aşık olmayan bir adamın koynuna gidecektim ve bu adam o an bana, "Sana aşık olacağım." demişti. Ama biliyordum, bana aşık olmayacaktı çünkü o gün öyle tehditkar bakışlar attı ki bana, sanki içini okudum.

O gün bulunduğumuz ev bizimkinden daha yapılıydı. Belli, bunlar zengindi. Kesin yüklü başlık parası vereceklerdi bana. Babam onun için bunları seçmiş olmalıydı.

Evleneceğim adamın babası Osman Bey, "Bizim şehirde de üç apartımanımız var çok şükür. Bu evde zaten öylesine kalıyoruz. Yoksa, iki tane lüküs evimiz vardır." Babam gülerek, "Sizi daha önceden duymuştum zaten. Rize'nin sayılı adamlarının başındaymışsınız." Osman Bey, "E tabi. Sizin kız da güzel olmasa, almazdık zaten." Babam, "Güzeldir, güzeldir." dedi sırtımı okşayarak. O okşayış, yüreğime bir burukluk verdi. Ağlayasım geldi ama eğer ağlarsam döverdi beni babam. Çok iyi bildiğimden tuttum sıkıca gözyaşlarımı. Galiba hayatımın geri kalanında yapacağım tek şey de bu olacaktı.

Bölüm sonu

1 yorum