Hello hello canlarım naber?
Bende iyi işte neyse fazla uzatmayalım kitaba geçelim
-🦅-
Arasın anatımından
Maç bitmişti. Ter içindeydim, ciğerlerim yanıyordu ama kalbimdeki o ağırlık koşmakla, gol atmakla ya da Melih'le didişmekle geçecek gibi değildi. Melih yanımda arabaya binerken hala attığı son golü anlatıyordu. Onu duymuyordum bile. Zihnimde sadece tek bir görüntü vardı: Duygu'nun o bankta Savaş denen çocukla yan yana duruşu.
Melih'i eve bıraktıktan sonra iş yerine uğradım akşam olana kadar oradaki işleri hallettim ama vakit geldiğinde kendi evime girmedim. Arabayı park edip bizim o emektar parka, Duygu'yu dün gece salladığım o salıncağın uzağındaki banka oturdum. Bir sigara yaktım. Dumanı geceye savururken Melih'in akşam yemekte kurduğu o cümle kulaklarımda yankılandı: "Aras da Duygu'yu kardeşi gibi görüyor."
Acı bir gülümseme yayıldı yüzüme. Kardeş...
İnsan kardeşinin gözlerine bakarken nefesi kesilir miydi? İnsan kardeşi başka birinden bahsettiğinde dünyayı yakmak ister miydi? Melih benim can dostumdu, kardeşimden öteydi ama bilmediği bir şey vardı: Ben o "kardeşlik" sıfatını yıllardır bir zırh gibi kuşanmıştım. Duygu'ya yaklaşabilmek, onun yanında kalabilmek, o büyürken hep en yakınında durabilmek için seçtiğim en güvenli sığınaktı bu. Ama bugün o sığınak başıma yıkılmak üzereydi.
O Savaş denen herif... Duygu'nun o çocuktan nasıl bahsettiğini, gözlerindeki o saf umudu tabikide görüyodum ve her gördüğümde canım açıyordu.
Duygunun daha öncede sevgilisi olmuştu kimse bilmiyor sansada ben biliyordum... ama ikisinin arasına hiç girmedim çünkü Duygu mutluydu ve çocuk iyi birine benziyordu.
Duygu mutluysa bende mutluyum demiştim içimden her ne kadar yüreğimi kan ağlasa da... tabi sonra o şerefsiz benim peri kızımı hiç sevmedim diyerek ayrılmıştı yıkmıştı benim peri kızımı.
O günden sonra Duygu sevgili yapmadı ama bir gün o Savaş itini getirdi mahalleye akşam yemeği için, ona bakışlarından anladım ben Duygunun ondan hoşlandığını zaten ben onun bir göz kırpışından bütün kalbini anardım...
Savaşı eskiden bir ara onarın arkadaş gurubunda takıldım için tanıyodum çok ukala, burnu havada, ne istediğini bilmeyen, her gün kadınları bir kulanılmış mendil gibi çöpe atan biriydi Savaş.
Neden diye sordum içimden neden Duygu böyle bir tipe aşık olmuştu ki? Gözünün önündeki gerçekleri göremiyomiyomudu benim peri kızm...
Sigaramdan sert bir nefes daha çektim. Savaş... O herifi tanıdığım her saniye için kendimden tiksiniyordum. Onun gibilerin aşkı, bir vitrin oyuncağına heves etmekten farksızdır. Hevesi geçer, oyuncağı kırar ve bir kenara atar. Ama Duygu bir oyuncak değildi; o, bu mahallenin en hassas, en kırılgan çiçeğiydi.
Melih'in "kardeş" dediği o an, sanki biri göğsüme koca bir beton blok bırakmış gibi hissettim. Evet, Duygu'nun her düşüşünde elini tutan, dizindeki yarayı abisinden önce gören bendim. Ama o yaralar büyüdükçe, benim onlara bakışım da değişti.
Duygu'nun o eski sevgilisi... O çocuk gittiğinde Duygu günlerce odasından çıkmamıştı. Ben o kapının önünde saatlerce bekledim. Melih içeride ona teselli verirken, ben dışarıda o herifi parçalamamak için kendi ellerimi kanatana kadar sıktım. O zaman sustum çünkü Duygu gerçekten sevmişti. Ama Savaş farklıydı. Savaş, Duygu'nun kalbindeki o boşluğu istismar edecek, onu bir "geçiş süreci" olarak kullanacak türden bir akbabaydı.
Gözlerimi kapatıp o geceki sigara dumanının ardına saklandığımda, zihnim beni yıllar öncesine, o yaz akşamına götürdü. Herkesin "kardeş" dediği o bağı benim içimde koparan o ilk ana...
Duygu o zamanlar on sekizine yeni girmişti. Lise bitmiş, o meşhur sınav stresi geride kalmıştı. Mahallede ufak bir kutlama yapmıştık. Melih her zamanki gibi mangalın başındaydı, ben de ona yardım ediyordum. Duygu ise bahçedeki o erik ağacının altında, üzerinde uçuş uçuş beyaz bir elbiseyle oturuyordu.
Bir an durup ona bakmıştım. Sadece bakmıştım.
Daha önce binlerce kez gördüğüm o yüz, o an sanki ilk defa karşıma çıkmış gibiydi. Saçlarını kulağının arkasına itişi, Selenin yaptığı bir şakaya kahkahalarla gülüşü... O an zaman benim için yavaşlamış, mangalın cızırtısı, mahallenin gürültüsü silinip gitmişti. Sadece o vardı.
Yanına gitmiştim, elimde buz gibi bir içecekle. "Al bakalım peri kızı, çok yoruldun bugün," demiştim. Sesi her zamanki gibi cıvıl cıvıldı: "Sağ ol Aras abi, sen olmasan bu sınav sürecinde kesin kafayı yerdim."
O "abi" kelimesi ilk defa o gün bir bıçak gibi saplanmıştı göğsüme. Daha önce milyonlarca kez duyduğum o kelime, o akşam bütün kimliğimi zehirlemişti. Yüzüne bakarken içimden bir ses bağırmıştı: Hayır, ben senin abin değilim. Olmak da istemiyorum.
O akşam geç saatte herkes içeri çekildiğinde, Duygu kapının önündeki basamakta tek başına oturup gökyüzünü izliyordu. Yanına oturdum. Aramızda sadece birkaç santim vardı ama bana koca bir okyanus gibi geliyordu.
"Aras abi," demişti fısıltıyla, gözlerini kırpıştırarak bana bakarken. "Sence ben de bir gün şu yıldızlar kadar parlak ve özgür hissedebilecek miyim? Mühendislik falan diyoruz ama... Bazen korkuyorum işte."
Ona bakarken, onun korkularının benim cesaretim olduğunu düşündüm. "Sen zaten parlıyorsun Duygu," dedim sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Farkında değilsin ama senin olduğun her yer aydınlanıyor. Sınavlar, puanlar... Onlar sadece birer rakam. Senin ışığını söndüremezler."
Bana öyle bir gülümsemişti ki, o an hayatımda ilk defa birine dokunmadan sarılmanın ne demek olduğunu anlamıştım. Elini kaldırıp hafifçe omzuma koymuş, "İyi ki varsın be Aras abi, abimden farkın yok vallahi," demişti.
O gece o basamakta oturduğumuz o birkaç dakika, benim için bir ömür gibiydi. O içeri girip kapıyı kapattığında, ben o basamakta bir başıma, sırtımda "abi" yüküyle kalakalmıştım. O gece kendime bir söz vermiştim: O kimi severse sevsin, kiminle mutlu olursa olsun, ben gölgesi olacaktım. Onu kırmalarına, ışığını söndürmelerine asla izin vermeyecektim.
Sigaramın izmariti parmaklarımı yakınca düşüncelerimden sıyrıldım. O yaz gecesinin üzerinden yıllar geçmişti ama Duygu hala o geceki kadar masum, bense hala o geceki kadar suskundum.
Ama şimdi Savaş vardı. O eski sevgilisi gibi değildi bu çocuk. Savaş'ın gözlerindeki o 'avcı' bakışını tanıyordum ben. Duygu'nun heyecanını, o platonik çırpınışlarını gördükçe içim çekiliyordu. Savaş ona her baktığında, sanki benim en değerli varlığımı kirletiyormuş gibi geliyordu.
Ayağa kalktım, parkın sessizliğinde adımlarım yankılanıyordu. Evlerinin önüne geldim, o her zamanki pencereye baktım. Işığı sönmüştü. Uyuyor muydu acaba? Yoksa o da benim gibi yatağında dönüp duruyor, o sarı kafalı herifin Neslihan için döktüğü sahte gözyaşlarını mı düşünüyordu?
"Seni ona bırakmayacağım peri kızı," diye mırıldandım karanlığa doğru. "Senin o güzel kalbinin, bir başkasının tesellisi olmasına izin vermeyeceğim. Gerekirse kötü adam ben olurum, gerekirse o 'abi' maskesini parçalarım ama seni o karanlığa itmem."
Cebimdeki telefon titredi. Melih'ten bir mesajdı: "Oğlum bizimkiler yarın yarın için mangal planı yaptı, Selen'le Duygu tutturdu Aras gelmezse tadı çıkmaz diye. Geliyorsun değil mi?"
Acı bir gülümseme oturdu yüzüme. Gelmez miydim? Onun olduğu, nefes aldığı her yere giderdim.
🦅
Bu bölüm de biraz kısa oldu kusura bakmayın
Aras karekterinin bakış açısından anatılan kısımları sevdiniz mi?
Bir sonraki bölümde baya olaylar olacak şimdiden hazırlık yapın