İçeriğe geç

Görev

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Görev

Bölüm 1

-GİRİŞ BÖLÜMÜ-

Birkaç metre ötemde oturan adamı incelemeye başladım. Alnından boncuk boncuk terler akıyordu. Kömür siyahı saçları, terden anlına yapışmıştı. 45 yaşlarının sonlarındaydı. Ve az sonra işlemiş olduğu cinayetten dolayı yargılanacaktı.

Dosyasını bende incelemiştim. Adamın adı Murat Yüksel idi. Başarılı bir iş adamıydı. Aynı zamanda başarısı için her şeyi yapabilecek bir adamdı.

Başarısı, onun gözünü kör etmişti.

Şirketin yüzde ellisi Murat Bey'e aitti, diğer yarısı ise Necat Ağaoğlu'na aitti. 20 Eylül gecesi Necat Bey saatler 21.06'yı gösterirken, şirketin bodrum katında ölü bulunmuştu.

Kamera kayıtlarından hiçbir şey bulunamamış olsa da, uzun incelemeler sonucunda bodrum katındaki bir çöp konteynerinde silah bulunmuştu ve bu silahın üzerindeki parmak izleri ise tahmin ettiğimiz gibi Murat Bey'e aitti.

Elimizde deliller olmasına rağmen Murat Bey üzerine iftira atıldığını ve kendisinin o gece evde olduğunu iddia ediyordu

Hâkimin mahkeme salonuna girmesiyle düşüncelerim yarıda kesilmişti.

Dün ki görünümünün aksine bugün çok resmi ve ciddi görünüyordu.

Kimsenin engel olamadığı, kendince adaleti sağlamaya çalışan, insanların hayatlarıyla oynayan hâkim.

Gerçek yüzünü görmek bugüne nasipmiş...

Pars Altan, kendisi öyle bir psikopat ki karşı karşıya gelmek bile istemezdiniz. Girdiği her mahkemede adaleti sağlayayım derken suç işleyen bir adamdı kendisi.

Kısacası size şöyle anlatayım. Bu canavar, sözde "çözdüğü" her davada, dava salonunda eğer sorulan sorulara kişi yalan cevap verirse, kadın, adam, çocuk fark etmeksizin çekip alnının çatından vuruyordu.

Evet evet, yanlış duymadınız. Pars Altan, öncesinde de dediğim gibi kendi adaletini sağlamak için Altan Mahkeme Salonu'nu kurdurttu. Bu mahkeme salonunun diğerlerinden farkı ise, Pars bu salona öyle bir düzenek kurdurtmuştu ki. Suçlunun kalp atışlarından, nefes alıp verişinden, el, hal ve hareketlerinden yalan söyleyip söylemediğini anlıyordu.

İşler böyle olunca da Murat Bey ya gerçeği söyleyip hapise girecekti, ya da inkar edip ölecekti...

Hem konuşulanları dinleyip hem de siyah postacı şapkamın ve eğik başımın altından Pars'ı incelemeye çalışıyordum.

Dün açık vermemek için Pars'ın suratına bakmamıştım ama şimdi o beni göremediğine göre rahat bir şekilde inceleyebilirdim.

Karakolda bana bahsettikleri kadarıyla, 27 yaşında 1.97 boyunda kumral rengi saçıyla ve griyle karışık mavi gözleriyle oldukça sıradan bir insandı. Ben zaten bu bilgilerin kesinliğini dün test etmiştim. Mesleğini yaparken ki ciddiliğinin aksine ailesiyle ve arkadaşlarıyla oldukça kibar ve eğlenceli biriydi.

Pars'ı incelemeyi bırakıp, konuya odaklanmaya çalıştım.

Mahkemeye gelmeden önce kimse Murat Bey'in akrabalarına hiçbir şey anlatmadığından olsa gerek herkes rahattı fakat Pars gelip sürecin nasıl işlediğini anlattığında ortamda haddinden fazla bir gerginlik oluşmuştu. Avukatlardan tutun savcıya kadar, herkes çok gergindi. Sanığın yakınlarını saymıyorum bile.

Gerçi böyle bir ortamda ve bu şartlar altında gerilmemek mümkün bile değildi.

Her şeyi bırakıp pür dikkat davayı izlemeye başladım.

Pars Murat Bey'e sürekli Necat Bey'i onun mu öldürüp öldürmediğini sorarken, Murat Bey ise cevap vermemekte ısrarcı gibi gözüküyordu.

"Sayın Murat Yüksel. Anlattıklarımı idrak ettiğinizi ve cevap vermeniz gerektiğini düşünüyorum. Gerilecek bir şey yok. Yapmanız gereken tek şey doğruları söylemek. Ki dosyanızda Necat Bey'i ben öldürmedim demişsiniz. O halde sorduğum soru sizi bu kadar germemeli değil mi?" Dedi.

Pars gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı ve tekrardan konuşmak için gözlerini açtı. Sinirlendiği belli olsa da sesinin tonunu yumuşak tutmaya çalıştığı belliydi.

"Tekrar soruyorum. Murat Bey, Necat Ağaoğlu'nu siz mi öldürdünüz?"

İçimden doğruyu söylesin diye dualar ettim. Belki bir ihtimal hapishanede geçirdiği zaman boyunca aklı başına gelir, yaptığının ne kadar kötü bir şey olduğunu anlardı ama yalan söylerse, sonu Necat Bey'den farksız olacaktı...

Herkes nefesini tutmuş Murat Bey'in cevabını beklerken, yanımda oluşan kıpırdaşmaları görebiliyordum.

Mahkûm tam ağızını açmış konuşacakken sol tarafımdaki haraketlilik iyice arttı ve biri ayağı kalkıp hızlı adımlarla önümden geçip, sağ tarafımdaki koltuklara yöneldi.

Ben daha adamın ne yapacağını idrak edememişken. 2 kişi birbirine bağırmaya başlamıştı bile.

Bu adamlar ya canlarına susamışlardı ya da aptallardı. Çünkü mahkeme salonunda bağırıp kavga ettikleri yetmezmiş gibi birde az sonra birbirlerine dalacaklardı.

Eşleri olduğunu anladığım iki kadın daha olaya dâhil olmuştu ama kimse kavgayı bitiremiyordu. Pardon da, şuan Pars'ın bu kargaşaya bir son vermesi gerekirken niye bir şey yapmıyordu. En son kalkıp ben durdurmaya çalışacaktım ki hiç beklemediğim bir şey oldu...

Arkası bana doğru dönük olan adam birden karşısındaki adama tokat attı. Herkes şok olmuş bir şekilde ne olacağını beklerken, bu sefer diğer adam arkası bana doğru dönük olan adama tokat attı.

Anın şokundan mı, ortamın gerginliğinden mi, yoksa içinde olduğum durumun komikliğinden mi bilemiyorum ama ağızımdan küçük bir kıkırtı kaçmıştı. Kimsenin yüzümü görmemesi için, suratımın yarısını kamufle eden postacı şapkamı ve başımı biraz daha yere eğdim. Tanrım lütfen kimse duymamış olsun, ufak bir sessizlik olduktan sonra gürültü yine başlamıştı ki, işte o an ilk defa onun sesini, bu kadar sinirli ve kızgın duymuştum.

"Sessizlik! Dingo'nun ahırı mı burası! Kendinize gelin. Burası öyle kavga edip bağırabileceğiniz bir yer değil. Sinirlerinize ve ses tonunuza sahip çıkın, yoksa işi polislere bırakacağım."

Burada benden başka polis mi vardı?

Pars'ın sesi odada yankı yaparken adamlar hızlı adımlarla yerlerine geçmişlerdi. Başımı fark edilmeyecek şekilde, çok az yukarı kaldırdım ve olanları izlemeye devam ettim.

Pars'ın grileri yine Murat Bey'i bulmuştu. Adam gerginlikten omurgasını dikleştirdi ve elleriyle oynamaya başladı.

Pars, sabreder gibi içine derin bir nefes çekti ve sakin bir tonda konuşmaya başladı.

"Evet, gerçekten son kez soruyorum. Murat Yüksel, Necat Ağaoğlu'nu siz mi öldürdünüz?"

Murat Bey'in doğruyu söylemesi için, içimden dualar ediyordum. Tanrım lütfen doğruyu söylesin.

Lütfen doğruyu söylesin!

Lütfen!

Lütfen!

Uzun bir sessizlikten sonra mahkeme salonunu, hiç duymak istemeyeceğim, keşke hiç konuşmasaydı dediğim adamın, o titrek ve korku dolu sesi doldurdu...

"H-hayır, Necat Ağaoğlu'nu ben öldürmedim."

Gözlerimi sımsıkı yumdum ve olacakları bekledim. Normalde bir polis olarak bu olayların zaten ana merkezindeydim fakat bu adam insanı geriyordu. Hem bu yaptığı ne yasaldı ne adaletliydi.

Adaleti sağlamak ona kalmamıştı. Öldürdüğü insanlardan daha fazla suçluydu.

Ne farkı var şimdi Murat Bey ile Pars Altan'ın.

Ben bir fark göremiyorum...

Bunu yapmaya hakkı yoktu.

Ve işte o ses, kulakları çınlatan silah sesi. Kurşunun silahtan çıkması, adamın kafasına girmesi, bağırışımalar, adamın ölü bedeninin yere yığılması ve ağlamalar.

Bunlar olurken aynı anda da içimi paramparça eden o sesi duydum.

Küçük bir kız çocuğunun 'baba' diye bağırması. Küçük kıza baktığımda, annesi gitmesini engellemek için minik bedenini kolları arasına almıştı. Minik gözleri kıpkırmızı olmuştu ve durmaksızın göz yaşı akıtıyordu. Onun o görüntüsü boğazımda yutkunsam da gitmeyecek olan yumruyu gün yüzüne çıkartmıştı.

Hafif gözlerim dolduğundan ve daha fazla bu görüntülere dayanabileceğimi sanmadığımdan yavaşça ayağa kalktım ve dikkat çekmemeye çalışarak salonu terk ettim.

Koridorda yürürken de şunları düşündüm. Nasıl olurda kimse bu adamı durduramaz. Nasıl olurda hiç bir polis bu davayı çözemez.

Nasıl olurda hiç kimse bu adamı öldüremez.

Herkesin iyiliği için. Herkesin geleceği için. Belki de o küçük kız çocuğu gibi diğer bir sürü kız veya erkek çocuklarının üzülmemesi için. Suçlu veya masum, Pars biraz daha kendi kafasına göre birilerini öldürmeden onu durdurmalıydım.

Ne olursa olsun bu görevi tamamlamalıydım. Bu görev bana verildi ve ben bunu yapacaktım.

Ben Arya Demirkan ve bu görevi tamamlayıp onu kendi ellerimle öldürecektim.

|BÖLÜM SONU|

1103 Kelime.

10 Sayfa.

Bölüm sonu

2 yorum