(Eva 5 yaşındayken)
Sessizce hıçkırdı bir kez daha genç kadın, kısacık hayatının son anlarını yaşıyor gibiydi. Ayakları artık vücudunu taşıyamıyordu. Gözyaşlarını silmek için bile kaldıramadığı dermansız ellerinde, zerre kadar güç kalmamıştı.
Buğulu gözleri, kendi kanıyla boyanmış abajur rengi duvarda sabit bir noktada takılı kaldı. Tıpkı ölüm fermanını bekleyen mahkumlar gibi bekliyordu..
''Yalvarırım yapma.'' diye fısıldadı.
Sesi bir kurşun gibi göğe saplandı. Ona bir adım yaklaşıp dibinde biten adam, buz gibi elleriyle kadının saçlarını kavradı.
Genç kadından acı dolu bir çığlık duyana kadar bırakmadı. Kadın, adamın son darbesiyle tamamen yere serilmişti. Etrafı göremiyordu, her şey bulanıktı, her şey dönüyordu.
Duyduğu son ses, ''Fazla merak iyi değildir, sevgilim!'' diye bağıran kocasının sesi oldu.
Gözleri kapandı ve vücudu yavaş yavaş soğumaya başladı. Kim bilir bu sefer ki kimdi, kimi, kimsesi, ailesi var mıydı?
Olanları uzaktan izleyen küçük kız korkuyla yutkundu. Küçük elini çığlık atmamak için ağzına bastırdı ve geriye çekildi. Babası sevecen bir baba olmaktan uzak, kendi şahsına münhasır gizemli herifin tekiydi ve tek başına anlam veremediği karanlık işlerin döndüğü bu evde korkuyordu.
Yerde yatan kadının öz annesi olduğundan habersiz koşarak oradan uzaklaştı. Ardına bile bakmadan malikaneye girdi. Hapsolduğu o güvenlik yığınındayken kendini çok daha güvensiz hissederek odasına kapandı ve başını yorganın altına gizledi.
Her geçen gün büyüyordu ve büyümek onu daha çok korkutur olmuştu. Babası gibi olmaktan, kan kokusuyla yaşamaktan ölesiye korkuyordu.
Küçük bedeni yorganın altında korkuyla titrerken yorgan birden üzerinden çekildi ve babası kanlı elleriyle ona yaklaştı.
Sert, kabuslarındaki dev canavarı andıran duygusuz sesiyle küçük kıza,"Eva!" Diye bağırdı.
Eva'nın korkudan nutku tutulmuştu. Hızla inip kalkan göğsünü tuttu ve görüşü bulanıklaşırken kulaklarında babasının çirkin kahkahası yankılandı.
Kahkahası bittiğinde kızın yanına yaklaştı.
"Üzgünüm bebeğim, üzgünüm bunların hepsi kötü bir rüya. Bunları birilerine anlatma, deli olduğunu düşünürler ve daha da önemlisi güzel kızım eğer anneni görmek istiyorsan susmayı bileceksin. Anlaştık mı, annen küçük kızının deli olduğunu öğrenirse asla bize geri dönmez." dedi.
Annesi mi? Deli gibi merak ediyordu onu. Annesini bu yaşına kadar hiç görmemişti. Islak kirpiklerini kırpıştırarak baktı karşısındaki takım elbiseli korkunç adama.
Babası sonunda kıza, "Eva, yeter midemi bulandırıyorsun, kes artık ağlamayı sana ağlamanın hiçbir şeyi düzeltemeyeceğini daha kaç kere söyleyeceğim!" Diye bağırdı.
Titreyerek ağlayan kızına yaklaştı ve kanlı elleriyle çenesini tutup kendine çevirdi.
"Ve ben konuşurken yüzüme bakacakdın Eva bir daha uyarmayacağım." diye ekledi.
Gözleri, babasının elinden pijamalarına sızan kan damlacıklarına takılı kalmıştı.
"Korkak olma, sen koskoca Arslan Bey'in biricik kızısın Eva! Bana bak, güçlü olacaksın, zayıflığı bırak. Kan kokusuna aşina ol, bir gün sen de seveceksin, inan."
Titriyordu. Kan kokusu burnuna doldukça midesi bulanıyordu. Babasının çenesini sımsıkı tutan ellerinden kurtulmak istedi. Ama kalbi korkudan depar atmışken hareket etmeye cesaret edemezdi.
"Her neyse, sana çok yakında anneni getireceğim ve sen de annenin o depoda gördüğün kötü rüyaya kurban gitmemesi için o güzel dudaklarına bir fermuar çekeceksin güzelim, anladın mı?" dedi.
Fermuar mı, o nasıl olacaktı? Babasına anlamamış gibi baktı. Oysa ki onun o karanlık gözlerindeki öfkeyi görmekten hep korkardı.
"Aptal kızım, aptal küçük kızım! Yaşamanı istiyorum, bir aptal da olsan büyümeni istiyorum, bana yaşamayı hak ettiğini göster!" Dedi.
Babasının öfkeli sesi kulaklarında çınladı. Ona neden kızıyordu? Neden ona aptal diyordu?
Ona anlamsızca bakan kızının gözlerinden bir damla yaş daha kurtulup boynuna düştü. Babası bunun üzerine başparmaklarıyla kızının gözyaşlarını sildi ve ardından korkudan titremesine aldırış etmeden kanlı parmaklarını boynunda gezdirdi.
"Annene benziyorsun biliyor musun, bu beni deli ediyor ama gittikçe annene benziyorsun Eva." dedi.
Gözleri yaşlarla dolmuştu. Annesine mi benziyordu? Neden annesine benziyordu? Çocuklar anne ve babalarına benzemek zorunda mıydı?
Kızı bırakıp hızlıca yerinden doğruldu. Dolu gözlerini sertçe ceketinin koluna sildi ve kıza işaret parmağını sallayarak, "Eğer uslu bir kız olursan ve babanı kızdırmazsan sana anneni getireceğim hepsi bu." dedi.
Küçük kız kafa salladı. Oysaki annesinin cansız bedeni diğerleri gibi babasının sadık adamları tarafından çoktan yok edilmişti.
Tek suçu yanlış adamla karşılaşmak olan kadın geride doğumundan sonra bir kez bile göremediği, emziremediği, ilk adımlarına şahit olamadığı, kokusunu içine doya doya çekemediği 5 yaşında küçük bir kız bırakmıştı.
Ve ondan geriye sadece Eva'nın tıpatıp onu andıran suratı kaldı.
(Eva 7 yaşındayken)
Yağmur bulutları şehrin etrafını sarıp sarmalamışken küçük kızın yanaklarından aşağıya bir damla yaş süzüldü. Karanlığın ortasında tek başınaydı. Hareket etmek istedi fakat ayakları ona itaat etmeyi reddetti.
Üzerinde kırmızı, ekoseli uzun bir elbise olduğu halde rüzgâr koyu kahverengi, kıvırcık saçlarının arasında ahenkle dans ediyordu. Karanlığın ucunda beyaz bir ışık vardı. Oraya koşmak, bu içini saran tarifsiz duygulardan kurtulmak arzusuyla yanıp tutuştu.
Rüzgâr açıkta kalan tenine ürperti veriyor yağan yağmurun serinliğini ta içinde hissediyordu.
Sanki farklı bir dünyadaydı ve yaşadığı dünyanın parlak renklerine bir daha dönemeyecek gibi bir his gelip kalbinin orta yerine çökmüştü.
Etrafına bakındı ama nerede olduğunu anlamasını sağlayacak hiçbir işaret yoktu. Gece mi, yoksa gündüz mü olduğunu anlamak bile mümkün değildi. Neden her şeyin bu kadar karanlık ve bulanık göründüğünü çözemedi.
Sanki gözlerinin önüne bir sis perdesi inmişti. Etrafında kımıldanan yaratıklar göz hizasına düştü. Yaratıkların hareketleri nedense onu korkutmuyordu. Asıl korktuğu bulunduğu yerdeki sağır edici sessizlikti.
Hayatın renkleri kaybolmuş yerini ölümün grisi almıştı. İçini inanılmaz bir korku kapladı. Dalga dalga kalp atışlarını hissediyordu. Sonra birden etraf aydınlandı. Kara bulutların arasında bir güneş peyda oldu.
İçini saran hüzün bulutu hızla dağılmıştı. Gülümsedi. Artık hareket edebiliyordu.
Elbisesinin aşağıya çekildiğini fark etti. Kafasını yere çevirdiğinde kendisi gibi koyu renk saçları olan yeşil gözlü bir oğlan çocuğu ile göz göze geldi.
Çocuk bakışlarını yüzünde gezdirerek ona, ''Anne.'' dedi.
Etrafına bakındı. Şirin peltek konuşması ile annesini arayan oğlan çocuğuna doğru eğildi.
Ondan bakışlarını bir an bile ayırmayan bu güzel çocuğa, ''Neredeymiş senin annen?'' diye sordu.
Çocuk elini kaldırıp karşılarındaki aynayı gösterdi. Oysaki Eva, o aynanın daha önce orada olmadığına emindi.
Yine de çocuğa yardım etmek istedi. Ona elini uzattı ve diğer eliyle de boyuna oldukça büyük gelen elbisenin eteğini kavradı.
Çocuğun eli eline değdiği an kalbi yerinden çıkacakmış gibi hızlı atmaya başlamıştı. İçinden bir ses çocuktan hemen kaçması gerektiğini söylüyordu. Gözleri tuhaf bir giyinişi olan çocuğu süzdü.
Kahverenginin en koyu tonuydu saçları, gözleri İrlanda Denizi gibi yeşilin farklı bir tonunu barındırıyordu.
Bu gözleri bir yerden tanıyordu.
Üzerinde beyaz, kız çocuklarının giyeceği tarzda bir elbise vardı. Sanki bu dünyaya ait değil gibiydi. Çocuk elini tutmuş onu aynaya doğru sürüklüyordu. Ayakları çocuğun ardından giderken iç sesi ona kaç, diye fısıldadı
Kaç diyordu. Israrla kaç diyordu.
Neden, kimden kaçacaktı? Küçücük bir çocuk ne yapabilirdi ona?
Tam aynanın önüne geldiklerinde çocuk elini bıraktı. Ayna odasındaki boy aynasının ta kendisiydi. Fakat aynada gördüğü yansıma ile çığlık attı. Babasıydı!
Babası kanlı elleriyle ona doğru yürüyordu. Nefesi kesildi. Birden Küçüldü ve üzerindeki elbisenin içinde boğulmaya başladı.
"Baba!" Diye bağırdı.
Geliyordu, küçük küçücük kalmış kızın üzerine geliyordu. Korkuyordu.
Ölmekten, babasının o depoda işkence ettiği insanlar gibi günün birinde can vermekten ölesiye korkuyordu.
''Kızım, uyan. Eva uyan, rüya görüyorsun.''
Uyandığında annesinin kollarındaydı. Annesi terden sırılsıklam olmuş saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı.
"Kızım, iyi misin?'' diye sordu.
Gözlerini annesinin melodik sesiyle araladığında boğazı acıyordu. Attığı çığlığı anımsadı ve ''Su.'' diye fısıldadı. Kadının uzattığı bardağı güçlükle tuttu.
Hissettiği korku kızda adrenalin patlamasına neden olmuş ve henüz etkisinden çıkamamıştı.
Sudan birkaç yudum içip bardağı annesinin eline geri tutuşturdu. Ardından yataktan doğruldu. Kendini nedensizce güvensiz hissediyor ve bir daha yatağına dönmek istemiyordu.
Odasındaki boy aynasına bakmaktan kaçınarak kafasını annesine çevirdi.
''Çok korktum.''dedi.
Hala aynada gördüğü babasının yansıması gözünde canlanırken kalp atışları düzene girmiyordu.
Bir an her şeyi annesine anlatmayı düşündü. Ama bundan çabucak vazgeçti.
Babası annesini öldürürdü. Çünkü eğer bunları bir başkasına anlatırsa ona bu evdeki herkesi tek tek geberteceğini ve onun da her şeye şahit olup annesi gibi delireceğini söylemişti.
Annesi deli miydi? Hiç de deli gibi görünmüyordu.
Gerçi babasını sevmiyordu, bunu babasına olan mesafeli hareketlerinden anlayabiliyordu. Bakışlarını hızla annesinden kaçırdı. Annesini ağzını tutamadığı için kaybetmek istemiyordu.
Annesi kızının terden sırılsıklam alnına bir öpücük kondurdu.
''Geçti meleğim.'' Dedi ve sıkıca sarıldı kızına.
Ellerini kızın kıvırcık buklelerine doladı ve onunla birlikte yatağa uzandı.
''Hadi, uyu güzelim daha sabaha daha çok var." dedi.
Keşke gerçek annesi olsaydı. Keşke onun kızı olsaydı Eva. Ama değildi. Eva'nın annesi ölmüştü.
O Eva'nın teyzesiydi. Kendini Eva'ya adamış ona annesi gibi bakmaya başlamıştı. Babası olacak o herif Eva'ya bakması için onu bu eve hapsettiğinde Eva daha 5 yaşında melekti. Hiçbir şeyden haberi yoktu. Korkuyordu. Babasından annesini korumaya çalıştığını düşünüyordu. Annesini tanımıyordu ve teyzesi de el mecbur babası olacak o herifin zoruyla kendini ona annesi olarak tanıtmıştı.
Ayrıca, 2 yıl önce kendine verdiği sözü tutmuştu. Eva şimdi neredeyse 7 yaşına girmişti. Annesi gibi koyu renk kıvırcık saçları, kahverenginin en koyu tonunu içine hapsetmiş iri gözleri vardı.
Onu bir kez daha öptü ve gözyaşlarını içine akıttı. Nasıl da benziyordu annesine. Onu her gördüğünde, o billur sesiyle her şarkılar söylediğinde ona yitirdiği kardeşini hatırlatıyordu.
Çok güzeldi, kara gözlerine ilmek ilmek işlenmişti sanki uzun kıvrak kirpikleri. Gülüşü, ses tonu, hayalperestliği ile annesine sadece fenotipte benzemiyordu.
Annesi gibi müziğe ilgisi vardı. 5 yaşından beri piyano çalıyor, keman dersleri alıyor, henüz Türkiye'deki adıyla Kader Hanım'ın ismini bile bilmediği karmakarışık nota dizelerine baka baka kendi kendine besteler yaptığını iddia ediyordu.
Kıvrak bir zekası vardı. Fakat bir o kadar da narindi. Hissediyor muydu acaba, ona her baktığında ağlamamak için kendi kendine kızdığını, anlıyor muydu?
''Gözün arkada kalmasın kardeşim, kızını yalnız bırakmayacağım, onu babasından ölene dek koruyacağım." diye fısıldadı.
Kardeşinin gittiği yerden onu duyduğunu bir yerlerde onları izlediğini düşünüyordu.
Eva Arslan! Annesinin kaderinden kaçmak istiyor muydu, kaderi onu annesinin sonuna doğru yönlendirirken teyzesi onu kurtarabilecek miydi?
Küçük kız her şeyden habersiz annesi zannettiği teyzesinin yanında uyurken, büyüdüğünde yüce bir görevin parçası olacaktı. İstese de istemese de. Babası onun kaderini çoktan elleriyle yazmıştı.
Ve bu kader ağlarını dağıtmak teyzesi gibi masum insanların harcı değildi. Hem teyzesi belki de bu uğurda öleceğini bilse Eva'yı babasından kaçırmak için kendini ateşe atmazdı.
Ama olan olmuş teyzesi de annesi gibi can vermişti. Hem de Eva'yı korumak uğruna. Eva annesi zannettiği teyzesini kaybettiğinde kaybetmenin kaderi olduğunu kabullenmişti. Belki de bu yüzden kaybetmekten korkmaz olmuştu.
Babası onu sürekli antidepresan ilaçlarıyla besliyor ve beynini uyuşturuyordu. Çünkü eğer Eva, yaptıklarını birine anlatacak olursa onu öldürmek zorunda kalacaktı. Ve şüphesiz büyüdükçe annesi gibi konuşan, annesi gibi davranan ve sanki annesinin bir kopyasıymış gibi büyüyen kızını kaybetmek istemiyordu.
Öyle veya böyle, Eva yaşayacaktı. Son zamanlarda yurt dışında uzmanlık eğitimi almış bir beyin cerrahıyla görüşüyor ve onu etkisi altına alacağı günü bekliyordu.
Bu korkuyla yaşamak zorunda değildi ve bu sefer Eva için antidepresan ilaçlarından çok daha mantıklı bir çözüm yolu bulmuştu. Ve hemen hemen kesin sonuçları olan bir çözüm yoluydu bu. Eva kendisine dair her şeyi unutacaktı. Yani, hemen hemen her şeyi.
Kız zaten sürekli uykuyla uyanıklık arasında gidip gelmekten çocukken yaşadığı her şeyi rüya zannediyordu. Ne komik. Oysaki isminden çok general lakabını kullanan Arslan Bey, kızının da kendisi gibi vahşi genlere sahip olmasını isterdi.
Temmuz, Hastane: Yoğun Bakım Ünitesi,
"Bir dakika, bir dakika siz ne diyorsunuz Doktor Bey?!"
Sarışın, ela gözlü kadın yoğun bakım ünitesinin önündeki kalabalığı aşıp doktorun karşısına dikildi.
"Ne dediğim gayet açık hanımefendi. Sizi anlıyorum, arkadaşınızın durumu hakkında endişeleriniz var. Fakat lütfen siz de beni anlayın, sizi içeriye almam imkansız burası bir yoğun bakım. Üstelik Eva Hanım, yakın geçmişini tamamen yitirmiş durumda. Sizi tanımayacaktır. Onu ilk günden bu kadar yormanıza müsaade edemem."
"Saçmalamayın, bizi unutması imkansız. Biz arkadaşıyız, aynı birimde çalışıyoruz!"
Sarışın kadın yüzünde acı dolu bir ifade olduğu halde doktora kaşlarını çattı.
"Yalan söylüyorsunuz. Bizi sırf babası bizimle görüşmesini istemediği için gönderiyorsunuz, ama söyleyin o herife arkadaşımı asla burada bırakmayacağım!" diye bağırdı.
Kalabalıktan sıyrılan uzun boylu esmer adam, sarışın ela gözlü kadını kendine çekti ve sakin bir sesle, "Tamam hayatım, sakin ol. Eva biraz kendine gelsin onu görmeye yeniden geliriz, doktor bey Haklı şimdi burada olay çıkarmayalım." Dedi.
Kahverengi gözlerini doktora dikmişti. Karısını gerisinde bıraktı ve doktora tehditkâr bir sesle, "Şimdi gidiyoruz ama geri geleceğiz, bundan hiç şüpheniz olmasın." Dedi.
Eva'nın ameliyat geçirdiğini yeni öğrenmişler ve soluğu hastanede almışlardı. Tanıdığı en güçlü kadındı Eva. Elbette ki babasına boyun eğmeyecek, sırf babası istiyor diye tayinini İstanbul'a çektirmeyecekti.
Doktora öldürücü bakışlar atmayı sürdürdü. Bu oyunu bozacaktı. Babası olacak o sahtekârın bir kez daha bildikleri yüzünden kızına zarar vermesine izin vermeyecekti.
Gözleri dolu dolu olduğu halde öfkeden gözü dönmüş karısına döndü. Kadın delirmiş gibiydi.
"Erdem görmüyor musun, zorla tutuyorlar onu. Neden hala sakin olması gereken ben oluyorum, Eva kötü durumda onu buradan kurtarmak zorundayız tamam mı, onu asla burada bırakmam!
Babası onu öldürür, anlıyor musun, eğer Eva'nın her şeyi bildiğini öğrenirse onu gözünü bile kırpmadan öldürür. Eva'ya bunu borçluyuz. Onu kurtarmak zorundayız, benden sakin olmamı falan isteme!" Dedi.
Ulu orta konuşulacak şeyler değildi bunlar. Sinirden titreyen kadını kalabalıktan uzakça bir köşeye çekti ve "Sakinleş." Dedi.
"Biliyorum, her şeyi biliyorum ama Eva kendinde bile değil. Onu bu halde buradan kurtaramayız. Bu delilik, ölebilir, yeni ameliyat olmuş, sabredelim. Burada kalırız, bir otel bulurum uyanana dek İzmir'e dönmeyiz." diye konuştu.
"Yalan!" Diye bağırdı kız. Ardından sinirli sinirli, "Allah aşkına Eva'nın hiçbir şeyi yoktu. Bu da bir oyun, neyi bekleyeceğiz Erdem, o odada kim bilir ne yapıyorlar o kıza. Gitmeyelim, buradan ayrılmayalım, polisi arayalım. İzmir'de polis olduğumuzu arkadaşımızın buraya zorla getirildiğini söyleyelim. Eva'yı o herifin elinden kurtaralım!" dedi.
Göz çevresi kıpkırmızı kesilmişti. Etrafındaki kuru kalabalığın onları izlediğini fark ettiğinde kıza, "Dinle, tamam haklı olabilirsin ama eğer ameliyat olduğu doğruysa onu kaybederiz.
Ortalığın durulmasını bekleyeceğiz. Hemşirelerden birini bunun için tutalım. Paraysa para, ne pahasına olursa olsun bize haber uçurmasını sağlayalım.
Sonra gelip onu buradan alırız. Söz veriyorum, ama lütfen sen kendine hakim ol. O herifi bu şekilde üzerimize çekmek dışında bir şey yapmazsın, sabredelim Eva'nın kendine gelmesini bekleyelim.'' diye fısıldadı.
Sanki karısı onu duymuyor gibiydi. Öfkeyle yine, "Korkak herif, canına okuyacağım onun. Eva'ya bir daha zarar vermesine izin vermeyeceğim." diye konuştu.
"Ben de izin vermeyeceğim. Merak etme bir daha onu bizden çekip almasına izin vermeyeceğiz!" diye ona destek çıktı ve karısına sıkıca sarıldı.
Kadın, gözyaşları içinde, "Çok korkuyorum ya ona bir şey olursa, ya başaramazsak?" dedi. Kadını kendinden ayırdı ve gözyaşlarını başparmağıyla silip kararlı bir sesle, "Olmayacak, başaracağız, onu buradan kurtaracağız, davayı açacağız her şey hazır merak etme hiçbir şey bizi yolumuzdan döndüremeyecek o herifin ipliğini pazara çıkaracağız az kaldı, sabret." dedi.
Eva'nın tam olarak ne bildiğinden haberi yoktu. Fakat kızın babası hakkında babasını bitirecek bir şeylerden haberdar olduğunu çok iyi biliyordu. Onu burada bırakmayacaklardı.
Tabii eğer hayatta kalmayı başarabilselerdi. Kuru kalabalık, generalin sivil korumalarından oluşuyordu. Kadın ve adam hastaneden çıkar çıkmaz bir kaç koruma peşlerine takıldı ve onların biletini kesmek için tenha bir yere girmelerini bekledi.
İkisi de takip edildiklerinin farkında değildi. Daha da kötüsü Eva, bunların hepsini hastanedeki yatağından saniye saniye izliyordu.
Kollarından ve bacaklarından yatağa kelepçelenmişti ve bilekleri soğuk metalin tenine verdiği acıyla mosmor olmuştu.
"Hayır! Baba durmalarını söyle! Baba lütfen, yalvarırım zarar verme onlara!" Diye bağırdı.
General kollarını göğsünde birleştirmiş gözyaşları içindeki kızını izliyordu.
Güldü. "Sana söylemiştim Eva. Aile meselelerimize yabancıları karıştırma demiştim. Hiç uslu bir kız değilsin." dedi.
"Tamam, bir daha asla olmayacak, yemin ederim ne istersen yapacağım, yeter ki bırak onları. Söz veriyorum onlarla son kez görüşüp bir daha görüşmek istemediğimi söyleyeceğim." dedi boğazından kaçan hıçkırıklarla birlikte.
Sanki karşısında ağlayıp feryat eden kendi öz ve öz kızı değildi. Suratında tek bir mimik dahi oynamıyordu.
Çaresizdi, ağlamak ve yalvarmaktan başka yapacak hiçbir şeyi yoktu.
"Onlara şizofreni olduğumu söylerim, her şeyi unuturlar yemin ederim. Öldürmesinler ara söyle, baba ne olur yapma. Onların hiçbir suçu yok. Hiçbir şey bildikleri yok. Yanlış anlamışsın, bebekleri var, o daha çok küçük yalvarırım baba!" diye haykırdı.
"Ne istersen yaparım, İstanbul'da kalırım. Sana istediğin tüm bilgileri veririm. Gerekirse istifa ederim yapma, onları bağışla!" Diye dil döktü.
Kararını çoktan vermişti. Olumsuz anlamda kafa salladı.
"Üzgünüm bebeğim. Baba kızdı ve baba kızarsa neler olur çok iyi biliyorsun!" dedi.
Ses tonunun o itaat isteyen nağmesi Eva'nın kalbini birkaç saniyede kül etmeye yeterdi. Ama ondan korkmuyordu. Bildiklerini artık saklamayacaktı. Artık ondan sevgi, ilgi, alaka veya pişmanlık beklediği yoktu. Şansını kaybetmişti.
Babası olması, aralarında o saçma ve başlı başına hata olan kan bağı, bizzat kendi ifadesiyle onu parmaklıklar ardına göndermesine engel olamayacaktı.
İçinde ona dair beslediği duygulara engel oldu. Şu anda nefret göstermenin ve meydan okumanın zamanı değildi. Dahası acınacak durumdaydı.
"Yapma, yalvarıyorum. Ne olur yapma hata benim, kurallarını ben çiğnedim, buradayım beni öldür, ne yaparsan bana yap. Kanımın son damlasına kadar işkence et bana. Bir daha sana ihanet etmemem için ders ver, ne yaparsan yap ama onlara dokunma. Onların bir şey bildiği yok, ikisi de masum. Bırak gitsinler.'' diye devam etti.
Onlara zarar vermesine engel olmalıydı. Bir şeyler yapmalıydı.
Uzundu ve yaşına rağmen oldukça haşmetli bir görünümü vardı. Karanlıktı, koyu renk takım elbisesinin yakasına iliştirdiği yılan simgeli yaka mendili, belinden hiç eksik etmediği kwc glock 17 blowback silahı, günün her saati itinayla çatık olan kaşları, düzgün dişleri ve çekici surat hatlarıyla o adeta insafsız bir canavardı.
Gene olumsuz anlamda kafa salladı. Öfkeden kararmış yeşil gözlerini yatakta çırpınan kızına çevirdi.
"Hayır benim güzel kızım. Yaşayacaksın, sen bana annenin biricik armağanısın yani anlayacağın seni infaz ettiğim diğer gereksizler gibi tahtalı köye gönderemem, sen yaşayacak ve her şeye şahit olacaksın!" dedi.
Kafa salladı ve öfkeyle bağırdı. O insan değildi. Hayır, insan olamazdı. Kendine hakim olamadı gözyaşlarının tuzu dudaklarından damaklarına nüfus ederken,
"Nefret ediyorum senden. Nefret ediyorum! Sen sadist, acımasız, katil herifin tekisin. İğrençsin. Er ya da geç seni kodese tıktıracağım. Yakana yapışacağım anladın mı, öldürdüğün bütün masum insanların ahıyla dört duvar arasında çürüyeceksin. Gözlerin alışacak boş duvarlar görmeye, bir damla kan görmek için kendini parçalayacaksın, bunu bizzat kızın yapacak ben yapacağım, duyuyor musun acımayacağım sana, seni ellerimle içeri atacağım!" diye bağırdı.
Kıza hafifçe güldü.
İncecik bileklerinde soğuk metalin morlukları vardı. Onu bu hale getiren adamlarına unutmazsa bir ara teşekkür edecekti. Hak etmişti, hatta bu dik kafalılığıyla daha fazlasına layıktı.
İşaret parmağını dudağına götürdü ve kızı susturdu. Keyifle, "Hişşt, sessiz ol, en heyecanlı yeri kaçıracaksın. " dedi.
Kızının en çaresiz halinde bile ona diklenmesini normal karşılar olmuştu.
Aynı annesi gibiydi gözü kara kızı. Ona meydan okumaktan hiç mi hiç korkmuyordu. Hiç mi değeri yoktu canının anlamıyordu. Sonunun da annesi gibi olmasını istemiyor ve bu sondan onu uzaklaştırmak için çabalıyordu.
Televizyon ekranında çığlık atan arkadaşını gördüğünde gözyaşları sicim sicim yanaklarına düştü. Hıçkırıklara boğuldu. Maskeli bir adam arkadaşına eziyet ederken hiçbir şey yapamadan öylece izliyordu.
"Hayır!..hayır..hayır.." diye ağladı.
Kelepçeli ellerini, kelepçeyi parçalamak ister gibi hızla çevirdi.
"Geberteceğim seni! Adi herif!" Diye bağırdı.
Can çekişen ve iki adam tarafından karısının can çekişini izlemesi için dizlerinin üzerine çöktürülen Erdem'e baktı.
Onun yüzünden olmuştu bütün bunlar. O arkadaş edinmek istediği için. Bir kez olsun, babasına karşı geldiği ve onun kirli oyunlarını meydana çıkarmaya çok yaklaştığı için. Adamın göğsüne silah dayandığını gördü. Ardından silah iki el ateşlendi ve maskeli iki adam iki kişinin cansız bedenini kucaklayıp arabaya taşıdı.
Ekran kapandı ve Eva kelepçeden kurtarmak için kan revan içinde bıraktığı bilekleriyle öylece kalakaldı.
Ölmüştü. İkisi de ölmüştü.
İkna edememişti canavarı, kurtaramamıştı onları. Bir çocukları vardı ve sırf Eva'nın saçma sapan davası yüzünden o minik yavru hem annesiz hem de babasız kalmıştı.
Bu vicdan azabıyla yaşayamazdı. Aldığı her nefes bir bıçak darbesi gibi ciğerine saplanıyor, artık yaş kalmayan gözleri tepkisizce kapalı ekrana bakıyordu.
Babası sinir bozucu bir kahkaha attı. "Merak etme güzel kızım, bunların hepsini unutacaksın." Dedi.
Babasına diyecek tek bir sözü kalmamış, ağlamaktan ve kan kaybından bitap düşmüştü.
"Hadi ama, kabul et baban hala iyi bir ebeveyn. Bu vicdan azabıyla yaşayamazsın diye hafızanı sildireceğim, ne kadar inceyim değil mi?"
Bakışlarını babasına çevirdi.
"Asla. Bana ne yaparsan yap, her şeyi eninde sonunda hatırlayacak ve senin yakana yapışacağım. Sana yemin ederim ki seni mahvedeceğim baba. Günlüğümün yerini asla öğrenemeyeceksin ve ben bir gün gelip o günlükle seni gözümü bile kırpmadan parmaklıklar ardına göndereceğim!" dedi.
"Ha ha güzel planlar. Babana da benzemişsin güzel kızım, ne acı. Günün birinde belki sen de baban gibi kan kokusuna aşık bir kadın olursun ha, kim bilir büyük konuşmamak lazım." dedi.
"Nefret ediyorum. Senden nefret ediyorum!" diye ağladı.
Kızının yanına yaklaştı ve bir zehir gibi kanına karışan sakinleştiriciyi işaret etti. Bu kızı burada yalnızca yurt dışından getirttiği yüksek dozdaki antidepresan ilaçlarıyla tutabiliyordu.
İyice annesine benzemişti ve bu benzerlik onu deli ediyordu. Kızın ıslak gözleri, ona az önce kabusu yaşatan siyah ekrana kaydı ve gözleri kapandı.
O da bu antidepresan ilaçlarıyla beslene beslene aptal annesi gibi şizofren olacaktı herhalde. Yine de kızının bu deli cesaretine hayrandı.
Cesaretini ve gözü karalığını bizzat kendisinden almıştı.
Odadan çıktı ve koridorda volta atan doktora güldü. "Kızımı yaşatamazsan seni gebertirim." Dedi.
Gülüşünün aksine sözleri soğuk ve netti.
"Ha, bu arada asistanlarına dikkat et bu olay duyulmayacak, olur da bir şeyler duyarsam seni de o akıllı asistanlarını da bu hastaneye gömerim, tıp dünyası adınıza her sene şehitler ölmez töreni yapar, bilmem anlatabildim mi.."
Doktor korkuyla kafa salladı. "A-anladım efendim." Dedi.
Ailesi bu sadist herifin elindeyken hata yapma payı yoktu biliyordu. Titreyen ellerini yumruk yaptı ve Eva'yı ameliyata hazırlamak için odasına girdi.
"Affet beni kızım." dedi kızı uzun süre uyutacak bir ilacı serumuna ilave ederken.
"Senden hayatını çaldığım için affet beni, ama yemin ederim Eva, sana yemin ederim başka çarem yok. Ailem ellerinde. Seni kurtarmayı çok isterdim. Lakin ben daha ailemi koruyamadım, seni öz babandan nasıl koruyabilirim. Bir gün her şeyi hatırla ve bütün mazlumların ahını ondan al, yapabilirsin kızım, geçmişini yeniden bulabilirsin."
Eva gözlerini araladı ve sisler arasında bir adam gördü. Onunla konuşuyor, ağlıyor, ondan af dileniyordu.
"G-günlüğüm." diye kekeledi.
Göz kapakları yavaş yavaş kapanıyordu. Direndi ve güçlükle gözlerini yeniden araladı. Yüzünü bile net göremediği adama "G..günlüğüm, g..günlüğümü benim için koru." diyebildi.
Doktor kızın gözlerini araladığını görünce üzerine eğilmişti. Hızlıca etrafını kolaçan etti ve kıza aceleyle,
"Nerede! Günlüğün nerede?" Diye sordu.
"T..telefonumda..n..notlarımda..ya.. yazıyor..a..adresi ya..yazıyor..koru..o..onu ba..babamdan sak..la.."
Gözleri kapandı ve doktor hızla yerinden doğrulup odadan çıktı. Telefonunu bulacaktı. Ona hiç değilse bu iyiliği yapacaktı. Hemşireleri kızı ameliyathaneye götürmeleri için yönlendirdi ve kızın telefonunu bulmak için odaya geri döndü.
Oradaydı. Kızın siyah deri montunun cebinde bulmuştu telefonu. Telefonu kaşla göz arasında cebine attı ve odadan çıkıp hizmetlilerin tıbbi atıkları geçici olarak topladıkları odaya daldı.
Orada denk geldiği ilk hizmetliye telefonu verdi.
"Bu sana emanet, eğer olur da bana bir şey olursa bunu Doktor Murat'a ver. Anladın mı, notlara baksın. Telefonu, telefon sahibine teslim etsin, şimdi ameliyata girmem gerek. Söylediklerimi unutma. Eğer bana bir şey olur da senden bunu almaya gelemezsem bu telefonu Doktor Murat'a ver."
Koşarak oradan uzaklaştı ve odaya geri döndü. Eva için yapacağı son iyilik bu olmuştu.
**