Haftasonumu tehditlerden, firarlardan, olası saldırılardan uzakta geçirmek için cuma,adliyeden çıkışımdan beri askeriyeden dışarıya adımı atmadan ve İso'nun kalabileceğim en güvenliği yerin askeriye olduğunu ve dışarı çıkmamam gerektiğini söyleyerek sözünü dinledim. Olası tehlikelere karşı ilk beni her ne kadar dinlemese de sonra Cüneyt'i uyarmıştı.
Havalar her ne kadar soğuk olsa da evin sıcaklığından ve cehennem ısısında yanan kaloriferleri kapatmayıp üzerime en incesinden düşük omuzlu bir tişört, kısa bir şort, saçlarımı gelişigüzel bir topuz yaparak kendimi koltuğa atarak film izlemeye başlamıştım ki çalınan kapımla hızla iki seksen uzandığım koltuktan ayaklanarak oturma odasından çıktım ve çalınan kapımı açtım.
Büyük ihtimalle Ayşe abla bir kaç saat önce Yağız'ın aşı randevusu için hastaneye gitmiş, işlerini bitirmiş ve şimdi de geri dönmüş olmalıydı. Yine lojmanda sadece ben ve Ayşe abla kaldığımız için üstüme başıma dikkat etmeden ve özgür bıraktığım ikiliklerimle hiç utanmadan kapıyı açmış ve açar açmaz en şapşal halimle gülümsemiştim.
"Dönmüşsün sonunda Ay-" diyemeyip cümlem yarıda kesilirken açtığım kapıda, tam karşımda nefes nefese ve daha üniformasını bile çıkarmamış olan Yüzbaşı'yı görmeyi beklemediğim gibi, yine kollarını kapımın iki tarafına yaslayıp beni içine hapsedeceğini de düşünmemiştim.
Yüzbaşının güçlü ve istese beni tekiyle bile boğabilecek olan kolları arasında kaldığımda, bir süre zarfınca onu izlemeye odaklandım. Beresini, kapının kenarlarındaki elinin arasına sıkıştırmış, gözleri yorgun ama bir o kadarda telaşlı, keskin çene hatları, esmer teniyle buluşup bende bile olmayan şekilli dudaklarını aralayıp soluk alırken gömülmek istediğim tek topraklar ile o da bana bakıyordu.
Ve askeri üniformasının içini o kadar iyi doldurmuş, o kadar net bir şekilde vücudunu belli etmesine izin vermişti ki ona baktığım mesafeden sadece devasa nitelikteki kollarını değil, varlığından emin olduğum bir kaç adet baklavasını da görebiliyordum.
"Burada ne işin var?" dedim onu incelemeyi daha geniş bir vakite bırakarak. Çok yorgun gözüküyordu, sadece vücudundan değil, gözlerinden bile yorgunluk akarken günlerdir gözüne uyku girmemiş gibi bir halde karşımda duruyordu.
Aziz bu sorumla bir an afallasa bile ellerini oldukları yerden çekmemiş ve beni güçlü kolları arasında sıkıştırmaya devam etmişti.
"Sen istedin, bende geldim," dediğinde esmer hareleri ilk defa görüyormuş gibi beni baştan aşağı süzerken vücudumda,içeriden bile daha sıcak olan bir sıcaklık dalgası hissettim, sanırım heyecandan olmuş olmalıydı.
Görüyor musun, helikopterden iner inmez soluğu bizim kapımızda almış, beğendim.
Hanesine bir artı daha,
Karşımda duran bu dehşet-ül vahşet görüntünün sahibi ciddi olabilir miydi bilmiyordum ama sormalıydım, iner inmez gerçekten de buraya gelmiş olabilir misin diye sormalı, cevabımı almalıydım.
"Ne zaman geldin, geldiniz yani?" dedim yerimde sanki çok havalı bir şekilde durduğumu düşünüp ağırlığımı bir ayağıma verdiğimde.
"On dakika olmuş olabilir," dediğinde sanki kolları hiç yorulmayacakmış gibi hala hapsedildiğinde kolları iki yanımda havada bekliyor ve tamamen çıkışımı engelliyordu.
"O zaman, işlerini halledipte geldin," dediğimde almayı beklediğim cevap birazdan vereceği cevap değildi.
"İner inmez, sana geldim. Sen öyle istemiştin," dediğinde gerçek olabilir mi acaba diye bir kaç saniye gözlerimi kapattım ve açtığımda bu söylediğini doğrulayan kas yığını bedeniyle yeniden karşılaştım.
Ayrıca bana mı geldin gerçekten?
Buraya iner inmez gelmesini isteyecek kadar acil bir durum değildi ama o sanki ben bunu ona emretmişim gibi soluğu burada, kapımda almıştı.
"İstemiştim, emretmemiştim, sen her söyleneni böyle mi algılıyorsun?" dediğimde kollarını iki yanımdan usulca indirip omuzunu kapı girişime yasladıktan sonra kollarını göğsünde birleştirince fark ettim ki Yüzbaşı tüm heybetiyle beni her şeyden, herkesten saklıyordu, ben onun arkasında küçücük kalıyor hatta görünmüyordum bile.
Aziz yüzüne kendinden emin bir şekilde bir gülüş yerleştirdiğinde kafasını yana yatırıp bana baktı. Yorgunda ama sanırım benimle uğraşacak kadar da mecali vardı.
"Mesajda bir rica göremeyince, bana emir gibi geldi," dediğinde etrafa yaydığı barut ve kendine has o hoş kokusu beni de etkisi altına alarak mayışmama sebep olmaya başladı. Bu kokunun ve sahibinin üzerimdeki etkisi şu dakikadan itibaren sorgulanırdı.
Güldüm gergince, ona emir verecek değildim, hatta ben ona emir verecek son insan bile değildim, bu yüzden gergince gülümsemeye ve zor kurduğumuz iletişimi batırmamaya çalışarak huyuna gitmeye karar verdim.
İçeri alsaydık, gelip bir soluklansaydı adam?
Almayalım şimdi, ne olur ne olmaz,
Bir şey olmaz, şöyle gelsin oturalım, karşılıklı konuşalım,
Laf olur, söz olur!
Zihnimde boş boş konuşan melekleri susturdum, şu an onların kafa şişirmesine değil, bulunduğum durumu toparlamaya ihtiyacım vardı.
"Emir değildi, yani ben sana emir vererek konuşabilir miyim hiç?" dedim sanki bundan önce ona daha beterini yapmamış, yumruk sallamamış, yere devirmemiş, göğsüne tekme atmamış ve küfürler etmemiş gibi...
"Konuşmak istersen o şekilde, konuşabilirsin..." dediğinde sanki ne yaptığını çok iyi biliyormuş gibi yaklaştırdı yüzünü bana, yüzlerimiz arasında yine o gece parktaki gibi bir mesafe bıraktığında sıcak nefesi yüzüme çarparken devam etti konuşmasına.
"Emir vermek istersen, verebilirsin, var mı benden yapmamı istediğin bir şey?" dediğinde lafını aniden kestim ve aklımda olabilecek en ihtimalsiz ve edepsiz şeyi söyledim.
Öp beni!
"Öp beni," dedim en telaşlısından. Utanmadım, utanmaya vakit bulamadım. Beni öpmesi, dudaklarımı sarmasını istedim.
Yüzbaşı ise bu dediğimle bir saniye bile tereddüt etmeden göğsünde birleştirdiği kollarını çözüp ellerini yüzüme uzattığında beni yanaklarımdan tutarak kendine çekti ve sanki o da uzun süredir bunu söylememi bekliyormuş gibi dudaklarını benim dudaklarıma bastırdı. Dudakları bana temas ederken ve elleri yüzümdeyken bende buraya geldiğim ilk andan beri görüş alanımdan çıkmayan geniş, kaslı ve başımı yaslamak hatta belime dolanmasını istediğim kollarına sarıldım.
Sıcak elleri ve ondan daha sıcak bir ateş gibi olan dudaklarını benimkilere bastırdığında bir saniye bile tereddüt etmeden onu dudaklarımın arasına kabul eden kişi bu sefer ben oldum. Dudaklarını benim yapmak istiyordum, benimkini de onun...
Beklemeye gerek yoktu, bu zamana kadar beklemenin bir faydasını görmemiştik, o yüzden de bu işlerin sırasını umursamayarak birbirimizi öpmeye, dudaklarımızın, soluklarımızın birbirine karışmasına müsaade ederek birbirimiz için araladığımız dudaklara sahip olmaya devam ettik. Yüzbaşı ise hiç narin olmayan bir şekilde dudaklarımı sömürmeye devam ederken bunun tam zıttı bir şekilde avuçları arasındaki yüzümü olabildiğince yumuşak bir biçimde okşamaya devam ediyordu.
Dudaklarımızı bir saniye nefes almak için bile birbirlerinden ayırmazken en hırçın şekilde, ilkimiz olmasına bağlayarak en aç tavırlarla birbirimize sunmaya, tensel baskıyı hissetmeye devam ediyorduk ki Yüzbaşı açık olan kapımın dışında beni öptüğünü fark eder gibi dudaklarımızı ayırmadan yüzümdeki ellerini çekmiş, ve beni tek eliyle bile kavrayacak olan damarlı ellerini belimin kıvrımlarına yerleştirerek adım adım içeri götürmeye başlamıştı. Yeterince içeri girdiğimizi düşündüğünde ise ustaca ayağıyla açık kapımı kapatmış, bizi gözlerden ırak bir şekilde evime kapatmıştı.
Bu seferde dudakları alt dudağımı esir almaya başladığında içimdeki sesi dışarıya çıkmaması için bastırmaya çalışsam da başaramış, Yüzbaşı'nın beni esir alan ve sömüren dudaklarına kısık bir inilti bahşetmiştim. Ve Yüzbaşı da bunu duyduğu anda beni kendine çekip sıcak bedenine bastırdığında kıvrımlarımdaki ellerinin baskısını arttırmış ve ateşler içinde yanmaya başlayan bedenimi kendi bedenine sabitlemişti.
Yüzbaşı'nın sıcak elleri incecik kumaştan yapılmış tişörtümün dışından bile bedenimi yakarken onun beni içeriye götürmesini, beni yönlendirmesini ve hatta daha da fazlasını yapmasını isterdim ama tabi ki bunların hepsi gerçek olsaydı...
Bunların hepsi sol meleğin ve aklımın bana yaptığı bir oyundan ibaretti.
Gündüz vakti, ayak üstünde rüya bile gördük, ben bu adamın üstümüzdeki etkisini artık sorgulamamanızı rica edeceğim,
Transa girdiğimizde aval aval baktık mı adamın suratına acaba, ne yaptık?
Sekiz saniyelik bir rüyaydı, hatta fragmandı!
Düşündüğüm şeyler ve kafamda yaşanan o ateşli olaylar silsilesini bozan sese, yani Ayşe ablaya çevirdim bakışlarımı.
Ayşe abla gelmişti ve ben fark etmemiştim.
"Aziz, geldiniz mi?" diyen Ayşe ablanın sesiyle az önce yaşanan sahnenin tek gerçek kısmı olan Aziz'in bana yakın durduğu kısımda son bulmuş ve bana doğru eğilen Aziz, gözlerinde öfkeyle benden uzaklaşmıştı.
"Geldik abla, geldik," dedi bıkkın bir ifadeyle elini tam kapıya vurmak isteyip sonra vazgeçerek.
Buna da bir haller olmuş, bir sinirlendi, atarlandı sanki?
"Geldiysen kapıda ne duruyorsun, geçsene evine," dediğinde kucağındaki Yağız'la birlikte tam merdivenleri çıkıyordu ki adımlarını daha ilk basamakta durdurup ikimize birden baktı.
"Sen yine Esin'imi mi sıkıştırıyorsun yoksa hergele? Çekil bakayım, çekil Esin'imin yanından," diyerek aradaki on adımlık mesafeyi bire indirip anında yanımızda belirdiğinde bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğuna o an karar veremedim.
Aziz ise, şu an Ayşe abladan gördüğü bu haksız muameleye anlam veremeyip bir bana bir de Ayşe ablaya bakarken sinirle soluyordu. Ayşe ablanın elindeki Yağız ise sanki hiç aşı olmamışta öyle bir gezmeye gitmiş gibi bir mutlulukla bana bakıyordu.
"Söyle Esin'im, yine senin üstüne mi geliyordu bu oğlan söyle bana?" dediğinde artık beni korumak için benim önüme kendini siper eden bedenle bakışıyordu Aziz sadece.
"Abla, napıyorsun Allah aşkına?" dedi bize boy avantajını kullanıp üstten üstten bakarken. Gerginliği usulca başına vururken kaçamak bir şekilde benim gözlerime bakıyor, sonra da Ayşe ablaya ne yaptığını sorgulamak için sitem ediyordu.
"Aranıza giriyorum,"
Bu kadar basitte işte. Ayşe abla bizim aramıza giriyordu.
"Bir sen kalmıştın abla aramıza girmeyen, sende gir, tam olsun!" dediğinde sinir krizleri geçirdiğini belli eden kızarıklıklar yüzünde yer edinmeye başlamıştı ve benim acilinden olaya intikal etmem gerekiyordu.
"Yok abla, ne sıkıştırması? Misafirim gelecekti de onları bekliyordum ben, Yüzbaşı'yla da kapıda karşılaştık, iki sohbet edelim dedik," dediğimde Aziz bana neden yalan söylediğimi anlamak ister gibi bakıyordu ve bende bu sorunun cevabını tam olarak bilmiyordum.
Mesleki deformasyon?
Ayşe abla o an sanki çok önemli bir şey hatırlamış gibi aramızdan çekilirken endişeyle baktı bize, Yağız'ın ise hala keyfi fazlasıyla yerindeydi.
"E benim misafirim gelecek, ben hiç bir hazırlık yapmadım ya," dedi en telaşlısından. Aziz ise şükürler olsun der gibi bir nefes verdi.
"E abla, iyi hatırlattın benimde misafirim gelecek, bende daha hazırlanmadım, acil hazırlanmam lazım acil!" dedim yalandan bir telaşa kapılarak. Ayşe abla da böyle durumlar onun için OHAL niteliğinde olduğu için bizi tamamen unutmuş ve merdivenleri çıkmaya başlamıştı.
"Hazırlığım yok, misafire rezil olurum, gitmem lazım hadi görüşürüz," dedi bir anda ortadan kaybolup bizi yeniden baş başa bıraktığında...
Aziz ve ben tam bu sıra rahat bir nefes alıp konuşmamıza kaldığımız yerden devam ediyorduk ki gelen kişi ve onun yaydığı ağır yaralı havasının altında kalmış ve nefeslerimiz kesilmişti.
"Yukarı çıkmaya halim yok, anahtarını ver," diyen Civan'a baktığımda yüzündeki rengin gittiğini ve halinin sadece yorgunluktan böyle olmadığını anladığımda sebebini öğrenmek için Aziz'in geniş kolunu tutarak durdurdum. Civan ise bu sırada postallarını ayağından çıkarıp içeri girdiğinde beni duymayacak bir ses tonuyla sorumu sordum.
"İyi görünmüyor, bir şey mi oldu?" diye sorduğumda Civan'dan bahsettiğimi anlasın diye gözlerimle kapanan kapıyı işaret ettim. Aziz ise rahat bir ses tonuyla cevap verdi.
"Vuruldu ya, başka bir şey yok," dediğinde bunu bu kadar basit bir şekilde, sanki her sabah ekmek almaya gidiyormuş gibi bir rahatlıkla söylediğinde aval aval suratına baktım. Aziz ise bunu normal karşılayacağımı düşündüğünde ne kadar yanlış bir fikir olduğunu fark ederek açıkladı.
"Hayati değil, basit bir yara, hepimizin başına geliyor böyle şeyler, artık sıradanlaştı. O yüzden o da pek umursamıyor," dediğinde renginin attığını fark eden tek kişi ben olamazdım. Bence şu an Civan hiç iyi değildi ve iyiymiş gibi davranmaya çalışıyordu.
"Hepimizin başına geliyor, sıradanlaştı,"
Yani Aziz'de az önce içeri giren Civan gibi gittiği görevlerde sık sık vurulur, yaralanır, rengi atar mıydı? Artık vücuduna giren kör bir kurşun, onun için sıradan bir hal alıp böyle basitçe mi anlatılırdı?
"Ama kötü görünüyordu, gelince doktora göründü mü?" dedim telaşla. Belki Civan benim için aynı şeyleri hissetmese bile ben onun için endişe duyuyordum çünkü onu da timin kalanı ya da Leyla gibi arkadaşım olarak görüyordum.
Timin geri kalanı ve... Leyla gibi?
"Biz müdahale ettik zaten, görünmesine gerek kalmamıştır," dediğinde nasıl bu kadar umursamaz olduklarını akıl sır erdiremeyerek elimin altındaki kolunu canı biraz acısın diye sıktığımda yüzüne baktım. Aziz ise bundan hiç etkilenmemiş ve gücümün üzerinde bir etkisi olmadığını söyleyen bir ifadeyle bana bakmıştı.
"Canımı yakabileceğini mi sandın?" dedi koluna sarılı olan küçücük kalmış elime bakarken.
Evet, öyle sanmıştım yani en azından öyle olmasını bir nebze de olsa ummuştum.
"Yakadabilirim, çok emin olma," dedim elimi kolundan çektiğimde. Sanırım ben bir süre ona temas etmemeli, aramızdaki mesafeye dikkat etmeliydim çünkü dikkat etmezsem çok yanlış şeyler yapabilirdim.
"Emin olmamı sağlayacak bir şeyler yaparsan," dediğinde yine bana doğru eğilip aramızdaki mesafeyi kapatıyordu ki aklıma gelen fikirle onu durdurmak için elimi geniş ve sıcak olduğuna emin olduğum göğsüne yasladım ve bana ilerlemesini engelledim.
Aziz ise bu ani hareketimle bocalayarak bir elimin olduğu yere bir de bana bakarak bir şeyler söylememi bekledi.
"Gel benimle," dedim aklımdaki tilkiler el ele vermiş horon eşliğinde tepinirken.
Sonra en yapılması gereken şeyi yaparak elimin altındaki Yüzbaşı'nın üniformasını iyice kavrayıp onu içeri, kendi evime doğru çektim ve rüyalarımda ustaca kapımı kapatan adamın aksine kapıyı beceriksizce kapatan ben oldum.
Şimdi Aziz ani bir şekilde evimin içine, destursuz ve emrivaki bir şekilde girdiğinde tek kelime edememiş, sadece zorla ve sesli bir şekilde boğazdan yutkunmuştu. Gözleri ise az sonra neler olacağını tahmin etmeye çalışır gibi bir bende bir de etrafta gezinirken elimin altındaki onu çekiştirmeye ve evimin içinde, hedefimdeki odaya doğru götürmeye devam ettim.
"Esin...Sen beni nereye?" götürüyorsun demesine bile izin vermeden yatak odamın kapısını açıp onu içeri aldıktan sonra en kurnaz ve zafer sonucu yüzde yüz olan bakışımı attım. Bu işin altından bir tek ben kalkabilirdim ve elime böylesine bir fırsat geçmişken onu tepemezdim.
Aziz ne olduğunu anlamayarak bana baktığında rahat etmesi ve şimdilik oturması adına ona yatağımı gösterdim, oturup soluklanması ve biraz sonra yapacaklarımı iyice idrak etmesi için oturması gerekiyordu.
"Otur otur, çekinme," dedim gülümseyerek. Aziz de bana hala telaşla bakıyordu ve kesinlikle oturmuyordu. Bu haline oflayıp göz devirerek baktım ve bana az önce söylediği şeyi ona yeniden söyledim.
"Senden istediğim şey, o yatağa oturman Aziz, emir ya da rica, hangisini kabul edersen," dedim ve onun oturmasını bile beklemeden komodinimin üzerinde şarjda olan telefonumu çıkararak pencerenin önündeki kalorifere yaslandım. Bakışlarım tamamen telefona odaklıyken Aziz'in sanki kaderini gönülsüzce kabul ediyormuş gibi yatağıma oturuşunu fark ettiğimde gülmemeye çalıştım, şu an önemli olan onun aptal çocuk tavırları ya da uzun kıvrık kirpikleri altındaki toprakların bana olan bakışları değildi.
Tuşlara basıp telefonu kulağıma götürdüğümde bir kaç kez çalmasını dinledim, açacağını ve buraya anında intikal edeceğini çok iyi biliyordum.
"Kimi arıyorsun sen?" dediğinde Aziz'e baktım.
"Kimi arayacağım, dayımı arıyorum." dedim gülmemeye çalışarak ama imkansızdı çünkü Aziz ben daha dayım der demez ayaklanmış ve ciddi olamazmış gibi bana baktı.
"Alo?" dedim açılan telefonla. Sesim artık neşeli değil, telaşlı ve üzgün çıkmalıydı bende öyle yaptım. Korkarak ve ağlamaya yakın bir ses tonuyla konuşmaya devam ettim.
"Buraya gelmen lazım, çok acil. Sana ihtiyacımız var..." dedim kesik kesik nefes alır gibi yaparken. Aziz de tam olarak beni boş bakışlarla izliyordu.
"Civan... Vurulmuş, çok kötü yaralanmış." dedim sesimi ağlamaklı çıkarmaya çalışırken. Telefonunu karşısındaki ses ise ben daha bunu der demez neredeyse ağlayacaktı.
"Buraya gelmen lazım, tedavi olmak istemiyor. Yüzbaşı da bende onu ikna etmeye çalıştık ama gitmiyor, çok kötü yaralanmış, eğer gitmezse..." dediğimde çoktan suratıma kapanan telefonu kulağımdan indirerek yatağımın üstüne gelişigüzel bir şekilde fırlattım ve bana olan anlamaz bakışları görmezden gelmeye çalışarak mutlu bir şekilde omuz silktim.
Yuva yapanın yuvası olsun, inşallah.
Amin, amin.
Aziz ayağa kalkıp tam karşıma gelmeden önce bende onunla orta noktada buluşmak için adım atarak yaklaşmış ve yine bir türlü uzak kalamadığımız ve kapanmak isteyen mesafemizle yine karşı karşıya gelmiştik.
"Leyla'yı bu şekilde çağıramazsın Esin, bu ikisine de iyilikten çok kötülük olur." dediğinde hayır anlamında salladım kafamı. Aziz ise yapma der gibi bakarken bana devam etti.
"Geldiğinde Civan'ın ona kapıyı açıp içeri alacağını mı zannediyorsun, kapıyı geç yüzüne bile bakmaz, sonunda üzülen kişi Leyla olur," dediğinde yatağımın üstündeki telefona tam uzanıyordu ki ondan önce davranarak telefonu ilk alan kişi ben oldum.
"Esin," dedi o da beni ikaz etmek ister gibi.
"Aziz," dedim bende onunla aynı tonda.
"Esin, ben ciddiyim." dediğinde yüzüne tatlı tatlı gülümsedim. Ciddi olduğunu yarası bulunan kaşın havaya kalkmasından anlayabiliyordum, benim yüzümden kaşı patladığından beri bunu çok rahatça fark edebiliyordum.
"Bende ciddiyim," dedim telefonumu arkama saklayarak. Aziz ise bana bakıp sabır diler gibi iç çektiğinde onu rahatlatmak için konuşmaya ve kendimi açıklamaya karar verdim.
"Bir bildiğim olmasa bende böyle bir şey yapmam. Senin kadar bende Civan'ı seviyorum," dediğimde mümkünmüş gibi daha da havalandı kaşı. Neye bu kadar şaşırmıştı ki?
"Seviyor musun?" dedi bir kaç saniye sonra neye şaşırdığını itiraf ederek.
"Sevmeyeyim mi?" dedim Aziz'e bakarken. Onu sevmemem için bir neden mi olmalıydı?
"Sev tabi, onu da sev." dediğinde yan tarafına doğru baktı, içli bir nefes çekti ciğerlerine sonra da yeniden bana döndü.
"Sana güveniyorum, bunları bilerek yaptım diyorsan sana ayak uydurur, ikisinin barışmasına yardım ederim," dedi postallarıyla yeni alınmış olan bembeyaz ve tertemiz halıma hunharca basarken. O an bu görüntüyü fark ettiğimde çığlık atma isteğimi güç bela bastırmış, sonra da bu görüntünün sebebinin ben olduğumu hatırlamıştım ama şu an en önemli şey bu değildi. Şu an en önemli şey Aziz'in bana az önce söyledikleriydi.
Bana güveniyordu ve yaptığım planda bana ayak uyduracaktı.
"Gerçekten mi? Ben sana anlatmasam bile bana güveniyor musun?" diye sorduğumda kafasıyla onayladı. O zaman benim için her şey tamamdı, suç ortağımla beraber başka bir operasyonda, sadece ikimiz olacak şekilde görev alabilirdik.
"O zaman sadece benim dediğimi yap ve gerisini bana bırak," dedim kendimden emin bir şekilde ve biraz sonra lojmana ve inadı inat olan Civan'a müdahale edecek olan Leyla'yı beklemeye başladım.
••••••••••••••
Evinden nasıl çıktı, arabaya ne ara bindi, ne ara askeriyenin kapısından geçip ezbere bildiği yaşlı yollardan lojmana koşmaya başladı fark edemedi Leyla. Üstüne geçirdiği trençkotunu saçma kıyafetleri görünmesin diye kapatmaya, makyajsız soluk yüzünü saklamaya,saçını bile taramaya gerek duymadan onu bulmaya gelmişti. Aldığı telefonla yüreğine oturan taşı kaldırmaya, istemese bile yerinden hareket ettirmeye gidiyordu.
İsterse onu kapıdan kovabilir, isterse yüzüne bile bakmayabilirdi, Leyla bunların hepsine şimdilik katlanır, göğüs gererdi ama ona bir şey olmasına, canının yanmasına aynı şekilde tepki veremezdi.
Zaten açık bırakılan kapıya koluyla yaslanıp içeri doğru ittiğine ayağındaki saçma terliklerle merdivenleri ikişer ikişer çıkmaya, Civan'ın yanına gitmeye koşuyordu ki adımları ikinci kata geldiğinde gördüğü iki çehreyle durdu. İkisi de birbirinden üzgün ve buğulu gözlerle ona bakarken bir şeyler bilmek istemedi. Kötü şeyler duymak, canını acıtacak şeyler dinlemek istemedi.
"İkna edemedik," dedi ikinci katta hemen yanı başında bulunduğu kapıyı gösteren maviliklere bakarak. Arkadaşının yüzündeki bu ifadeyi görmek kalbinde istemsizce bir karamsarlık oluşturmuştu, onu kırmayacağını, sözünü dinleyeceğini düşünmüşse de yanıldı.
O ne şu an tam karşısında dikilen mavilikleri ne de onu yanında çorak renkteki kahveliklerin sahibini dinlemişti.
Madem öyleydi, madem canıyla ufak tefek anlaşmazlıklar yaşamak istiyordu, öyle olsundu. Canının yanmasını dert etmiyorsa, ona istediğini verecek, acı çekmesini sağlayacaktı.
"İçeride," diyen esmer adama baktığında başıyla onayladı Leyla. Gözlerinden süzülen yaşlara her ne kadar hakim olmaya çalışsa da bir yerde firar edeceklerini biliyordu ama bunu onun karşısında o acıyla yatarken değil, iyileştiğide yalnız başına ağlamak istiyordu.
Leyla sırtını arkasındaki iki bedene çevirdiğinde tüm gücüyle anahtarı dışarıda olan kapıyı ittirdi, zaten aralık bırakıldığı konusunu görmezden gelerek hışımla çıkardığı terliklerini, çamurlu postalların yanına koydu. Sonra da elini arkaya götürüp kapıyı en sert haliyle kapatarak arkasındaki bedenlerin bu anların hiç birine tanık olmamasına izin verdi.
Hala kapıdayken sakinleşmek ve bir anlıkta olsa durulmak adına bir kaç nefes egzersizi yapmaya çalışsa da başarılı olamayarak adımlarını ilk bulduğu odaya çevirdi ve onu görmeyi umarak odaya girdi.
Oturma odası boştu.
Yanında bulunan mutfağa gitti.
Mutfak boştu.
Küçücük dairede bile onunla köşe kapmaca oynamaya başladığını fark ettiğinde onu aramaktaki dürtüsünden vazgeçti, ona gelmesini ve kendisini bulmasını isteyerek durduğu holde sesindeki öfkeyi ve telaşı bastırmaya çalışarak Civan'a seslendi.
"CİVAN!" dedi ona karşı kullandığı ve istemsizce çıkan tatlı sesini hiç var olmamış gibi unutarak.
Ses gelmediğinde bir kez daha seslendi. Duyana ve gelene kadar seslenmesi, onun ismini sayıklaması gerekiyorsa yapardı.
"CİVAN!" dedi bir kez daha ve o an yaralı olduğunu hatırlayarak kalan iki odadan gözüne kestirdiği odaya adımlarını atıp kapısına geldiğinde daha kolu tutup açamadan açılan kapıyla aradığını buldu.
Göğsüne bile gelemediği ama göğsünde yeri olduğunu hissettiği adamın varlığını fark ederek başını kaldırdı, ona bakmaktan, onu görmekten kaçan Civan'a inatla baktığında Civan sanki tam karşısında duran kadın Leyla değilmiş de hayal görüyormuş gibi baktı.
Burnundan soluyan Leyla ise onun bu aptal kara bakışlarıyla denk düşmekten bir an bile tereddüt etmedi. Üstüne geçirdiği bol beyaz tişörtüne ve üstündeki kırmızılığa baktı. Gerçekten aptaldı, yaralanmıştı ve bu onun umrunda değilmiş gibi davranıyordu.
"Leyla? Senin burada ne işin var?" dediğinde Civan, uzun süredir Leyla'nın adını ağzına almadığını fark ettiğinde iki şeye afalladı.
Bir, Leyla neden buradaydı ve şu an neden her an ağlayacak gibi kendisine bakıyordu?
"Asıl senin burada ne işin var Civan? " diyen yeşillere odaklandığında bakmaya doyamadığı harelerin belli belirsiz titrediğini fark etti. Gözlerini kenarlarında sinirle bakmaktan ya da ağlamaklı olmaktan beliren çizgilere odaklandı Civan bir kaç saniye, onun yüzündeki her çizgiyi, her lekeyi, ona ait olan her şeyi ne kadar sevdiğini hatırladı yeniden. O çizgilere bir yenileri daha eklenirken onun yanında olmak istediğini fark etti. Leyla tam şu an karşısında, bir nefeslik mesafesinde, onunla aynı evdeydi.
Bu ihtimallerin gerçekleşmesi durumunun ona göre tek bir açıklaması vardı, Civan şu an kesinlikle tahtalı köyü boylamak üzere olmalıydı.
"Konuşmayacaksın yani, öyle mi?" dediğinde Leyla gözlerine dik dik baktı Civan'ın. İnadı,ketumluğu, kızgınlığı hala geçmemişti, Leyla bunu anlayıp hak veriyor olsa da kendisine eziyet etmesinin mantığını bir türlü kavrayamıyordu.
Civan'ın dudakları aralandığında konuşmaya başladı Leyla, hiç konuşmadığı kadar açık, hiç söylemediği kadar net şeyler söylemeye başladı.
"O zaman konuşmamaya devam et, beni dinle," dedi en sert bakışlarıyla karşısında duran Üsteğmen'e bakarak.
"Benden istediğin kadar uzak dur, istediğin kadar yüzüme bakma, konuşma, beni görmezden gel, istersen beni unut, hiç tanımıyormuş gibi yap ama sakın beni hafife alma! Sakın sana yapabileceğim şeyleri hafife alma!" dediğinde bocalayan taraf Civan oldu. Bu atağı beklemiyordu. Neyi hafife alıyordu ki onun hakkında, o zaten kalbindeki en ağır histi, onu nasıl hafife alabilirdi ki?
"Kendini benden uzak tutmak mı istiyorsun? Tut, tut ama canlı tut. Yarasız, sağlam bir şekilde uzak tut kendini benden." dediğinde işaret parmağını göğsüne koyup acıtmamaya dikkat ederek hafifçe ittirdi Civan'ı. Onun kokusu ve kan etrafını sanmışken ağlamamaya çalışıyordu.
Leyla her ne kadar ona beni unut, benimle konuşma dese de gerçekte asla böyle bir şey istemiyordu. O, Civan hep onunla olsun, onun olsun istiyordu.
"Tut ki aklım sende kalmasın, tut ki senin aksine ben hislerimin ipini elime alayım, istediğin gibi senden uzak durayım. Tut ki, beni bir daha görmek zorunda kalma, sesimi duymak, varlığımı yanında hissetmek zorunda kalma Civan!" dediğinde son kez ittirdi parmağıyla Civan'ı ama bu dokunuşlar onun göğsünde herhangi bir etki yaratmadı. Leyla, Civan'ın bedenen yarısıyken güç olarak çeyreği bile etmezdi, bu dokunuşlar Civan'a yazın sıcağında hafif esen bir rüzgar kadar etki ederdi.
"Şimdi..." dedi Leyla, Civan'ın silah tutmaktan sertleşen ve büyük ellerini kendi elleri arasına alırken.
"Benimle o lanet doktora geliyorsun, sana da yarana da bakıyorlar, işin bitip iyileşince de beni bir daha asla görmüyorsun," dediğinde Leyla bir cesaretle tuttuğu eli çekiştirip gitmeye çalışsa da gidemedi çünkü tuttuğu elin sahibi, onu sadece tek bir hamlede kendine çevirip bedenlerinin çarpışmasına sebep olduğunda kolları arasına alıp sıkıca sarıldı.
Civan, kanayan yarasının altına, yaranın asıl şifasını sardığında onu hiç kaybetmemek için kollarıyla sardı, onu göğsüne, göğüs kafesine, kendi yerine hapsetti. Leyla ise iki eli Civan'ın tek bir elini tutabiliyorken hapsolduğu göğüs kafesinde tereddütle soluk verdi. Şimdi afallama sırası ona gelmiş, bu teması idrak etme konusunda çaba göstermesi gerekmişti.
"Bir yere gitmiyoruz Leyla,ben hiç bir yere gitmem," diyen sesinde acı bir tını olan Civan, mümkünmüş gibi daha da bastırdı Leyla'yı kendine. Kolları arasından kaçacak, gidecek gibi hissediyordu.
Leyla bu duyduklarıyla olduğu yerden kurtulmaya çalışsa da başaramadı, etrafındaki güçlü kollar ona çıkış imkanı bile sunmazken yerinden dahi kımıldayamıyordu.
"Ne demek gitmem, gideceksin dedim Civan, başka bir seçenek sunmadım sana," dedi Leyla. Sesindeki öfkeyi bastıran kokuya inat sesini en gür haliyle çıkarmaya çalışıyordu.
"Gitmem Leyla, eğer seni bir daha görmeyeceksem olduğum yerden bir adım dahi atmam, gitmem," dediğinde ne duyduğunu idrak etmeye çalıştı Leyla ama o daha sindiremeden bir yenisi daha eklendi.
"Yaraya doktor değil, yarayı açan bakacaksa bende sıkı sıkıya tuttuğum iplerimi sallarım, dizginlemem hiç bir şeyi. Eğer o da bana konuşacaksa, bir tek onu dinlerim," dediğinde göğsünün altında bulunan kalbin teklediğini, bir anlık ritminin değiştiğini sandı Leyla.
Civan konuşmak, onu dinlemek ve hatta onun hislerine karşılık vermek istiyordu. Civan da artık kendini tutmak istemiyor, yarası da şifası da aynı kişi olan kadını, sarmak, sarmalamak istiyordu.
Leyla tuttuğu elin sıcaklığından yanar gibi kaçırmaya çalıştığı elini Civan tutup tek eliyle sardı ellerini. Leyla bu sahiplenici tutuşu ya da her ne deniyorsa beklemediği için gözlerine baktı. Geceden siyah, sanki biraz daha baksa onu yutacakmış gibi bakan kara gözlere odaklandı.
"Konuşacağım," dedi Leyla. Sesi istediği gibi gür çıkmadı, aksine daha yumuşak çıktı. Sanırım bu yakınlık onun ayarlarıyla oynamıştı ve onun dengesini sarsmıştı.
"Ama sen bu haldeyken değil, sen karşımda kanıyorken değil," dediğinde Civan'ın onu sıkı sıkıya kavrayan kolları gevşeyerek ona alan vermiş, az da olsa hareket etmesine müsaade etmişti.
"Konuşacak mısın benimle, anlatacak mısın her şeyi?" dediğinde Civan, gördüğü her şeyin cevabını teker teker almak, o herife sunduğu gülümsemesinde, bakışında, sesinde hatta o öpücükte yatan duyguların gerçek olmadığını duymak istiyordu.
Civan Leyla'dan vazgeçemiyordu, Civan Leyla'yı umursamadan, görmeden, düşünmeden, başını her yastığa koyduğunda, gözünü açtığında, kapadığında onu düşünmeden edemiyordu.
Civan, Leyla'yı seviyordu.
"Anlatacağım her şeyi, gördüklerini, görmediklerini hepsini teker teker anlatacağım, sende bir daha karşımda bu şekilde durmayacaksın," dediğinde yarasını kastettiğini sansa da Leyla'nın asıl kastettiği şey ondan uzak kalmasıydı.
Leyla onun sesini duymadığı, yanında olmadığı, Civan'la konuşmadığı birbirinden uzak üç seneyi zar zor atlatmıştı. Şimdi onun yanındayken, onunlayken ve onu seviyorken bu eziyete katlanmak istemiyordu. Artık duygularını Civan'da bilsin istiyordu:
Çünkü Leyla, Civan'ı seviyordu.
"O zaman bana istediğin her şeyi yapabilirsin," dedi kendini Leyla'nın avuç içlerinden öpmek istediği güzel ellerine bırakırken. Civan gerçek anlamda kendini Leyla'nın ellerine bırakarak teslim olan bir suçlu gibi ellerini kaldırdı havaya. Artık ona teslim olmaya, onun hislerinde yargılanmaya hazırdı. Yeterince beklemişti, şimdi seve seve onun mahkumu olabilirdi.
"O zaman sana istediğim her şeyi yapacağım," diyen Leyla, Civan'ın gözlerine bakarak havaya kaldırdığı ellerinin altındaki tişörtünün uçlarını kavradı, usulca havaya kaldırıp çıplak göğsünü usulca açık bırakacak kadar üstünden sıyırdığında Civan, onun ne yapmak istediğini bilerek yardımcı oldu, çıkmak için can atan tişörtünü kafasından geçirip bir kenara fırlatan Leyla'ya baktı. Işıklı yeşil gözleri, Civan'ın karanlık ve boşluk barındıran harelerini aydınlatırken Leyla'nın sıcacık elleri göğsüne dokundu ve o an Civan, sanki kalbi duracak gibi hissetti.
Sandı ki, Leyla, o an onun için atan kalbini tek dokunuşuyla durdurabilirdi.
Leyla elleri nazikçe Civan'ın göğsünde gezinirken bir saniye bile bakışlarını ayırmadı siyah harelerden. Bakmayı bırakırsa sanki gözünün önünden kaybolacağını düşündü, bakmaya, gözünün önünden kaybetmemeye çalışarak omuzlarına çıkardı elini. Geniş ve isterse rahatlıkla kurulabileceği omuzlarında gezinirken derin bir nefes verdi.
Bu adam onun nefesini kesmek için yaratılmış olmalıydı, yoksa başka, herhangi bir açıklaması olması mümkün değildi.
Civan'da bu dokunuşla kesik bir nefes verdiğinde sadece tek bir şeye odaklıydı. Karşısında duran, istese kül olacağı ve onu yakan ateş misali kadına bakıyordu. Dokunuşları teninde alevi hisseder gibi olurken Civan, bu dokunuşun onun yakıp kül edeceğini hissediyordu. Hoş dokunmasa bile Civan, Leyla için yanıp tutuşuyordu.
Bu kadın, onu yakmak, kül etmek için yaratılmış olmalıydı, yoksa başka, herhangi bir açıklaması olması mümkün değildi.
"Yatağa geç," dedi Leyla otoriter bir sesle ve göğsüne koyduğu eliyle onu geri geri adım atmaya zorladı. Civan da ağzından çıkan her sözü emir niteliğinde sayarak dediğini yaptı. Eli çıplak göğsünde olan kadının yönlendirmesiyle geriye doğru adımlar atıp yatağın ucuna geldiğinde usulca eğdi bedenini, az önce ağrılarla yattığı yatağa, bu sefer heyecanla bıraktı kendini.
"Sana istediğim her şeyi ne zaman yapabilirim?" dediğinde yutkunmamaya çalıştı Civan, onun karşısında bu kadar çaresiz görünmemeye çalıştı ama yapamadı. Ağzından çıkan iki kelimeyle tamamen karşısında duran kadına teslim oldu.
"Her zaman," dedi çaresizce. Çaresizse, karşısında duran ve onu kül eden kadın onun çaresi olurdu. Yaralıysa şifası, dertse dermanı, yangınsa onu körükleyen alevi olurdu.
"Tamam o zaman, ecza dolabı gibi bir şey var mı bu evde? Biliyor musun?" dediğinde Leyla'nın elini çektiği an soğuyan ve üşüyen göğüs kafesiyle afalladı Civan. Leyla cidden onu yakıyordu, bunu şu an kesinleştirmişti.
"Var, ben alıp geli-" diyemeden tahmin edemediği bir güçle Leyla onu omzundan bastırıp olduğu yere yeniden oturttu.
"Yerini söyle bana, ben alıp gelirim," dediğinde yutkunmadan edemedi Civan. Sonra mutfakta, duvara monteli olduğunu söylediğinde uzaklaşan Leyla'nın sırtına dökülen koyu kumral saçlarına hayranlıkla baktı.
"Uzan sen, ben şimdi geliyorum," diyerek uzaklaşan Leyla'nın sözünü ikiletmeden hemen yatakta geriye doğru kaydı, sonra ağrıyan ve kanayan omuzuna fazla yüklenmemek için usulca uzandı.
Leyla sadece bir dakikadan daha az bir sürede odaya yeniden geldiğinde hiç beklemeden Civan'ın yanına, onun için ayrılan yere kuruldu. Ecza dolabında bulduğu her şeyi yatağa, ikisinin arasına serdiğinde gerekli olan ilk şeyi yaptı. Biraz daha yatakta kaydı, Civan'ın gergin ve soğuk tenine dengede durmak için bir elini nazikçe koydu, diğer elini de kanayan ve değiştirmemek için inat edilen pansumanla getirdi.
Pansuman o kadar eskimiş, o kadar yıpranmıştı ki bu sorumsuz tavırlara nasıl karşılık verse, elinin altında kanayan adama nasıl bir tepki verse bilemedi. Ucundan tuttuğu pansumanı yavaşça kaldırdığına, iltihaplanan ve açılan yaraya içi giderek baktı. Gerçekten canının hiç mi kıymeti yoktu bu adamın?
"Kaç gündür değiştirmiyorsun bu pansumanı sen?" dedi öfkeli bakışlarla bakıp burnundan soluduğunda.
Civan sessiz kaldı, bir şey dememeyi düşündü. Derse bu öfkeli bakışların sahibinin daha da öfkeleneceğini biliyordu ama onun için endişelensin, daha da harlansın diye söyledi.
"Beş gün olmuştur," dedi doğruyu saklamadan. Leyla ise bunu duyduğunda derin bir nefes aldı, beklediği gibi bir tepki vermedi.
"Öyle mi?" dedi sanki doğruluğundan emin olmak ister gibi ama Leyla, bunun doğru olduğunu ağzından duymasa da elinin altındaki yaranın halinden görebiliyordu.
Başıyla onaylayan Civan, bakışlarını bir an bile Leyla'dan çekmezken Leyla yarasının üstündeki eskimiş pansumanı tek seferde, gözünü bile kırpmadan çıkardı. Madem canının kıymeti yoktu, o da yokmuş gibi davranırdı. Çıkardığı pansuman ise Civan'ın biraz canının yanmasına sebep olduğunda, Leyla hiç bir şey yapmamış gibi devam etti.
Çıkardığı pansumanı bir yere koydu, yatağa serdiği ve yarayı temizlemesi gereken malzemeyi elleri arasına alıp Civan'ın omuzundaki yaraya götürdü. Bu seferde hiç hafif dokunmayı önemsemeyip yarayı olabildiğince sert bir şekilde temizlemeye başladı. Civan ise bu sessizliğin sebebini şimdi anlamıştı, Leyla onun canını böyle hunharca davranıp yakmaya çalışacaktı, sinirini ondan böyle çıkaracaktı.
"Ses çıkar be adam! Yarana basıyoruz burada," dedi dayanamayan Leyla. Ses çıkarsın, acıdığını bilsin de dursun istiyordu. Yüzünde en ufak bir mimik görse yine bırakacaktı ama onu da görmemişti.
"Acımıyor mu?" dedi Leyla, günler geçmişti, belki artık acımıyor, sadece kanıyor bile olabilirdi.
"Acımıyor,artık." dediğinde boştaki elini Leyla'nın yarayla ilgilenen elinin üstüne koydu ve küçücük ellerini kendi elinin altında hapsetti.
"Yalan söylüyorsun," dediğinde elinin altındaki eli usulca okşadı Civan, elleri üşümüştü, Leyla onları sıcacık yapar, ısıtırdı.
"Söylemiyorum, söylemedim hiç,"dediğinde yaraya odaklanmış yeşilliklere bakmaya çalıştı Civan. Leyla'nın aklına bu yakınlığın biraz fazla olduğu sonradan geldi ama iş işten geçmişti. Sessiz kalma hakkını kullanmak isteyen bu sefer Leyla olurken Civan, konuşmaya kaldığı yerden devam etti.
"Seni onunla gördüm," dediğinde içinden küfürler etmek istese de durdurdu.
"Osman'la, yan yana, yakın bir halde..." dediğinde zorla konuşuyor gibi çıktı sesi. O günü hatırlamamak için günlerce kendini meşgul etmiş, sürekli spora gitmiş, Kenan Usta'ya uğramış, askeriyede yapılmayacak tüm işleri bile yapmıştı ama şimdi konuşulması gereken en önemli konuyu konuşmak için gördüğü o anı, sahneyi zikretmesi gerekiyordu.
"Göründüğü gibi değil, gerçekten göründüğü gibi değil," diyen telaşlı Leyla'nın elini bırakıp göğsüne dağılan uzun kumral saçını okşadı.
"Beni dinle, öyle söyle ne söyleyeceksen," dedi kumral ipek saçları, parmağına dolayıp kendinden geçerken. Bu saçları boynuna dolayıp nefesini kesseler gıkı çıkmazdı Civan'ın, ölümü bu saç tellerinden gelecekse razıydı ama yine de ölmemeyi ve son nefesine kadar bu saçları koklamak, okşamak isterdi.
Leyla başıyla onaylayınca devam etti.
"O gün sizi görünce, artık sana gelmemin bir faydası olmadığını düşündüm. Osman sana güller almıştı," dediğinde Leyla göz devirdi.
Leyla nergis severdi, Osman daha onun hangi çiçeği sevdiğini bile bilmezken Civan, onun çaya kaç kaşık şeker attığını, biberi sadece kızarmış yediğini, bitteri değil sütlü çikolatayı sevdiğini,kitap alacaksa Karya'ya gittiğini, her gittiğinde de elinde en az bir kitapla döndüğünü, en sevdiği türün klasik değilde fantastik olduğunu, hatta sadece fantastiklere ayırdığı bir kitaplığı olduğunu bilirdi.
"Sen gülüyordun, o peşindeydi. Sonra güldün ona, uzun uzun baktın, konuştun... Sanki eskiye dönmüş gibiydiniz, sonra siz..."
"Öpüştük," dediğinde Leyla'nın sesi o anları pişmanlık duyduğu bir tınıda söyledi. Civan ise bunu duyduğu an gidip o adamın ağzını büzmek istediği halde yerinde kaldı.
"O yüzden bir anda ortadan kayboldun, benimle konuşmayı görüşmeyi bıraktın, yüzüme bile bakmadın, Osman'la beni öyle gördüğün için?" dediğinde Civan başını salladığı an yaralı olmayan koluna küçük bir tokat attı. Civan bu tokatın etkisini yine hissetmese bile şaşkınca Leyla'ya baktı.
"Sadece yirmi saniye daha bekleseydin, beni zorla öptüğü için ona yapıştırdığım tokatı görürdün!" dediğinde devam etti.
"Geldiğimi öğrenmiş birilerinden, iş yerimi de öğrenmiş nasıl öğrendiyse... O gün gülleri getiren oydu, evet ama onun gülleri daha elime geçer geçmez çöpü boylamıştı. O elimdeki güllerde yaşlı bir teyzenin getirdikleriydi..." dediğinde yarayla ilgilenmeye devam etti.
"Gelince boş boş konuştu. Ona geri dönmemi, akıllandığını, hata yaptığını bir daha olmayacağını söyledi. Onunla tekrar beraber olmayı isteyip istemediğimi sordu," dediğinde Civan ona sormadan edemedi.
"Sen ne cevap verdin peki?Ne söyledin ona?" dediğinde Leyla yarayı temizleme işini bitirmiş, merhemleri sürmüş ve kapatmaya başlamıştı.
"Seni sevdiğimi söyledim," diyerek Civan'ın omuzundaki yarasını tamamen kapatmış ve içinden gelen bu isteği durduramayarak yarasının üstüne minik bir öpücük kondurup kendi geri çekmişti.
Civan ise az önce aldığı itirafla nefes almayı unutup bir de üstüne Leyla'nın onun yarasını öpmesiyle nakavt olmuştu.
"Beni sevdiğini mi söyledin?" dediğinde afallayan gözlerle baktı. "Neden?" diye ekledi.
"Çünkü seni seviyorum Civan." diyen Leyla en net tavırla itiraf etti aşkını. Artık saklamak, hislerini bastırmak istemiyordu. Civan'ı seviyordu ve sevmeye devam etmek istiyordu.
"Sen beni sevsen de sevmesen de ben seni seviyorum, yani hislerimi durduramam, elimde değil. Elimde olan tek şey seni sevdiğimi söylemek," dediğinde nasıl bu kadar rahat söylediğine şaşırsa da durdurmadı kendini.
"Amerika'ya gittiğimde neden hep sana yazıyordum, neden garip görünen her şeyin fotoğrafını çekip sana atıyordum, neden bir kere bile görmediğin hocalarım hakkındaki saçmalıkları sana anlatıyordum, neden ucu sana dokunmayan tüm bu sohbetleri ansızın başlatıyordum sence?" dediğinde devam etmek istedi ama Civan olduğu yerden hafif doğrularak onun lafını kesti. Onunla birlikte Leyla da doğrulurken kollarını tuttu Civan, Leyla'nın incecik kollarını büyük elleri arasına hapsetti.
"Sence ben neden her yazdığında sana cevap veriyordum, neden garip bulduğun her şeyi en ince ayrıntısına kadar inceliyordum, neden bir kere bile görmediğim hocalarının hakkındaki dinliyordum, neden ucu bana dokunmayan tüm bu sohbetleri şevkle devam ettiriyordum? Sence neden?" dediğinde Civan'da artık açık olmak istediğini fark etti. Leyla ona dudaklarını aralamış ve şaşkınca bakarken devam etti Civan. Durmaya niyeti yoktu, sevdiği kadın ona sevdiğini söylediyse onun artık durmaya hiç mi hiç niyeti yoktu.
"Çünkü seni seviyorum Leyla, okuduğun her kitaba anlamadığım tepkiler verip heyecanlandığında, şekersiz, demli çay içip yüzünü ekşittiğinde, onayladığını göstermek için tatlı tatlı gözlerini kırpıştırdığında, anlamasan bile benim alaydaki saçmalıkları anlatıp sana her dert yandığımda, bana olan bakışını, sesini, duruşunu seviyorum Leyla. Ben seni seviyorum... "
"Seni gördüğüm ilk günden sonra, her gün çok daha fazla seviyorum Leyla," dediğinde sonunda söylemiş olmanın rahatlığını yaşarken Leyla'ya baktı. Leyla onu içine çekmek ister gibi bakarken Civan da ona çekilmek ister gibi bakıyordu.
"Civan," dedi Leyla tereddütle. Sonra yataktaki yerinden kıpırdadı, kollarını tutan Civan'ın ellerini çekmesine müsaade etmedi, poposunu kaldırdı, Civan'a daha da yanaşarak poposunu Civan'ın kucağına bırakıp ona mümkün olduğunca yaklaştı. Yüzlerindeki mesafeyi en aza indirip dudakları temas edecek kadar yakınlaştığında Civan'ın, onun dudaklarına baktığını fark etti. Yadırgamadı çünkü Leyla da onun dudaklarına hep böyle uzaktan uzaktan bakıyordu ama şimdi böyle uzaktan bakmakla kalmayacaktı.
"Sana istediğim her şeyi yapabilir miyim?" diye sordu Civan'ın dudaklarına dudakları temas edip nefesleri birbirine karışırken. Civan ise kucağına yanlamasına yerleşmiş olan Leyla'nın kollarını tutmayı usulca bırakıp elini indirdi ve kumral saçlarının tane tane döküldüğü sırtına yerleştirdi. Dokunduğu yerler avucunu yakmaya başlarken ikisi de aynı anda kesik bir nefes verdi. Nefesleri yeterince birbirine karışmıştı, artık onlar birbirine karışmalıydı.
"Yapabilirsin," dedi Civan aynı anda gözleriyle de onaylarken. Civan için artık durum netti. Leyla onun hislerinin ağırlığını tartmış, çok ağır olduğunu düşünerek kendine düşen payını sırtlamıştı. Sonra da zaten ona teslim olmaya hazır olan Civan'ı kendi mahkemesinde yargılamış ve kendine mahkum etmişti.
"Bana istediğin her şeyi yap," diyen Civan olsa da adımı atan ilk kişi Leyla olamadan öpen Civan oldu. Leyla'nın sırtındaki ellerinden destek alıp kalan mesafeyi de öylece kapatarak Leyla'nın dudaklarını kendi dudaklarına bastırdı, onu nefesini kendi nefesi bilip öpmeye, dudaklarına sahip olmaya başladı. Leyla bu öpücük aniden olsa bile bir an dahi tereddüt etmeyip dudaklarını, kucağında oturduğu adam için memnuniyetle araladı ve onun yüklü miktar his ve derin duygular barındıran sıcak dudaklarına kendini teslim etti.
•••••••••••••••
"Senin yüzünden kapıda kaldığımıza inanamıyorum Aziz, sadece iki dakika kapıyı tutmanı istedim ya iki dakika,çok mu şey istedim!" diyerek karşımda duran ve sayesinde kapıda kaldığımız adama baktım. Leyla ve Civan'ı buluşturalım, barıştıralım derken Aziz'in anahtarı içeride kalan kapıyı sertçe kapatıp bizi dışarıda bırakmasıyla kapıda kalmıştık.
"Rol yapacağız diye tutup yakamdan çekiştirmeseydin kapıda falan kalmazdık, senin yüzünden kaldık kapıda, benim değil!" dedikten sonra Aziz bana sırtını döndü, kapının kolunu elleriyle sıkıca kavrayıp açmak için güç uygulamaya başladı.
"Hem ben kapıda kalmadım, sen kaldın. Ben Civan'ın evine çıkar, rahat rahat yatarım," dediğinde öfkemi ve onun aptallığını umursamamaya çalıştım.
"Sayende kapıda kaldım ve bunun sorumluluğunu almıyorsun öyle mi? Sorumsuz adam, sana güvenende kabahat," dediğimde kapımın kolunu kavrayan elini tutup onu geri çekmeye çalıştım, Aziz ise sanki kola yapışmış gibi elini kapımdan çekmiyor, benimde çekmeme izin vermiyordu.
"Çekilir misin kapımdan, hem gidiyorsanda git! Ben bakarım başımın çaresine," dedim elini ısrarla çekmeye çalışırken. Madem kapıda kalan bendim, o zaman kendi başıma da bir şeyleri hallederdim.
Yine ısrarla hem benden hemde kapımdan çekilmesi için eline baskı uygulamaya devam etsemde hiç bir sonuç vermeyen çabalarımdan sonra pes etme kararı aldım. Aziz ise benim bu sonuçsuz çabalarımı film izler gibi izlerken sadece suratıma boş boş bakıyor ve elini bile çekmeye tenezzül etmiyordu.
"İnat etme de bırak kapının kolunu, yoksa gece gece dışarıda kalacaksın," dediğinde hala tek kapıda kalan kişinin ben olduğumu söylüyordu.
"Ha sen beni dışarıda bırakmaya dünden razısın yani, öyle mi?" dedim merakla. Biz şu an iki suç ortağıydık ve suç ortağım beni tam olarak şu anda yarı yolda bırakıyordu.
"Razı falan değilim," dediğinde afalladı, sanki buna cevap vermemin mantıksız olacağını düşünür gibi.
"Ne diyorsun Allah aşkına Esin, kapıyı açmaya çalışıyorum dışarıda kalma diye, sen bana ne diyorsun," dedi diğer elini benim iki elimin üstüne koyduğunda.
"Bak hala dışarıda kalma diye diyorsun ya, farkındaysan..." dedim tana tane konuşmaya çalışarak.
"Sen ve ben bu eve beraber girdik, sadece sen ve ben, anlıyor musun?" dediğinde teyit etmek için ona baksam da cevap alamadım. Sanki bu söylediğim çok yanlış bir şeymiş gibi bir hissiyatla bana bakıyordu.
"Sonra yine beraber bu evden çıktık, ben sana çıkarken kapıya dikkat et dedim ama sen ne yaptın," dedim ona çemkirmek için hazırda bulunurken.
"Tamam ben yaptım Esin, ben seni de kendimi de kapıda bıraktım mutlu musun?" dediğinde kafamı salladım. Onunla biraz olsun uğraşmak, en azından eskisi gibi yakın olmaya başlamak istiyordum.
"Oldu," dedim en mutlusundan gülümserken. Aziz de ona böyle güldüğümü görünce sanki ne yapmak istediğimi fark etmiş gibi bakarak aynı şekilde güldü bana.
Gülerken kısılan gözleri ve kıvrılan dudaklarına bakmamam gerektiği kadar uzun baktığımı fark ettiğimde Aziz'in esmer harelerinden ve bende bile olmayan şekilli dudaklarından gözlerimi kaçırdım, sanırım sol melek bana gerçekten yapılmaması gereken şeyleri yaptırmak için uğraşıyordu.
"O zaman...Müsaade edersen kapını zorla da olsa açalım," dediğinde ne demek istediğini anlatmak için bir bana bir de elleri arasında olan ellerime baktı. Elimi çekmemi istiyordu, bunun için bakıyordu.
Bende istediği gibi çektim ellerimi, hızla değil, en ağırından, en yavaşından çektim.
"Nasıl açacaksın, anahtarımız yok ya," dedim ona biraz alan açarak. Rahat rahat kapıyı açmalı, bizi eve geri sokmalıydı.
"Kıracağım," dedi omuzlarını gevşetip kendi eksenleri etrafında küçük daireler çizerken. Sonra da duruşunu ayarlayarak geniş, kaslı omuzunu benim kapıma çevirdi.
"Kıracak mısın?" dedim afallayarak. Aziz ise kafasıyla onaylayarak duruşunu ayarlıyordu ki son anda idrak ettiğim şeyle onu durdurmak için kapıya kendimi siper ettim ve onun bedeniyle kapının arasına girdim.
"Kıramazsın!" dedim Aziz bana kafasını eğmiş bir şekilde bakıyorken. Kendinden fazlasıyla emin bir şekilde konuşuyordu ama benim bahsettiğim şey bu değildi.
"Kırarım," dedi kendinden emin bir şekilde ve beni kapıdan çekmek için tam omuzumdan tutmuştu ki onun elini tutarak durdurdum.
"Onu demiyorum Aziz, kırma diyorum sana kırma, kırarsan Leyla'lar kendi dertlerini unutur, buraya gelirler. Sonra da bizi görüp içeri alırlar," dediğimde çok rahat bir şekilde sorun olmadığını dile getirdi.
"Alsınlar işte,sorun ne?"
Gözlerimi devirmeden edemedim, bu adam cidden bana az önce nasıl ayak uydurmuş, planımı bozmadan nasıl bana yardım etmişti şaşkındım.
"Baş başa kalsınlar diye uğraşıyoruz Aziz, toplama kampı kursunlar diye değil," dediğimde onu göğsünden hafifçe ittirdim kapımdan çekilmesi için.
Bu da iyice kaptırdı kendini kapımızı kırma niyetine,
"Dışarıda mı kalalım o zaman Esin, ne yapalım?" diyen Aziz'e baktım. O zaten geldiğinden beri yorgun gözlerle bana bakıyordu,benimle uğraşıyordu, şimdi de benim yüzümden bu yorgun argın haliyle kapımda boş boş dikilip bana yardım etmeye çalışıyordu. Aziz, gitmeli, güzelce dinlenmeliydi. O böyle yorgun ve uykusuz gözlerle bana bakarken ona kıyamazdım, o yukarı çıkmalı, uyumalıydı.
"Sen yukarı çık, görevden döndün yorgunsun." dediğimde sorgular şekilde baktı bana. Kıyamıyorduk işte, niye böyle bakıyordu ki?
"Ayşe ablanın misafiri var, oraya gidemezsin,biliyoruz" dediğinde kafamı salladım. Evet, birazdan misafirleri gelmiş olacaktı ve onlara kesinlikle gidemezdim. Saat hem geç olduğu için hem de Leyla'ları bozmamak için şu an çilingir de çağıramazdım. Dayım da maalesef ki, asla yanına bile yanaşmayacağım birinin yanına gitmek gibi bir hataya düştüğü için onun yanında da kalamazdım.
"Ne yapacaksın yani?" dediğinde en mantıklı fikrimi ortaya sunmaktan başka çarem kalmamıştı.
"İso'nun yanına gidebilirim," dedim üstüme başıma bakmadan ama benim yerime zaten üstüme başıma bakan birini fark ettiğimde tam olarak o an yerin dibine girdim.
Üstümde incecik düşük omuzlu tişörtüm, içime giymediğim sütyenimle içeridekileri özgür bırakmışken alayda yürümeyi geç, bu soğukta dışarı bile çıkamayacağım bir şortla Aziz'in tam karşısında duruyordum. Hemde çok uzun bir süredir...
Elimi göğüslerime siper etmek ve görüş alanından çıkmak istesem de aniden hareket ederek ilgiyi oraya çekeceğimi biliyordum, bu yüzden hiç böyle şeyleri takmıyormuş ve fark etmemiş gibi bir tavır takındım.
"Gidemezsin," dedi en hızlısından cevap verirken. Ben ise bu ani karar değişikliğinin sebebini kendimce çözmeye çalışıyordum.
"Bir yere gitme Esin, benimle gel," dediğinde Aziz heybetini farkında olmadan benim üstüme doğru gelip göğüs kafesiyle bakışmamı sağladı.
"Kapıda kalan sen değilsin ki , benim. Sen zaten yorgunsun, bir de burada benimle uğraşıyorsun Aziz,sen hadi çık yukarı, yat dinlen, benim içimde rahat etsin." dedim gerçekten onun dinlenmesini, duş almasını ve güzelce uyumasını isterken.
"Gidelim Esin, sende benimle gel," dedi tekrar ederek. Emir gibi bir sesten ziyade yalvarır gibi konuşuyordu benimle.
Başımı hayır anlamında salladım, İso'da kalabilirdim, sorun olmazdı. Zaten uzun süredir de onunla baş başa oturup vakit geçirmemiştik.
"Gelmiyor musun yani benimle ?" dediğinde başımı hayır anlamında yine sallarken cevap verdim.
"Gelmiyorum," dedim.
"Peki madem," diyen Aziz bunu der demez kollarını iki yanımdan geçirince ayaklarım yerden kesildi. Bir kolu belime rahatlıkla sarılırken diğeri de beni zemine paralel bir hale getirmek için kullanılmış, beni kolayca havaya kaldırmıştı. Ve o andan itibaren sanki bir poşetmişçesine Aziz'in kollarında, merdivenleri kullanmadan taşınmaya başladım.
"Aziz, saçmalıyorsun şu an...Cidden... Bırak beni," dedim kollarında tüm gücümle çırpınmaya başlarken.
"Sessiz ol Esin, biri bizi bu halde görürse hiç bir şey açıklayamayız," dedi rahatlıkla merdivenleri çıkarken. Belime sarılan kolları asla canımı acıtmayarak beni tutuyordu ve sanırım fazlasıyla sıcaktı.
"Düpedüz adam kaçırıyorsun sen şu an, soran olursa öyle deriz," dedim dördüncü kata neredeyse giriş yapıp tüm çabalarım yine boşa giderken.
"Seni kaçırıyorum ben, başka birini değil, soran olursa böyle söylersin, Aziz beni tuttu, kaçırdı dersin..." dediğinde cebinden çıkardığı anahtarı geldiğimiz kapının kilidine soktu ve ben hala onun diğer kolunda bir poşet misali asılı duruyordum. Kilidi açtı, kapıyı itti ve postallarını ayağından tek hamlede çıkarıp benimde terliklerimi çıkarmam için zaman tanıdı.
"Çıkarsana terliklerini, evi kirletmeyelim," dediğinde sanki bana zaman tanımak istemiyormuş gibi bir karar değişikliğine gidip beni tek hamlede kolunda doğrulttu ve anlamadığım bir ustalıkla yine koluna oturttu.
Adamın kolunda taklalar atıyoruz resmen, heybetine sual olunmaz Yüzbaşı'mın kollarında hemde,
"Ya da ben çıkarayım," dedikten sonra ayağımdaki terlikleri boştaki eliyle çıkardığında ağırlığım onun için hiç bir şey ifade etmiyormuş gibi beni girdiğimiz evin içinde usulca yere bıraktı. Ayaklarım sonunda yerle buluştuğunda arkamda kalan Aziz, kapıyı arkamızdan kapatıp bir kaç kez kilitlediğinde omuzlarımdan tutarak bu sefer beni yönlendiren kişi o oldu.
"Nereye yine?" dedim zorla götürüldüğüm ikinci sefer için.
"Üstümüzü değiştirmeye," dediğinde adımlarımız çoktan evin yatak odasını bulmuştu ve ben daha ağzımı bile açamadan odaya girmiş bulunmaktaydım. Aziz ise yine arkamdan önüme geçerek odada bulunan gardrobu açtı, içini karıştırmaya ve kıyafet aramaya başladı. Bulduğunda ise kontrol etmek için havaya tutup iyice baktı.
"Bende mi değiştiriyorum?" dedim karşımda duran Aziz'e bakarken. Aziz ise bana bakmadan kafasını salladı ve elindeki haki yeşili tişörtü bana doğru uzattı.
"En azından üstünü,evet." dediğinde çok açık bir şekilde gözlerini düşük omuzlu ve incecik üzerimde gezdirdiğinde nefesim kesilirken Aziz bakışlarını sanki daha fazla bakarsa yanlış bir şeyler düşünürmüş gibi hızla benden kaçırdı. Sonra da elindeki tişörtü almam için tekrar bana uzattı.
"Civan'ın tişörtünü izinsiz bana vermen ne kadar mantıklı Yüzbaşım?" dedim ellerim hafif verdiği tişörte uzanırken. O da sanki söylediğim şeyde bir gariplik varmış gibi bir kaşı havaya kalkık bir şekilde bana baktı.
Yüzbaşı'm? Yüzbaşı ve m? Benim olan Yüzbaşı'm mı bu?
"Civan'ın değil benim tişörtümü veriyorum sana, burası benim odam sayılır zaten," dediğinde elime tutuşturdu aceleyle tişörtü ve dolaptan başka bir şeyler aramaya başladı. Aradığı şeyleri, yani kıyafetlerini bulduğunda omuzuna bir havlu attı ve yönünü bana çevirdi.
"Ben çıkana kadar giyinmiş ol, sonra da beraber yemek yiyelim, konuşalım." dediğinde yanımdan geçip giderken sağ elini, yan tarafımda tişörtünü tutan sol elimin üstünde getirip saniyelikte olsa okşadığını hissettim ve sıcaklığının çok kısa bir süre içime işlemesine izin verdim.
"Anlaştığımızı düşünüyorum," dediğinde ben cevap vermeden odadan çıktı ve kapıyı kapatmam için benim yerime açık bıraktı. Bende hem bu vücuduma yayılan ısı dalgasının ve onun ufakta olsa elimi okşamasının hem de yemek yiyip konuşma fikrini idrak etmeye çalışarak kapıyı kapattım.
Kapattığım kapı ve Aziz'in de banyoya girmesiyle bana uzattığı haki tişörtü yatağa atıp kendi üstümdeki incecik tişörtü hızla çıkardım. Yatağa koyduğum ve Aziz'e ait olan tişörtü bıraktığım yerden alarak başımdan geçirdim ve tamamen vücuduma sarmasını müsade ettim. Tişörtün içinde kalan ve dağılan saçlarımı da dışarı çıkararak olabildiğince ellerimle düzelttim. Tişört artık tamamen gövdemi sardığında bacaklarıma dökülen ve sanki altımda hiç bir şey yokmuş gibi bir görüntü vermesiyle afalladım. Benden bir hayli uzun ve kalıplı olduğu için tişörtü bana fazlasıyla uzun ve bil geliyordu.
İçimdeki şortum tişörtten dolayı yokmuş gibi gözükürken odanın ona ait olması durumuyla aklıma gelen ilk şeyi yaptım. Onun odasında olma fırsatı yakalamışken ihtimal dahilinde bile olmayan bir şeyi aramaya karar verdim. Belki yanlış bir şey olsa bile merakımı gidermeli, cevabını bulmalıydım. O yüzden hızla araştırmaya başladım. Dolaba baktım ilk, tişörtleri ve sweatshirtleriyle karşılaşınca burnuma dolan kokuyu içime çekmeden edemedim. Bu koku tamamen tarif edilemez ama hatırda kalır bir kokuydu. Tanıdıktı ama bir o kadar da farklıydı. Koku hakkında tek emin olduğum şey ise beni kesinlikle sarhoş edebilme potansiyeli olduğuydu.
Bence aramayalım, konuşalım artık. Soralım ona, diyen sağ meleğe ilk defa solda katılınca şaşırdım.
Bence de, ona konuşma fırsatı verelim,arkasından gizli gizli iş çevirmeyelim, dediğinde açtığım gardrobun kapaklarını açtığım gibi kapattım. Evet, haklılardı. Ben onunla konuşmak ve anlaşmak işin onu çağırmıştım ve şimdi de fırsatını bulmuştum, o yüzden artık ona sormalı, cevabını ondan almalıydım.
Ama son bir kez de şu kokuyu kaynağından almalıydım, diyerek çıkardığım sweatlerden birini alelacele elime alarak kokusuyla mayışan burnuma getirdim ve en derininden bir nefes çektim. Bu koku... Bu... Koku... Bunlardan birini kesinlikle çalmalı ve evime götürmeliydim. Kesinlikle!
Çünkü hırkasındaki koku artık tamamen benim kokumla karışmış ve bendeki etkisini yitirmişti.
Aniden açılan bir kapı sesi duyduğumda Aziz'in duşta olan işini bitirdiğini anladığım sırada hızla elimdekini dolaba fırlattım ve kapağı kapatarak en acelesinden odadan çıkmak için kapattığım kapıya elimi uzattım ve kolu hızla kavrayarak açtım.
Açar açmaz ise karşımda ıslak ve yarı çıplak bir şekilde duran Aziz'i gördüm. Aziz ise esmer vücudu ıslak, kasıklarına kadar beyaz bir havlu bağlı bir şekilde ıslak kirpikleri ardından bana bakıyordu. Boynundan hiç çıkarmadığı künyesi ıslak tenine dokunurken sanki doğduğu anda spora başlatılmış gibi geniş uzanılası omuzlar, kafamı koymak ve uyumak istediğim göğüsler ve mümkün olduğu kadar dokunmak istediğim ve her bir santimini ezberlemem gereken karın kaslarıyla karşımda duruyordu.
Esmerdi... Esmer, ıslak ve heybetliydi.
Bu bizi bırakıp gittiğinde hiç böyle değildi? Ne olmuş ayol buna?
"Esin?" dedi bu muhteşem ve afet görüntünün bende yarattığı anlık transtan çıkarırken.
"Hm?" diyebildiğimde Aziz hala o kavruk ve her detayı ayrı bir şaheser olan vücuduyla karşımda durmaya devam ediyordu.
"Napıyorsun?" dediğinde cevap verebilme gibi bir yeteneğim olduğunu hatırlayarak kendime geldim.
"Şey yapmaya geldim ben, tişörtümü almaya..." dedim arkamda bıraktığım tişörtü bahane ederek.
"Bırak kalsın tişörtün burada, bir şey olmaz. Sen içeri geç, ben giyinip gelirim şimdi," dediğinde kafamla onayladım çünkü yapabileceğim tek şey buydu. Hızla önümde bana yol veren Aziz'i görmezden gelmeye çalışarak bana açtığı yılda ilerleyip hızla mutfağa geçtim.
•••••••••••
Şimdi Aziz içeride, Civan'ın ona ayırdığı ve bazen beraber kaldıkları odada tek başına kaldığında vücuduna basan sıcaklığı görmezden gelemedi çünkü Esin, onun tişörtünü giymiş, sarı saçları dağınık ve bacaklarını kapatmaya yeten üstüyle ona bakmış, karşısında en masum bakışlarını takınarak durmuştu.
Aziz ise onun bu halini görmenin kalbine zarar olduğunu bildiği için onu alelacele göndermiş ve şu an biraz pişman olduğunu hissettmişti. Esin o an sadece tişörtünü almaya geldiğini söylediğinde biraz kovar gibi bir tavır takındığını fark ederek kendine kızdı. Onu bu odadan hiç göndermemeli, çıkmasına asla müsaade etmemeliydi.
Aklına gelen şeyle bakışlarını yatağın üzerinde duran ve Esin'in az önce çıkardığı, incecik kumaşı olan tişörte baktı. O tişört üzerindeyken Esin, tek dokunuşuyla onun nefesini kesebilirdi, farkındaydı ve bunun olmasını istemiyor, Esin'le daha çok konuşup vakit geçirmek istiyordu.
Yatağın üstünde duran tişörte uzanıp yapmamak için kendine tembihler ettiği şeyi yaptı, tişörtü alır almaz onun kokusunu ezberlemek için burnuna götürdü ve en derinininden içine bir nefes çekti. Çeker çekmez de kendinden geçti. Bu çiçek gibi olan bahar kokusu, onun ölümü olabilirdi. İlk zamanlar bu kokuyu almamak için nefesini tutup arkasından yürüyordu ama şimdi bu kokuyu almak için saçma sapan fırsatları kollamaya çalışıyordu.
Bu tişörtü saklasam ne olur ki diye düşündü içinden, Esin yarına kadar unutur giderdi, unutmasa bile bir bahanesini bulur, kendine kalsın diye direnirdi.
Bu benim olmalı diye düşündü peşine, onu baş köşeme koymalı, onunla uyumalıyım diye düşündü. Gözünü açtığında da kapandığında da bu koku olsun istedi, öyle de yaptı. Elindeki tişörtü alıp gardrobunun en alt kısmına, artık ona dar gelen tişörtlerin arasına sakladı. En azından buna hakkım olmalı diye düşünerek içini rahatlattı. Daha sonra Esin'i tek bırakmamak adına hızla kurulanıp üstüne o da haki bir tişört ve altına eşofman geçirdi, içeriye yanına gitti.
Esin mutfakta tek başına oturup onun gelmesini beklerken evi incelemeden edemedi, ev bir erkeğin kalmasına rağmen haddinden fazlasıyla temiz ve düzenliydi. Hatta Esin'im evinden bile düzenliydi.
"Madem ikimiz kaldık, o zaman yemek yapalım." diye bir fikir sundu Aziz ve sandalyede tek başına oturan sarı saçları sırtına dökülen kadına baktı. Umarım, dedi içinden, umarım bugün mal mal konuşup içine etmem,dedi.
"Yapalım yapalım da...Ben yemek yapmayı bilmiyorum pek," diyerek Aziz'e baktı Esin. Aziz zaten ona bakıyordu ve bakışları buluştu. Esin ise yemek yapmayı bilmediği için mahçup hissediyordu.
"Ben yaparım sana yemek..." dedi ilk önce Aziz ve sonra bir anlık kendini düzeltme isteği hissetti içinde ama düzeltmedi. Çünkü tam olarak yapmak istediği şey Esin'e tamamen açık olmak ve gerçekten de ona yemek yapmaktı.
"Kuru pilav yapsam, yine beraber yer miyiz Esin?"dedi ona. Ama asıl demek istediği şey şuydu.
Yine eski günlere döner miyiz Esin? Senin peşinden nefes nefese koştuğum o günlere,aklımı başımdan aldığın,sadece aklımı almakla da yetinmediğin o günlere... Döner miyiz Esin?
Esin ise sanki Aziz'in ne demek istediğini anlamış gibi baktı yüzüne, bu onların arasındaki bir sır, bir gizemdi. Sadece ikisinin bildiği ve ikisinin olduğu en güzel anıydı.
Bu anı, Aziz'in Esin'i görmek ve onunla daha çok vakit geçirmek için onunla aynı kaşıktan yiyip hasta olduğu yemekti.
Döneriz Aziz...
"Yeriz...Beraber," dediğinde ikiside o an bu söylenilenlerin ne demek olduğunu, hangi anlama geldiğini bilerek konuştular. Artık o an Yüzbaşı ve Avukat değil, Aziz ve Esin olarak cevap verdiler.
"Otur bakalım o zaman sen, ben her şeyi hallederim," dediğinde ayaklanan Esin yerine, az önce kurulduğu sandalyeye oturdu. Aziz'in dolabın buzluk kısmından kuru fasulyeyi çıkarmasını, pirinci ıslamasını, yıkamasını sonra da yemek yapmaya başlamasını izledi. Her hareketini, teker teker, hiç bir detayını kaçırmadan seyretti.
Daha sonra Esin onun nasıl yaptığını öğrenmek için ayağa kalktı, Aziz ona nasıl yemek yapmayı öğrendiğini, şimdi de nasıl yemek pişirdiğini, pilavı nasıl tane tane yaptığını anlatırken Esin, ilk kez birinden yemek öğrenmek, ona yemek yapmak istediğini fark etti.
Aziz ise ilk kez mecburiyetten değilde içinden gelerek yemek yaptığını ve en sevdiği yemeği, en sevdiği insanla yıllar sonra beraber yiyeceğini fark etti.
"Anneannem öğretti işte bana da, bende biraz izledim tabi onu, öyle öyle kaptık bir şeyler..." diyen Aziz'le birlikte masada karşılıklı oturan Esin, en son ne zaman birinin ona özel yaptığı yemeği yediğini hatırlamaya çalıştı ama sanırım bu ilkti. Bu birinin, ona özel ilk yemek yapışıydı.
Aziz ise her ne kadar bu anlardan fazlasıyla keyif alsa da konuşmak, derdini anlatmak istiyordu.
"Dört yıl önce döndüm Türkiye'ye," dedi önündeki yemeği hala kaşıklarken. Esin ise yemeyi bırakmış, sanki bunu anlatmasını bekliyormuş gibi elini yanağına koyup onu dinlemeyi seçmişti.
"Anneannem, aldı beni yanına, burada bir başıma bırakmak istemedi. Dayımlar, halamlar, amcamlar falan da sahip çıkmayınca o beni yanına aldı. Azerbaycan'a götürdü..." dediğinde Aziz bir saniye bile bakışlarını tabaktan ayırmıyordu.
"Orada büyüdüm, okudum, asker oldum. Anneannemin yanındaydım hep, sonra buraya geldim. Dört yıl önce bir görev için ilk kez gönderilmiştim, Yarbay görevden sonra beni burada istediğini söyleyince bende sağlam bir dönme fırsatı bulmuşken teklifini kabul ettim, sonra da geldim işte..." dediğinde Esin, devamı gelecek gibi hissettiği için susmayı tercih etti.
"Yani çok uzun bir süre Türkiye'de değildim," dediğinde sonunda Esin sorabilmek için cesaretini topladı.
"O gece, parkta sana sorduğumda neden bana söylemedin?" dediğinde kafasını kaldırdı Aziz, sonunda Esin'in ona bakan meraklı maviliklerine baktı.
"Bil istemedim," dedi gözlerini kaçırmak istese de kaçıramayarak.
"Neyi bileyim istemedin?"
"Sizi görmeyi çok istediğimi ama görürsem de geri dönemeyeceğimi bil istemedim," dediğinde Leyla'nın söylediği şeyler aklına geldi. Leyla da tam olarak aynısını söylemişti.
"Geri gelirsem, bir daha oraya dönmek, sizden ayrılmak istemezdim. Ninem de biliyordu, beni hep uzak tuttu, iyiliğimiz için," dediğinde bu sefer konuşan Esin oldu.
"Ben seni aradım Aziz," dedi Esin, Aziz ona heyecanla bakarken. Aziz bu duyduğuyla anlamsızca sevinmişti.
"Bir kere değil, çok kez aradım. Aziz Bahadır olarak arattım seni hep, küçükken nasıl tanıdıysam öyle yani..." dediğinde söylemenin rahatlığını yaşıyordu Esin.
"Ama bulamadım, annem senin bizle oyun oynadığını söyledi, geri döneceğini söyledi. Bende o bildiğim Aziz'i bekledim, Aliyev olanla yıllar sonra karşılaşacağımı hiç düşünmedim," dediğinde yemeyi bıraktı ikiside.
Güldü Aziz, dudakları samimiyetle ama hüzünle kıvrıldı.
"Aliyev'i mi seçerdin, Bahadır'ı mı?" diye sordu Aziz. İkisi de oydu ama farklıydı. Biri çocuktu, diğeri kocaman adam olmuştu.
"Aziz'i seçerdim, soyadın ne olursa olsun, ben seni seçerdim," dedi Esin. Aziz böyle bir cevap alacağını hiç düşünmemişti ama almıştı. Esin onu kim olursa olsun seçiyordu ve bu ona yeterdi.
"Gittiğin gün, ben bana bayram günü verdiğin bilekliği kaybetmiştim, bütün gün hüngür hüngür ağladım kaybettiğimi anlayınca, tüm gün aradım ama bulamadım, dönersin diyede bekledim hep seni, gelip bana kızmanı bekledim," diyen Esin bunu söylemeyi beklemiyordu. Aziz de duymayı...
"Bilekliğin nasıl bir şey olduğunu hatırlıyor musun hala?" dedi Aziz. Hatırlasa ondan mutlusu olmazdı.
"Hiç unutmadım ki, ne bilekliği ne de bilekliği vereni," dedi Esin en net haliyle. Ondan artık bir şey saklamak istemiyordu, ne anılarını, ne ne duygularını ne de kendi hayatını... Hepsini bilsin, dinlesin istiyordu.
Aziz ise duyduğu itirafla bir türlü kendine gelemiyordu. Esin onu unutmamış, hep aramış hep hatırlamıştı. Ona verdiği küçücük hediyeyi bile bunca zaman hemen hatıralarında saklamıştı. İçindeki ılıklığın sebebi olan kadına bakmaya devam etti, daha çok bakar daha çok konuşursa söylemek için erken olan şeyleri de söyleyiverirdi.
"Uyuyalım mı biz, geç oldu zaten," dedi bir an boş bulunan Aziz. Sonra ne dediğini fark etti ve kendine sövmeden edemedi.
Ne demek uyuyalım mı biz, daha itiraf bile edemeden ne saçma şeyler düşünüp düşünüp söylüyorum ben, diye diye saydırdı kendine.
"Uyuyalım, olur," diyen Esin hem kendi hem de onun önündeki tabağı aldıktan sonra tezgaha bıraktı, Aziz'de geri kalan işi yaptıktan sonra ikisi beraber yatakları hazırlamaya gittiler.
"Civan'ın odasında ben kalırım, sende burada kal, zaten odalar karşı karşıya, bir şey olursa hemen bana çağır," dedi Aziz, Esin onun arkasında bekleyip yatağını hazırlamasını izlerken. Aziz de Esin'in en rahat uykuyu çekmesi için yatağını özenle yaptı, çarşafı sererken, kılıfı değiştirirken rahat uyusun diye dualar etti.
"Tamamdır," dedi üstüne örteceği battaniyeyi elinde hazır tutarken.
"Yat hadi, ben üstünü örteyim," diyen Aziz'e tamam anlamında salladı kafasını, sonra adım adım yatağın yanına geçip bir güzel uzandı onun için yapılan yatağa. Sonra da Aziz, elindeki battaniyeyi onun üstüne güzelce örttü, kenarlarını iyice sıkıştırdı, belki gece üşür, sonra da hasta olur diye... Kenarını köşesini iyice kontrol etti, hiç bir yeri açık değildi, yemeğini de yemişti, hatta normalden fazla bile yemişti, onun yerine dua da etmişti. Yani her şey şimdilik tam gibi görünüyordu.
Esin onunla bu kadar çok ilgilenen adama baktı. Koskocaman olmuştu, kötü şeyler yaşamış, kötü şeyler görmüş ve hala görmeye de devam ediyordu ama onun üstünü örtmek için bile kocaman elleriyle savaş veriyordu. Tatlıydı, bu hareketleri Esin'in içinde onu öpme isteği uyandırdı.
"Aziz?" dedi merakla. Aziz ise tam o sıra onun üstüne eğilmiş ve yatağın kenarını köşesini düzeltiyordu.
"Söyle Esin," dedi.
"Peki,sen unuttun mu beni?" diye sorma gafletine düştüğünde bunun cevabını almayı istediğini fark etti. Bilse, en azından cevabını duysa rahatlardı.
"Bilmem," diyen Aziz'e ve sonra saçlarını koşa bir süreliğini okşayan ellerine baktı. Öpmek ya da sarılmak istiyordu ama bunu daha hislerini itiraf etmemiş biri olarak yapmayı o da doğru bulmuyordu.
"İyi geceler Esin," diyen Aziz, Esin'e baktı. Şimdi Esin, onun yatağında uslu uslu yatıyor, maviliklerini her zamanki gibi ona dikiyordu. O an mümkün olsa gözlerinden öpmeye başlardım diye düşündü ama sadece saçını okşamakla yetindi. Bu ona şimdilik yeterdi.
"İyi geceler Aziz," diyen Esin'de Aziz'in doğru zamanda istediği şeyleri söyleyeceğini bildiği için üstelemedi, ona bakan kahveliklere uzun uzun baktı ve ilk gözlerinden öpmeye başlardım diye düşündü ama o da sadece saçını okşayan eli kısa bir süreliğine tutup okşamakla yetindi. Bu ona şimdilik yeterdi.
YORUM YAPMAYI VE OY VERMEYİ ✨UNUTMAYIN✨
Sağlıcakla kalın✨💗
Bölümler artık bir hafta arayla gelecektir, bilginize✨