İçeriğe geç

GÖNÜLÇELEN

Bölüm 13 · 44 dk okuma

GÖNÜLÇELEN

Bölüm 13

11.Bölüm

Daha önce yemek yemek için geldiği, aile sıcaklığını en derinlerinde hissettiği eve az önce yeniden gelmişti ve bu sefer tekte değildi. Yanında geçmişte aslında ne kadar iyi bildiği biri, gelecekte ise tanıyamadığı çocukluk arkadaşı duruyordu.

Aziz, Yüzbaşı Aziz.

İkisi karşılıklı bir şekilde kanepelerde otururken sessizce Ayşe ablanın Yağız'ı uyutmasını bekliyor, bu sırada halının desenlerini de en ince ayrıntısına kadar hafızalarına kazıyorlardı.

"Avukat arkadaşın daha iyi mi?" diye sorduğunda kafamı ve bakışlarımı halıdan kaldırarak ona baktım. Sessizliği bozan Aziz'di.Yüzü yine sakalsız, sinek kaydı tıraşa sahipti. Adem amcadan aldığı o esmer hareleriyle bana doğru daha duru ve dingin bakıyordu.

"Biraz daha iyiymiş, taburcu olacakmış yakında..." dediğimde kafasıyla onayladı.

O saldırıdan sonraki onuncu günü, Yıldız hanımı ve bebeğini toprağa verişimizin dokuzuncu günü, Cüneyt'in de her ne kadar istemese de hastanede yattığı ve bir süre İso'nun yanında kaldığı beşinci gündeydik.

Yıldız gitmişti, başı dizlerimin üstünde, elleri ellerimde bu dünyadan ve yaşanacak güzel anları arkasında bırakıp gitmişti.

"Sevindim..." dedi gergin bir şekilde. Karşımda oturan Yüzbaşı, önceden benim yanımda o kadar rahat o kadar laubali tavırlar takınırken şimdi el pençe oturuyordu.

Bana, benim çocukluk arkadaşım olduğundan, Adem amca ve Nermin teyzenin oğlu olduğundan bahsettiğinde bana da yardımcı oluyordu ve bu bahsettiğim olayın üzerinden de neredeyse on gün geçmişti.

Daha doğru düzgün bu konuyu konuşamamışken saldırı olduğu için aklımız iyice dağılmış, yaşadıklarımızı sindirmeye odaklanmıştık.

"Yüzbaşı? Neden gerginsin?" dedim ona neden ismiyle seslenmediğimi bilmeyerek. Aziz ise gergin bir şekilde ritim tutturduğu bacağını durdurmuş, kaşındaki yarığın altından bana bakmaya başlamıştı. İçten içe istemesem de tebessüm ettim, o yarayı kaşına açan kişi bendim ve izi kalmıştı.

"Gergin değilim..." dedi elini ensesine attığında. Ama bu benim, en azından tanıdığım küçük Aziz'in gergin olduğunun bir işaretiydi. "Yapma" der gibi bir bakış atıp kafamı hafif sağa eğdim, cevap vermesi, doğruyu söylemesi için.

"Yarbay... Yani dayın...Canımı okuyacak." dedi gözlerini benden kaçırarak. Esmer hareler ben hariç evin her yerinde gezinirken bunun nedenini anlamadım. Yüzü de bir şekilde bana dönük değildi ve artık bariz bir şekilde kaçınıyordu.

"Neden okusun ki? Kendini önüme siper etmedin diye mi?" dedim.

"Tam olarak öyle aslında..." dediğinde hala bana bakmadığını fark ettim ama sanırım önemli değildi, bakmak istemiyorsa bakmayabilirdi. Ama ben baktım, bakmalıydım.

"Biraz abartıyor, böyle bir muameleyi hak etmiyorsun." dedim en samimi olduğunu düşündüğüm bir ses tonuyla ve elimin altındaki kırlenti sırtımın arkasına aldım, bu ara bende biraz sırt ağrısı çekiyordum.

"Çok şey hak ediyorum da..." dediğinde gerisini ağzının içinden içinden söylediği için duyamamış, duymamış olduğum içinde cevap verememiştim.

"Sen iyi misin peki? Yani uzun süredir konuşamadık..." dediğimde bahsettiğim uzun süre on gün müydü yoksa yirmi yıl mıydı bilemedim.

Sonunda Aziz bana baktı, odadaki tüm havayı içine çekmek ister gibi bir nefes aldı.

"İyiyim, iyiyim. Sen iyi olduğun sürece..." derken sanki yanlış bir şey söylemiş gibi kendini düzeltti.

"Bende görevimi yerine getirmiş sayarım o yüzden..." dediğinde beni gerçekten bir görev olarak mı yoksa eskiden tanıdığı o baş belası kız olarak mı görüyor diye düşündüm. Şu an ikimizde birbirimizi maziden tanıyor olsakta, aynı zamanda yabancıydık. Sanırım bu da kırılma lüksümün olmadığını gösteriyordu ama yine de içimde ufak bir şeyler çatırdamıştı.

"Görev icabı yani," dediğimde başını onaylar anlamda salladığında üstelememe gerek olmadığını fark ettim, nasıl hissediyor, ne düşünüyor bilemezdim. İsterse söyler isterse söylemezdi, ona bıraktım.

Bu sırada kahvelerle birlikte içeriye Ayşe abla gelmiş, yanıma oturmadan önce Aziz'in kahvesini de önüne servis etmişti.

"Esin'im..." dedi eli dizime, en son Yıldız hanımın başını koyduğu yere giderken.

"Daha iyi misin? Çok endişelendim duyunca, hemen de gelemedim biliyorsun." dediğinde Ayşe ablanın benim için telaşlanışını izledim bir süre, o bana ne kadar endişe ettiğinden, başıma bir şeyler geldiğinden korktuğu için tüm gün Yener abiyi darladığından, bana bakması için sürekli kapımı çaldırttığından bahsetmişti. Bana değer veriyordu, merak ediyordu. İçten bir tebessüm ettim.

"İyiyim abla, daha iyiyim." dedim yediğim tüm yemekleri kustuğumu, aldığım tüm ilaçları içtiğim gibi geri çıkarttığımı, sırtımdaki ve başımdaki ağrıların daha da arttığını söylemeden.

"Şu seni kurtaran avukat bey nasıl? O da iyi mi?" diye sorduğunda Cüneyt'ten bahsettiğini anladım, onaylar gibi başımı salladım ama o nereden biliyordu, çözemedim.

"Senin nereden haberin oldu o avukattan, beni kurtardığını nasıl biliyorsun?" dedim merakla. Doğrusu bende şaşırmıştım, Cüneyt'in önüme atlaması o saldırıdan sonra ikinci bir şok yaşamama sebep olmuştu ama atlatırdım.

"Oradaki bizim askerler söyledi, seni kurtarmak için hiç düşünmeden kurşunların önüne atlamış, kolları arasına almış, korumuş seni, film sahnesi gibiymiş, çok romantikmiş. Böyle sanki prens prensesi-"derken gelen öksürük kriziyle Ayşe ablanın lafı bölünmüştü. Aziz ciğerleri patlayacak gibi öksürürken Ayşe ablanın lafını bölmüş ve yardım ister gibi öksürüyordu.

"Helal helal, bir soğuk su iç Aziz'cim sen." dediğinde o an Ayşe abla ve Aziz arasında dönen bir bakışla, farklı bir şeyler sezmiştim. Birbirlerine biraz farklı ve sanki gözleriyle bir şeyler konuşuyormuş gibi bakıyorlardı. Daha sonra Ayşe abla sanki bu yarışı kazananın kendisi olduğunu biliyor gibi bakışlarını bana kaydırdı.

"Öyle bir şey işte... Nasıl oldu o avukat bey, görmeye gittin mi onu?" dediğinde kafamı salladım. Evet Cüneyt'i görmeye gitmiştim ama kısa bir süreliğine ve çok uzaktandı.

"Ay kız, yanında kalsaydın ya biraz, kaldın mı yanında? Bir teşekkür ederdin, ettin mi?" diye sorduğunda aslında onunla çok fazla konuşmadığımı fark etmiştim.

"Ederim Ayşe abla, bir ayaklansın..." dediğimde kaşları çatık bir şekilde yüzüme bakan Ayşe abla, dizime ufak bir şaplak atarak bana kızdı.

"Olur mu öyle şey, adam sana bir şey olmasın diye kurşunların önüne atmış kendini, sen bir teşekkürü mü çok gördün adama, vallahi ayıp..." dediğinde Aziz'de ona katıldı.

"Aynen, çok ayıp ettin adama, nasıl üzülmüştür şimdi sen ona teşekkür etmedin diye..." dediğinde şekersiz türk kahvesinden bir yudum daha alarak başka bir yere bakmaya başladı.

"Üzülmüş müdür?" dedim sanki bende üzülüyormuş gibi bir ses tonuyla konuşup Aziz'e cevap verirken. Aziz ise bana ciddi miyim değil miyim diye bakmış, zorla kafasını sallamıştı.

"E o zaman, ben bir görmeye gideyim bugün..." dedim Ayşe abla bana bu çok iyi bir fikirmiş gibi bakarken. Fincandaki kahvemi elime alarak yudumladım.

"Hatta onunla yat bu akşam..." dediğinde içtiğim kahve bir anda benimde boğazımda kalmış ve nefesim kesilmişti. O an benimle birlikte Aziz'in de nefesi kesilirken ikimiz de birbirimize baktık, kahve boğazımızda kalırken.

"Nasıl abla?" dedim Ayşe abla sırtıma helal helal diye vururken. Ben mi yanlış anlamıştım, o mu yanlış anlamıştı? Ayşe abla gülümserken ikimize birden baktı.

"Noldu ayol ikinize birden?" dediğinde gözlerindeki o garip ifadeyle Ayşe abla yine Aziz'e bakıyordu. Aziz ise ona burnundan soluyarak bakarken aralarında anlamadığım bir şey dönüyordu yine. Daha sonra Ayşe abla ikimizin aksine keyifle yudumladı kahvesini, istediğini almış gibiydi.

"Refakatçisi ol yani, öyle demek istedim, sen ne anladın Esin?" dediğinde bana şüpheli bakışlar atarken boğazımda kalan kahvenin acı tadını damağımdan silmeye çalışıyordum.

"Bende- tam öyle anladım abla, başka ne anlayabilirim?" dedim ama aklımı almıştı. Yalan söylemek zorundaydım. Zorla sahte bir gülümseme sundum, yalan söylediğimi anlamaması için.

"Aziz, sen ne dersin? Kalsa gece yanında, başında beklese, bir teşekkür babında yemek götürse fena olmaz mı? Yazık kolunu bile kaldıramıyordur adamcağız, yemeğini yemesine yardımcı olursun..." dediğinde aslında ne kadar ciddi olduğunu anlayabiliyordum ama sanki ciddi değilmiş gibi konuşuyordu.

Rahatsız bir şekilde yerinde hareket etti Aziz, kahvesi kaç tur boğazında kalınca illallâh etmiş gibi bıraktı kahvesini, yandaki suyu tek dikişte içti.

"Yarasın, yarasın," diyen Ayşe ablaya uzun kıvrımlı kirpiklerinin altında tehditkar bir bakış atıp sonra da bana baktı. Bende ona bakarak kahvemi yudumladım, artık telvesini göreceğim kadar içmiştim.

"İşi vardır şimdi Esin'in , boşuna yorulmasın oralarda. Ben bizim çocuklardan birini gönderirim." dediğinde Ayşe ablayla pür dikkat bakışıyorlardı.

"Esin'im sen ne dedin? Bir gitsen baksan adama, bir ihtiyacı sıkıntısı varsa gidersen," dediğinde aslında az çok haklı olabileceğini biliyordum. Gitmeliydim, en azından bir teşekkürde etmeliydim hem İso'yu da görmüş olurdum.

"Giderim abla, zaten benimde aklımdaydı. Bu aralar adliye biraz yoğun, gidememiştim. Hazır işim yokken ben de gideyim." dedim kahvemle birlikte oturduğum yerden kalkarken.

Benim kalkmamla karşımda gergin bir şekilde oturan Aziz'de ayaklanmış ve bana bakmaya başlamıştı.

"Hemen mi?" diye sordu. Gözleri benim gözlerimle buluştuğunda bir şeyler söylemek istiyor gibiydi ama söylemedi. Kafamla onayladım, hemen gitmeliydim, vaktim varken görmeliydim.

"Ben bırakırım," dedi yanındaki ceketini ve telefonunu alırken. Çoktan ayaklanmıştı.

"Sen Yener'i beklemiyor muydun? Acil bir işiniz vardı hani kocamla?" dediğinde bakışları bir kaç saniyeliğine Ayşe ablaya gidip geldi.

"Çokta acil sayılmaz abla o, biz kocanla sonra da hallederiz." dediğinde çalan telefonumun titreşimini hissederek cebimdeki telefonu çıkarttım. Leyla arıyordu, benimle bugün görüşeceğini daha dün gece söylemişti.

Telefonu ikisine birden gösterdim, ekranda "Leyla" yazıyordu.

"Beni Leyla bırakır, siz oturun, keyfinizi bozmayın." dedim Ayşe ablaya teşekkür etmek için sarılırken. Karşılıklı sarılmamız bittikten sonra Aziz, öylesine bana bakıyordu.

Ne yapmamı bekliyordu, bir şey mi dememi istiyordu bilemedim.

"Görüşürüz Aziz," dedim gergin bir şekilde. Neden gergin olduğumu henüz bilmiyordum ama aramızdaki bu tuhaf hissiyatın sadece bana ait olmadığını görebiliyordum çünkü Aziz de bazı bazı gözlerini benden kaçırıyor, artık her hareketine dikkat ediyordu.

"Görüşürüz Esin," dediğinde buruk bir tebessüm etti ve ben oturma odasından çıkana kadar ayakta gitmemi bekledi.

Yağız'ı uyandırmadan sessiz bir şekilde Ayşe ablaya veda edip hızla merdivenlerden indim ve kendi daireme geçerek hastaneye gitmek için üstüme uygun bir şeyler geçirdim. Basit bir şeyler giydim, tişört pantolon yeterdi, uzun saçlarımı her zamanki gibi salmadım, üstten at kuyruğu olacak şekilde sıkıca topladım. Yüzüme gözüme de pratik bir şeyler sürerek çantamı koluma, ceketimi de üstüme alarak lojmandan çıktım.

Saat öğleden sonra olduğu için güneş yavaş yavaş üstümüzdeki etkisini yitirmiş, yerini yavaş yavaş geceye bırakmaya başlamıştı.

Lojmanın demir sürgülü kapısına gelip nöbetçi askerlerin açtığı kapıdan dışarı adımımı attım, Leyla henüz gelmemişti ama gelen başka biri vardı:

Civan.

Üstüne yapışmış siyah tişörtü ve gri bol eşofmanıyla spordan geldiği belli oluyordu. Yüzü hafif kazarmış, terlemişti ve soluk soluğa nefes alıyordu. Beni görür görmez temposunu iyice yavaşlattı, yanıma geldiğinde soluk seslerini gayet net duyabiliyordum.

"Spordan mı geliyorsun?" dedim zaten cevabını bildiğim halde sorarak.

"Evet, sen nereye gidiyorsun?" dediğinde çantamda her zaman bulunan suyu ön kısımdan alıp Civan'a uzattım, ihtiyacı vardı.

"Hastaneye, bizimkileri görmeye gidiyorum. Durumları nasıl diye bakacağım." dedim o verdiğim suyu içerken. Su içmesi bittiğinde nefesi biraz daha düzelmiş, kızarıklığı gitmişti.

"Dur, ben bırakayım seni, işim vardı çarşıda zaten..." dediği sırada yanımıza gelen siyah araç durmuş ve kendini belli etmek ister gibi korna çalmıştı. Korna sesiyle ikimizde araca bakarken Leyla bize tebessüm ederek el sallıyor ve aracın kapısını açıyordu.

Civan'dan tam o sıra sabır ister gibi zikir çekerken bana doğru gelen ama usul usul Civan'a bakan Leyla'ya kollarımı açtım, sarılmak için. Leyla da yanıma gelir gelmez bana kollarını açarak sarılmış, bana karşılık vermişti. Sarılmamız bittiğinde kollarını benden ayıran Leyla, Civan'ın gözlerine baktı kısa bir süre, sonra tam ona sarılmak için adım atıyordu ki Civan ona elini uzattı. Leyla bu elle aralarındaki mesafeyi fark etmiş ve bir an boşluğa düşmüştü.

Doğruyu söylemek gerekirse bu hareket sadece Leyla'yı değil beni de çok şaşırtmıştı ama Leyla şaşkınlığını belli etmemeye çalışarak ona uzattığı elini kavradı ve hafifçe sıktı.

"Merhaba Civan," dedi sesi her zamanki neşesini kaybettiğinde. Leyla'nın sesinde olduğu gibi gözlerinde de bir şeyler değişmişti ama hala Civan'a bakıyordu.

"Merhaba," dedi Civan'da ama sesindeki soğukluk bir sorun olduğunu gayet belli ediyordu. Ve onunda değişen tek şey sesindeki soğukluk değil, bakışlarındaki bariz samimiyetsizlikti. Şu an Civan, Leyla'ya eskisi gibi bakmıyor, onu tanımıyormuş gibi mesafeli davranıyordu. Elini ilk çeken Civan olurken Leyla'nın eli bir süre havada kalmış, şaşkınlığını gizleyememişti ama sonra o da hızla elini çekti.

"Çarşıda işim var diyordun, bizle gel istersen..." dediğimde Leyla hala Civan'a bakıyordu ama bu sefer Civan'ın gözleri bir tek ona bakan kadına değmiyordu. Değmedi.

"Yok, aciliyeti yoktu, zaten yapmam gereken işlerim var. Görüşürüz." diyerek arkasını dönerek bizden uzaklaşmaya başladığında neler döndüğünü anlamaya çalışıyordum. Şu on gün içinde çok şey yaşanmıştı ama bu ikisinin arasında ne yaşanmıştı, yakalayamamıştım.

Sırtı bize dönük ve hızlı adımlarla bizden uzaklaşan Civan'a bakan Leyla'ya döndüm, gözlerinde bariz bir kırgınlık varken hala arkasından bakıyordu.

"Ne oldu size?" diye sorduğumda gözlerini kaçırmadan bakıyordu hala Civan'a. Sanki ağlayacak gibi bir nefes aldı, kesik kesik. Az önce ne yaşandıysa Leyla'nın canını çok yakmıştı.

"Bilmiyorum," diyebildi artık göremediği Civan'ın arkasından bakmayı bırakıp arabaya binerken. Bende yan koltuğuna oturup askeriyeden uzaklaşmayı, yola çıkmamızı bekleyerek sessizleştim. Hastaneye doğru giderken Leyla, biraz daha fazla sessizleşmişti ve bu hiç hayra alamet değildi.

"Tekrar soruyorum, ne oldu?" dedim sessizlikten bıkarak. Leyla hiç iyi görünmüyordu.

"Bilmiyorum, fikrim yok henüz." dediğinde devam ettim.

"Ama bir şey olmuş gibi, yani Civan durup dururken..."

"Niye böyle yapsın değil mi? Evet, niye böyle bir şey yapsın ki, anlamıyorum. Hiç bir şey yapmadım, normaldik..." dedi anlam vermeye çalışır gibi.

"En son ne zaman konuştunuz, o zaman bir şey olmuş olabilir," diye düşündüm. Belki fark etmeden birbirlerini kırmış olabilirlerdi.

"Daha iki gün önce konuştuk, yani ben mesaj attım ona, görüşelim diye." dediğinde devam etti.

"Ama gelmedi, bu ara çok karışıkmış her şey, öyle söyledi gelmedi." dediğinde karışık olanın işleri değilde kafası daha doğrusu kalbi olduğunu anlamak zor değildi.

"Sen ne dedin?"

"Ben geleyim mi diye sordum, zahmet etme dedi sonra da yazmadı bir daha," dediğinde bundan daha önce bir şeyler olmuş olabileceğini düşündüm.

"Ondan önce peki, yani önceki günler ne yaptınız?"

"Hiç bir şey, o ne beni aradı ne de görmeye geldi, o sıra dükkan çok yoğundu bende yazamadım, acaba ondan mı darıldı, o yüzden mi böyle oldu?" dediğinde hayır der gibi kafamı salladım.

Civan, hep Leyla'yı beklemişti, bazen haber bile almadan, sesini soluğunu duymadan beklediği olmuştu, darılsa, kırılsa o zaman darılır, kırılırdı ama başka bir şey vardı. Sebep bu olamazdı.

"Benden nefret ediyormuş gibi baktı bana, uzak durdu benden, elimi bile tutarken çok soğuktu, sanki tiksiniyormuş gibiydi benden," dediğinde yine hayır dedim.

Civan ondan nefret ederek değil, artık umursamamaya çalışarak bakıyordu, tiksinmiyordu ondan, umursamamaya çalışan, uzak duran kendinden tiksiniyor, bu da gözlerine yansıyordu.

"Yok canım, öyle değil, sen yanlış anlıyorsun." dedim şimdilik daha çok üzülmemesi için.

"Başka bir şey oldu mu, yani ne bileyim beklenmedik bir şey oldu mu bu aralar?" dediğimde bir süre düşündü, sonra kafasını salladı.

"Civan'dan değil de başkasından oldu," dediğinde pişmanlık duyuyor gibi baktı bana.

"Ama bunu şimdi konuşmayalım, söz sana anlatacağım." dediğinde çoktan hastaneye gelmiş ve otoparka arabayı park etmiştik.

"Bu her neyse sonra konuşuyoruz Leyla, bana bunu derken ki bakışlarını hiç sevmedim haberin olsun." dedim ona gerekli ikazda bulunurken. Leyla ise sessizce bu ikazımı kabul ederken hastaneden içeri girip ilk olarak İso'nun odasına uğramış ve o kata çıkmıştık.

"Sayın savcım," dedim tıklatmadan girdiğim kapıyı açıp yarı çıplak İso'yu görürken. İso ise kolundaki sargıyı hareket ettirmeden göğsüne koymuş, kafasını huzurla yastığa koymuş bir şekilde uyuyordu. O an yanına gitmek, en son yaşadığı tekrar eden acıyı hafifletmek istedim ama bunu bu dünyada yaşayan kimsenin yapamayacağını bilerek girmedim içeri. İso'yu huzurlu bir şekilde uyurken bıraktım, kapısını en sessiz olacak halde kapattım.

"Uyandırmayalım şimdi, Cüneyt'in yanına geçelim." dediğimde kafasıyla onaylamış tam peşimden gelirken telefonu çalmıştı. Telefonunu bana patronunun aradığını göstermek için döndürürken ona elimle "okey" işareti yaptım ve onu konuşması için yalnız bırakarak iki oda öteye, Cüneyt'in yanına attım adımlarımı.

Bu sefer destursuz girmeyerek odanın kapısını nazikçe tıklattım ve gel sesini duyar duymaz sakince içeri girdim. İçeri girer girmez, tek başına ve karanlıkta kimsesiz bir halde odada olan Cüneyt'e baktım, yorgun ve çokta solgun görünüyordu ama beni görür görmez tebessüm etti. Yerinden kalkmaya çalıştığında gerek yok der gibi kaldırdım ellerimi ve onu durdurdum.

"Işığı açabilir miyim?" dedim o başıyla hızlıca onaylarken, belki rahatsız olur diye birini açtım sadece o hala kalkmaya çalışırken.

"Kalkma kalkma, çok kalmayacağım zaten." dediğimde Cüneyt'in beni gördüğünde oluşan yüzündeki tebessümü hafif hafif silindi. Yine de yattığı yerden kalkmaya çalıştığında ona kolundan tutarak yardım ettim ve yatağa oturmasına yardımcı oldum.

"Hiç gelmeyeceksin sandım," dedi koyu yeşil gözleri solgun bir şekilde bana bakarken. Ben de odada bulunan kanepeye oturdum ve çantamı yanıma bıraktım.

Beni beklediğini söylese de, başının çok kalabalık olduğuna emindim, geleni gideni çok olmuş olmalıydı. Kim Erdinç Ayanoğlu'nun oğlunu vurulmuş ve yaralıyken tek bırakırdı ki? Şimdi bile emindim ki adamları etraftakileri korkutmamak için kamufle olmuştu.

"Odan çok kalabalıktır diye düşündüm, o yüzden geç geldim." dedim ellerimi rahatsız bir şekilde dizlerime koyduğumda. Alakasız avuç içlerim terliyordu.

Cüneyt ise buruk bir tebessümle baksa da bana, sanki geldiğime gerçekten sevinmiş gibi duruyordu.

"Olsun, geldin yine de," dediğinde gözleri benim üzerimdeydi ve bir an bile ayırmıyordu.

"Daha iyi misin, ağrın var mı?" dedim onunda yarı çıplak göğsünde sargılar ve bilmediğim bir sürü aletler varken. Ve o an fark ettim, Cüneyt'in vücudunda başka başka izlerde vardı, başka yara izleri....

Ben o yaralara dikkat kesilmişken saklamak istemez gibi baktı bana, umursamıyordu bakışlarımı, hatta yaralarını umursamıyordu.

"Şimdi daha iyiyim, ağrım vardı ama bir anda azaldı." dediğinde rahatsız bir tebessüm ettim, beni kurtarmak için önüme atlamıştı ve bu beni aşırı rahatsız ediyordu.

"Sevindim," dedim bende kısa bir şekilde. Ne diyeceğimi bilmiyordum ama bir şeyler söylemeliydim, bunu hak ediyordu.

"Cüneyt," dedim onun hala bana baktığını fark ederek. Gözlerini hiç kaçırmamıştı, hala da kaçırmıyordu ve gözlerinde garip bir bakış vardı.

"Teşekkür ederim," dedim rahatsız bir şekilde.

"Yaralandığım için mi teşekkür ediyorsun?" dediğinde benimle alay ettiğini az çok biliyordum ama umursamadım.

"O gün olan her şey için, o adamı bize getirdiğin için, sözünü tuttuğun ve beni kurtarmaya çalıştığın için..." dediğimde dudakları samimiyetle kıvrıldı. Bu aralar çok fazla gülümsüyor, fazla samimi davranıyordu. Özellikle de şu an...

"Önemli değil ama sonunda iyi bir şeyler yapmışım gibi konuşuyorsun ve ben pek alışık değilim bu tavrına," dediğinde yerinden kıpırdanmaya çalışıyordu ki kısık bir sesle acı acı inledi. Canı acımış olmalıydı. Kalktım yerimden, belli ki daha rahat oturmak istiyordu,bende tuttum çıplak kolundan, arkasına yumuşak bir yastık koydum. Sonra bakışlarım sırtında gezinirken o an fark ettim ki aynı yaralardan sırtında da vardı, taze değildi, eski gibi görünüyordu ama izleri hala geçmemişti. Yerlerini sevmişler gibi duruyorlardı.

İzleri görünce biraz canım acımadı desem yalan söylemiş olurdum, içim cız etmişti ama bunu soracak ya da dinleyecek bir yürek bende yoktu, en azından şimdilik...

"Merak etme, bende bu hareketlerine alışık değilim pek," dedim kolunu bırakıp ondan uzaklaşmaya başladığımda. Uzaklaşır uzaklaşmaz aynı yerime oturdum.

Cüneyt ise güldü, çok sesli olmasa da bu dediğim ona komik gelmiş olmalıydı.

"Niye gülüyorsun?" dedim.

"Eski haline dönmene sevindim, ondan gülüyorum."

"Eski hal?" dedim anlamayarak. Değişmiş miydim on günde, ne olmuştu?

Bakışlarını dizlerimin üstündeki ellerime çevirip, orayı işaret etti. Gergindim, rahatsızdım.

"Bana karşı nazik olmaya çalışırken çok rahatsızsın, en azından ağzından çıkanlar bana dobrayken daha normal hissettim kendimi, ondan güldüm." dediğinde bariz bir şekilde ne kadar basit bir insan olduğumu anladım. Ona sırf nazik olayım diye şekilden şekile girmiştim ve o bunu fark etmişti. Bunun samimi olmadığını da az çok düşünüyor olmalıydı.

"Rahatsızım evet,"dedim ilk olarak. Yalan söyleyecek değildim.

"Ama bu nazik olmaya çalıştığım için değil, sen benim önüme öylece atlayıp benim yüzümden vurulduğun için," dedim dürüstçe. Evet rahatsız olduğum şey buydu, kendini canının kıymeti yokmuş gibi benim önüme atması, hiç düşünmeden yapması beni rahatsız etmişti.

Aslında yalan söylüyordum... Aslında gerçek şuydu:

Ben birisi daha benim yüzümden canından olmasın diye çabalarken Cüneyt kendini kurşunlara siper etmiş ve vurulmuş olmasıydı.

"Senin önüne atlamadım, isteyerek olmadı en azından." dediğinde Cüneyt'e baktım.

"Sadece seni diğer tarafa çekmeye çalışıyordum, donup kalmıştın, kıpırdamıyordun. Savcı..." dediğinde bir an zorla yutkundu. "Müvekkilini kurtarırken vurulmuştu, o haliyle bile onu korumaya çalışıyordu. Bende, bir anlığına seni de çekip çıkarmak istedim, sana atılan kurşunlara hedef olmak değil." dediğinde sesi bariz bir şekilde yalan söylediğini belli ediyordu ama bir şey diyemedim. Böyle düşünmek belki biraz daha normal davranmama yardımcı olurdu, öyle yaptım, inanmış gibi davrandım.

"Sevindim o zaman, yoksa sana borçlu kalıp borcumu ödemek zorunda kalacaktım." dediğimde güldü yine, bu sıralar çok fazla gülüyordu.

"Gelene kadar borçluydun ama bir kaç dakika önce ödedin," dediğinde baktı bana öylece. Gideceğimi bildiği için mi öyle uzun bakıyordu yoksa başka bir şey mi vardı bilmiyordum.

"Ödediysem kalkabilirim o zaman," dediğimde oturduğum yerden ayaklandığımda bana baktı yine. Her hareketimi gözleriyle takip ediyordu ama gitmeme itiraz etmedi.

"Hay hay," dedi sadece.

Tebessüm ettim ona,içten bir şekilde. Sonra çantamdan getirdiğim bir paket pazı sarmasını çıkararak yanındaki boş masaya bıraktım. Cüneyt bu hareketimi de saniye saniye takip ederken bir bana bir sarmaya baktı. Sarmanın sanki gerçek olmayacağını düşünür gibi gözlerini sürekli masaya çeviriyordu.

"Bu ne için?" dedi afallar şekilde.

"Hastane yemekleri kötüdür onun için." dedim daha fazla bir şey söylemeyerek. Cüneyt ise şimdi bir çocuk gibi sevinen gözlerle bana bakıp yanındaki sarma paketini alarak bana baktı.

"Benim için mi sardın?" diye sorduğunda kafamı hayır anlamında salladım. Doğru düzgün yemek yapmayı bile bilmiyorken sarma sarmak gibi bir eylem benim için hayaldi.

"Satın aldım." dediğimde yaralı halde yatakta oturan Cüneyt'in gözlerindeki mutluluk ifadesi bir anlıkta olsa değişir sanmıştım ama hiç değişmedi. Bana aynı mutlu ifadeyle baktı.

"Teşekkür ederim," dedi memnun bir sesle. Buna biraz fazla sevinmişti, istese fabrikasını alacak adam bir paket sarmaya çocuk gibi mutlu olmuştu.

"Rica ederim, dikkat et kendine." dedim çantamı omzuma takıp ona son kez tebessüm ederek karanlık odada onu yalnız bıraktığımda.

Yine o karanlıkta tek başına kalmak istemiş, çıkarken ışıkları kapattırmıştı. Hayır demedim, istediği gibi kapatarak çıktım odasından. Çıkar çıkmazda sanki sorguya çekilmişim gibi hissettiğim gerginliği üstümden attım. Rahattım ama bir yandan da fark ettiğim şeylerle bir süre kapının önünde bekledim.

Cüneyt'in neden bu kadar çok yarası vardı, neden hiçbiri yokmuş gibi davranıyordu?

Belki de bir sürü yarası vardır ama onlar sırtındakiler gibi kendini belli etmiyordur.

Daha fazla kendimi düşünerek zora sokmamak için adımlarımı iki oda öteye, Leyla'nın da kapısının önünde bulunduğu İso'nun yanına gittim. Kapıyı bu seferde destursuz açmayarak ilk önce tıklatttım, Leyla hala görüşmesine devam ederken gel sesini duyduğumda daha tatlı ve sevecen bir şekilde girdim aydınlık odaya.

"Benden önce Cüneyt'i mi görmeye gittin sen?" diyen İso'ya yalan söylemek her ne kadar istesemde söylemedim.

"Evet." dedim yaramazlık yapmışta yakalanmış bir çocuk gibi. İso ise yatakta oturur halde ve yarı çıplakken bana uykulu gözleriyle bakıyordu.

"İyi ettin, kaç gündür tek başınaydı zaten." dediğinde bir anlığına anlayamadım.

"Nasıl yani, gelmedi mi kimse onu görmeye?" dediğimde başını sağa sola sallayan İso'ya baktım.

"Geleni gideni görmedim hiç, aramızdaki oda da boş, biri gelse onun odasına giderdi, kimse gelmedi." dediğinde öylece tek başına karanlıkta oturan Cüneyt'i düşündüm bir an. Sonra odaya girdiğimde beni görünce sevinmesini, ona yemek getirdiğimde gözlerindeki tuhaf bakışı, yaralarını...

Ona"Gelen çok olmuştur, sakinleşsin," benzeri bir şeyler söylediğimi hatırladım ama günlerdir onun yanına tek bir kişi bile gelmemişti. Ve gelen ilk kişi ya ben ya da İso olmuştu.

"Bilmiyordum," dediğimde İso yatağında biraz kayarak yanına oturmam için yer açarak elini yatağının üstüne koydu ve gelmem için yatağını gösterdi. Adımlarımı sakin bir şekilde onun olduğu yere çevirirken açtığı boşluğa oturdum, İso da oturur bir şekilde beklerken.

"Daha iyi misin, kolun çok ağrıyor mu?" diye sordum. Kurşun yarasını bilirdim, hemde çok iyi bilirdim.

"Kötüymüş Esin, kurşun acısı da ağrısı da kötüymüş. İspanya da kurşunlamış olsak hazırlıklı olurdum ama burada biraz farklı, sen nasıl dayandın bu kadar acıya, ağrıya? dediğinde İspanya'da öğrencilik yıllarımızda Fırat, İso ve benim yaşadığımız aksiyon dolu maceraları hatırladığıma tebessüm ettim. Üçümüzde gereksiz aksiyona bayılıyorduk.

"Abartıyorsun, o kadar da acıtmıyor." dedim günlerce ağrıdan sızıdan ağladığım zamanları unutarak.

İso ise baktı bana, en son gözlerinden yaşlar akıp önünde Yıldız hanımı kaybederken baktığı gibi hüzünle baktı, belli etmese de onun da canından can gitmişti o gün, ne zihnen ne de bedenen dayanabileceği bir acı yaşıyordu şu an İso.

"Esin," dedi ela gözleri bana hüznü barındıran bir ifadeyle bakarken. Ona baktım, konuşamayacak olduğunu biliyordum, ağlamak istediğini, belki de her şeyi yakıp yıkmak istediğini çok iyi biliyordum ama çok iyi bildiğim başka bir şey daha vardı.

İso, artık kan kussa bile kızılcık şerbeti içtim derdi. Ağlamazdı, söylemezdi, dile getirmez, hissettirmezdi.

"Biliyorum," dedim birbirimize iki dost, iki kardeş gibi sıkıca sarılmaya başladığımızda. Gözlerimden yaşlar akarken koskoca bedeni olan İso kollarımın arasında yüreğiyle birlikte küçücük kalmış ve ağlamamak için derin derin nefesler alıyordu. Göğsüme yasladım onu, sırtını sıvazladım bir elimle, birbirimizi birbirimizden başka kimsenin anlayabileceğini düşünmediğimiz için yine biz bize kalmıştık.

İkimiz, küçük Esin on bir yaşında, İso, İsmail ise on dördünde...

Şimdi ise avukat Esin neredeyse yirmi sekizinde, savcı İsmail ise otuz birinde...

"Hiç bir anneyi kurtaramayacak mıyız? Hiç bir çocuğu mutlu edemeyecek miyiz? Bu bizim lanetimiz mi Esin, hep en dibi mi göreceğiz, hiç gün yüzüne çıkmayacak mıyız biz?" dediğinde sitem eden hüzünlü sesiyle daha çok göz yaşı döktüm. İso ağlamadığı için onunda yerine ağlıyordum, İso anlatmıyorsa onun yerine o demeden anlıyordum.

Ama sorduğu soruların hiçbirine cevap veremiyordum çünkü bilmiyordum, bende hep bunu kendime sorsam bile bilmiyordum, cevabını asla bulamıyordum.

"İso," dedim ben bu sefer. Diyecek tek bir kelimem bile yoktu, sadece ismini söyleyebilir, çaresizliğime göz yaşı dökebilirdim.

"Biliyorum," diyen bu sefer İso olurken zorla aldığı nefeslerini ben dinledim, o da benim süzülen gözyaşlarımı, bazı bazı hıçkırıklarımı dinledi.

Bir süre daha böyle kaldığımızda artık ayrılmamız gerektiğini düşünen İso, acıyan koluyla yatağına uzandı. İster istemez gözlerim çıplak göğsüne gitti, yarası yoktu, göğsünde ya da sırtında tek bir görünür bir yara bile yoktu ama Cüneyt'in vardı.

İso'nun görünmeyen ama sakladığı,Cüneyt'in ise görünen ve saklamadığı yaraları vardı.

Ortamın bu ağır havasını almak ve İso'yu biraz neşelendirmek istediğim için ona getirdiğim yaprak sarmayı çıkarak elimde ona göstermek için salladım ve o an İso da aynı Cüneyt gibi sevinçle baktı gözlerime.

"Sen mi sardın?" diye sorduğunda ona mümkün olmayacağını bakan bir bakış attım.

"Satın aldım, bizim yerden," diyerek yanına kuruldum yeniden. Doğru demiştim, İso ve ben güzel ev yemekleri yapan yaşlı bir teyzenin dükkanında daimi müşteriydik ve bende oradan alıp getirmiştim. Hem İso'ya hem de Cüneyt'e...

İso çok sevdiği için ona yaprak sarma,Cüneyt ise bildiğim kadarıyla karadenizli olduğu için sever diye düşünerek pazı sarması getirmiştim.

İso bana minnetle bakarken Cüneyt'in odasında neden o kadar kıymetli bir bakışla karşılaştığımı farkına vardım. İso ve ben o dükkana hep tek bir niyetle giderdik, elinden doğru düzgün yemek yiyemediğimiz annelerimizin yemeklerini andıran bir şeyler yemek için giderdik. Bizim oraya tek gidiş gayemiz, anne eli değen şeyler tadabilmek olurdu ve her gittiğimizde gözlerimiz bu şekilde parlardı.

O an anladım, Cüneyt'te tam olarak bizim gibi hissetmişti. Bunu da bakışlarıyla bana fark ettirmişti.

"Bu arada..." diyen İso düşüncelerimi bölerken elimdeki paketin yarısına geldiğini fark ettiğimde sesimi çıkarmadım, aksine onu tebessüm ederek izledim.

"Cüneyt neden seni bu işten uzak tutmak istiyormuş, öğrendin mi?" dediğinde tam dudaklarımı aralayıp lafa gireceğim sırada bir sürü siyah giyinimli adamın odanın dışarıyı belli eden penceresinin arkasından sırayla geçtiğini gördüğümde aniden yerimden kalktım. İso ise benim bu hareketimle tedirgin olmuş gibi kalkıyordu ki kolunu yanlış hareket ettirerek acıyla inledi.

"Dur sen, ben bir bakacağım," dedim endişeyle. İçimdeki anlamsız endişeyle İso'yu içeride tek bırakıp tam kapıyı açtığım sırada bir anda denk geldiğim yüzle şaşırmış ve garip bir hissiyatın göğsümde dolaştığını farkına varmıştım.

Ben tam kapıyı açtığım sırada, kapının önünden geçen saçları ak ve ensesine kadar küt kesimli uzun, yüzünde bir ezik izi olan mavi gözlü, uzun boylu adama baktım. O da saçları gibi ak olan kirli sakallarıyla beni görünce bir an afallamış daha sonra siyah giyinimli diğer adamların peşinden homurdanarak gitmeye devam etmişti.

"Ne oluyor, bunlar kim?" diyen Leyla bana doğru geldiğinde Cüneyt'in kapısından içeri girdiklerini gördüm. Sanırım kim olduklarını biliyordum.

"Erdinç Ayanoğlu'nun adamları, sanırım Cüneyt'i almaya gelmişler." dediğimde yanılmadığımın bir göstergesi olarak bir kaç dakika sonra üstüne kaban geçirilmiş Cüneyt, kollarından adamlar onu tutup destek olurken odasından çıkmıştı. Belli ki artık ona bu kadar devlet hastanesi muamelesi yetmiş olacak ki götürülmesi için bir sürü ızbandut ve mafyatik tiplemeli adam göndermişlerdi.

"Niye ki, burada da bakılıyordu?" dediğinde Leyla'ya cevap verdim yine gecikmeden.

"Sanırım ona bu kadar dinlenme yettiği için, götürülüyor." dediğimde bana bakmadan önce gergin olan Cüneyt'in ifadesi beni görürken değişmiş ve yine tebessüme dönüşmüştü.

"Yakın mısınız?" diye sorduğunda bize doğru gelen adamlara bakıyordum ve Leyla'da bana bakıp gülümseyen Cüneyt'i kast ediyordu.

"Cüneyt'le mi? Pek değil." dedim Cüneyt ısrarla bana bakarken.

"Sanırım bunu düşünen tek kişi sensin," dediğinde Leyla'ya döndüm. Neden bunu söylüyordu ki herkes, bir kez olsun neden benim dediğime ters bir şey söylenmeden duramıyorlardı ki?

"Tamam öfkelenme hemen, ben gördüğümü söylüyorum." dediğinde bakışlarımı ilk olarak yanımdan ağır ağır yürüyerek geçen Cüneyt'e çevirdim. Cüneyt ise zaten ısrarla bana bakıyordu ve sonra yanındaki adımlardan durmalarını isteyerek karşımda durdu. Gözleri bana farklı ama tanıdık bir ifadeyle bakarken dudakları aralandı.

"Avukat, beni öldürmek için mi getirdin o paketi oraya?" diye sorduğunda bir an bu soruyla afalladım. Ne demekti öldürmek için mi getirdin? Cüneyt şu an ne dediğini biliyor muydu?

"Neyse," dediğinde yüzüme farklı bir ifadeyle bakıyordu, içerideki samimi ve yanıma gelene kadar içten halinden farklı bir ifadeyle.

"Bir daha bana böyle basit numaralarla yaklaşmaya çalışma, yoksa çöpe giden tek şey bana getirdiğin o paket olmaz." dediğinde bakışlarını benden çekerek bir işaretle yola koyulduğunda olduğum yerde öylece kalakaldım. Cüneyt bir düzine adamla uzaklaşırken az önce kapıyı açtığımda karşılaştığım o suratı yara izi olan adamla son kez karşı karşıya gelmiş ve yanımdan bir hışımla çekip onunda gitmesini izlemiştim.

"Anladın mı şimdi?" dedim bu sefer ben Leyla'ya sorarak.

"Neyi?" dediğinde alaycı ifademi takındım.

"O adamın hiç insanlık görmediği gibi onunla yakında olunmayacağını..." dediğimde arkamı dönerek giden bir düzine adama baktım.

Evet, az önce çok büyük bir hatadan kılpayı kurtulmuştum, sağolsun ki Cüneyt, indirdiğim gardımı yeniden kuşanmamı ve ona iyilik yapmanın bir taşa yapmaktan farksız olduğunu göstermişti.

Artık bunu yeniden kavrayarak bende yalnız bıraktığım İso'nun yanına girerken Cüneyt'e olan ön yargımı ve tabularımı yeniden kurarak odaya girdim ve bugün yaşanan tüm iyi şeyleri bir çöp gibi atan kişi bu sefer ben oldum.

••••••••••••••••••

Sessiz bir şekilde kapattığım kapımı arkamda bırakarak en sessiz adımlarımla kimseyi uyandırmamaya çalışarak yavaş yavaş merdivenleri inmeye başladım. Biraz hava almam, kendimi açık havada, gökyüzünün altında yıldızlara eşlik ederek bir süre dinlemem gerekiyordu ve ben de gece bir gibi bir saatte bu isteğimi yerine getirmek için arkada bulunan küçük bahçeye doğru ilerliyordum. Lojman kapısını açar açmaz onu da en sessiz haliyle kapatarak üstüme geçirdiğim uzun kollu ve tişört ve dizlerimin üstünde biten bir şortla arka tarafta hem çocuk parkı hem de küçük bir bahçe bulunan yere yönlendirdim adımlarımı. Hava biraz soğuktu, eylüle gelmiştik ve ben nedense hava durumu ya da meteoroloji gibi şeylerin etinden sütünden yararlanmadan dışarı çıkmaya devam ediyordum.

Geri dönemeyeceğimi şimdilik bildiğim için adımlarımı bahçeye ilerlettim istikrarla, kapının önünde uyuyan kedileri bile uyandırmamış olmanın zaferiyle sessiz sessiz ilerlemeyi bıraktım ve binanın arkasına, telefon feneriyle ilerledim.

Şu an buradaki herkesin uyukladığını bildiğim için biraz rahat bir giyinimle dışarı çıkmıştım ama sorun olmazdı, bu saatte hiç bir çocuk parka gelmeyecek ya da ailelerden birisi durup salıncakta sallanıp kaydırakta kaymayacaktı.

Biz kaydıraktan kaymaya mı geldik sanki? diyen ve uzun süredir sesini soluğunu çıkarmayan sol meleğe bir selam çaktım.

"Ooo hoşgeldiniz ya, hoşgeldiniz," dedim alayla. Uzun süredir başımın etini yemiyorlardı, sanırım onlarda bir şekilde yoğunlardı, kıyamazdım.

Hoşbulduk Esin'cim, hoşbulduk. dediğinde artık aramızda konuştuğumuz için kendi kendime gülerek günler öncesinde uzandığım çimlerin oraya yeniden giderek yine uzandım. Hava biraz soğuktu ama bende zaten çok kalmayacaktım, bu yüzden yarınlar yokmuş gibi iki seksen uzandım çimlere.

Yine mi tekiz bugün, nerde şu bizim Yüzbaşı?

"Nerde olacak, gecenin kırkıncı rüyasını görüyordur şu an." dedim kendi kendime.

E bir baksaydık, belki uyumuyordur adamcağız.

Yok daha neler.

E adam tanıdıkta çıktı, onun hatırına bakalım bari,

Yok daha neler demeden duramadım yine ama düşünmeden de edemedim, o günü, askeriyede beni üstüne devirmiş bir halde yerde bana bakarken ve bir nefeslik mesafe kadar birbirimize yakınken bana gerçekte kim olduğunu söylediği anı hatırladım.

"Beni hatırladın mı?" dediğinde suratına baktım. O an ne demek istediğini anlayamadığım için bana geçmişte öğretmek istemese de öğrettiği kelimeydi kullanmıştı.

"Petuh," dedi gözlerini devirerek. Kendini bana öğrettiği hakaretlerle hatırlatıyordu.

"Yüzbaşı?" dediğim anda üstünden alelacele kalkmaya çalıştığım ama onun beni kolları arasından çıkarmamak için debelendiğini hatırladım.

"Yüzbaşı değil, Aziz...Aziz Bahadır," dediğini getirdim aklıma.

O bir zamanlar Aziz Bahadır'dı benim için ve şimdi de Yüzbaşı Aziz Aliyev olmuştu ve ben şimdi benim için ne olduğunu bile bilmiyordum.

"Aziz Bahadır," dedim yüksek sesle anın etkisinden çıkıp gerçekliğime döndüğümde, o benim için artık yüzbaşıydı. Daha sonra uzandığım çimlerden gelen bir kaç adım sesi duyduğumda tam yerimden kalkıyordum ki kısık bir sesle bana seslenen bedene baktım.

"Efendim Esin?" diyerek ben daha yerimden kalkamamışken o çoktan yanıma gelmiş ve bulunduğum yere eğilerek benim yanıma gelmişti. Ben ise uzandığım çimlerden üstüm ne halde bilmeyerek hızla kalktım, doğrusu onun buraya gelme ihtimali olduğunu biliyordum ama bu saatlerde olacağını tahmin etmemiştim.

"Ne işin var burada? Bu saatte?" dedim ay ışığında esmer hareleri inatla bana bakarken. Üstüne benim gibi basit bir hırka ve tişört geçirmiş, altına da yine bol eşofmanlarından birini giymişti ama bu sefer bir de ekstrası vardı. Kulaklık takıyordu.

"Aynısını bende sana soruyorum, senin burada bu saatte ne işin var?" dediğinde hala çimlerde oturduğumu fark ettim ama kalkmadım. O ise beni görmek için yere eğilse bile hala benim boyuma kadar küçülememiş, heybetiyle bana gölge bile oluşturmuştu.

"Ben öylesine geldim, yıldızları izlemeye..." dedim aslında doğruları söyleyerek. Aziz ise ben yıldızlar der demez kafasını yukarı kaldırmış ve parıl parıl parlayan gökyüzüne çevirmişti esmer harelerini.

"Kafa dinlemeye geldin yani?" dediğinde yıldızlardan çektiği gözlerini benim maviliklerime diktiğinde içimde garip bir ılıklık hissettim. Bu soğuk havada bile benim içimi ısıtan bir bakışla bakıyordu bana. Daha sonra gözlerini gözlerimden ilk olarak omuzlarıma, boynuma, bol tişörtüme, şortun açık bıraktığı ve üşümüş bacaklarıma çevirdiğinde ellerini hırkasına götürüp ilk olarak omuzlarından çıkarmış ve sonrasında tamamıyla çıkarıp bana giydirmek için havada askıya almıştı. Onun bu hareketiyle ben ona bakarken hayır anlamında salladım ellerimi. Gerek yoktu, birazdan kalkar giderdim.

"Yok gerek yok, ben üşümedim. Zaten birazdan kalkar giderim," dediğimde hırkasını ısrarla giymem için bana doğru uzatmış ve kollarını giymem için bana doğru açmıştı. Bu sefer itiraz etmedim, açtığı hırkasının kollarından başlayarak giydim ve benden üç tane daha alacak boyuttaki hırkasını üstüme geçirdim. Sonra fark ettim ki, günlük kıyafetlerine bile barut kokusu sinmişti ama bu bana bir şekilde rahatsız edici gelmiyordu. Aksine sanki güvendeymişim ve küçükken bildiğim tek baba figürünün yanındaymışım gibi hissettiriyordu.

"Teşekkür ederim." dedim tebessüm ederek. Hırkası büyüktü ve neredeyse bacaklarımın yarısına kadar uzanıyordu. Bir doksan beş küsür adamdanda anca bu beklenirdi derken onun yanımdan kalkıp ayaklandığını gördüğümde gereksiz bir şekilde telaşlandım ve yerde oturur halde olmama rağmen onun tuttuğum parmaklarından durdurmayı denedim ve de başardım. Sıcak parmaklarımı kendi parmaklarımın arasına aldığımda, sanki şok geçiriyormuş gibi bana üstten bakan Aziz'e bende alttan alttan baktım. Şimdi kirpikleri daha uzun ve kıvrık gözüküyordu ve bu benim canımı çokça sıkmıştı.

O an para döktüğüm tüm liftinglere en sağlamından saydırdım.

"Nereye gidiyorsun?" dedim hala parmaklarını tuttuğumda. Aziz ise ne olduğu yerden hareket ediyor ne de parmaklarını benden çekip kurtarıyordu.

"Evime," dediğinde ona yine alttan ve sorgular bakışlarımdan birini attım.

"Neden?" diye sordum.

"Seni yalnız bırakmak için," dediğinde tekrar sordum.

"Niye?"

"Kafa dinlemek için gelmedin mi buraya, ondan..." dediğinde beni rahat bırakmak için gittiğini anladığımda sanırım durdurmanın bir mantığı olmadığını kavramış ve elini kendi ellerimden çekmeye başlamıştım ki bu sefer elleri arasına tam anlamıyla o elimi almış ve tamamen yönünü bana çevirmişti.

"Gitmeyeyim mi?" diye sorduğunda sesi sıcaklık ve samimiyet barındırırken giydiğim hırkasıyla da onun kokusunu ister istemez ciğerlerime çekiyordum. Aziz bana ilk karşılaşmamızdan sonra daha farklı ve yumuşak bakarken yine yere, önüme eğildiğinde boynumun iki metreye yakın adama bakmaktan tutulduğunu fark ettim. Ve bu sıra Aziz bana cevap bekler gibi bakıyordu.

Gitme kal de, gel bana de, neredeysen orası benim cennetim de, gel gel de, esmer şekerim de ama gitme kesin de!

"Gitmesen olur mu?" dedim sol meleğe ilk defa ama son kez olmadığını bilip uyarak. Dudakları hafif kıvrılırken etrafta gezindi ilk bakışları, sonra da derin bir nefes çekti içine. Çektiği nefesle geniş ve üstüne çalıştığı belli olan göğsü kabarıp sönmüştü.

"Gitmem, tamam." dediğinde usulca kıvrılan dudaklarıyla bende istemsizce gülümsedim, bilmiyordum ama o her bana böyle bakıp tebessüm ettiğinde bende kendini gülümserken buluyordum.

Aziz eğildiği gibi tam oturuyordu ki bu sefer kalkan ben oldum çünkü bir şey yapmak istiyordum, uzun süredir yapmadığımız ve birbirimizi son gördüğümüzde yaptığımız şeyi....

"Salıncaklara oturalım mı?" dedim sanki küçüklüğüm beni ele geçirir gibi sevecen bir sesle. Aziz ise ayaklanmış olan bana daha sonra da salıncaklara baktı. Kafası karışmış gibi gözüküyordu, elini her yalan söylediğinde ya da gergin olduğunda ki gibi ensesine götürdü.

"Sen otur istersen ama ben oturamam." dediğinde biri görür, güler korkusuyla mı olup olmadığını düşündüm ve sanırım öyleydi. Koskoca Yüzbaşı olmuştu ve benim bulunduğum çocuksu bir istekle herhangi bir söylentiye mahal vermek istemezdi.

"Birisi görür diye..." dedim ve sonra vazgeçerek söyleyeceğim şeyi değiştirdim.

"Neyse burada oturalım," dediğimde neden içimin biraz garip olduğunu bilmeden yerime, çimlere oturuyordum ki Aziz, bu sefer beni dirseğimden nazikçe tutmuş ve oturmamı engellemişti.

"Ondan değil Esin," dediğinde bir bana baktı, bir de salıncağın oturma kısmına.

"Artık salıncaklara sığamıyorum, istesem de oturamam." dediğinde bir onun heybetine ve duruşuna, bir de anca benim oturtabileceğim boyuttaki salıncağa baktım. Adam haklıydı, hem de sonuna kadar haklıydı. Bu geniş sırtı, omuzları ve kaslı kolları yaparken kasasını da geliştirmeyi ihmal etmemişti, bu kıytırık salıncağa artık bir omuzu bile sığamazken ben ise ondan kıçını sığdırmasını beklemiştim.

"Ama ister miydin, onu söyle?" dediğimde küçüklüğümdeki gibi onu sıkboğaz etmeye başladığımı fark ettiğimde bunu istemsizce söylediğimi anladım. Aziz ise bana bu söylediğimle bakarken gözlerinden geçen parıltıyı sezmiştim.

"İsterdim." dediğinde anlamsız bir şekilde mutlu oldum.

"Tamam o zaman, ben otururum salıncağa. Sende şöyle karşıma bir yere oturursun." dedim kendime uygun bulduğum salıncağın tam karşısını gösterirken. Dirseğimi tutan eli yavaşça kolumdan okşar gibi kayarken bende ondan uzaklaşarak salıncaktaki yerimi aldım ve onun karşımda, çimlere oturmasını bekledim ama o öyle yapmadı, karşımdaki çimlere oturmayıp hemen yanımda ki toprak yere çökerek oturdu.

Ay bu adam bundan sonra karşında durmam, hep yanında olurum der gibi çökmedi mi yanımıza?

Sus iki dakika ya, hemen bir anlam çıkarma!

"Senin ne işin var bu saatte dışarıda?" dediğimde kafamı gökyüzüne çevirip oturduğum salıncakta kendimce sallanmaya başladım. Yıldızlar gökyüzünü tamamen kaplamış, ay ışığıyla etrafı aydınlatmaya başlamıştı.

"Uyku tutmadı, hava alayım biraz dedim." dediğinde mantıklı buldum bu dediğini, bende bir benzerini yapmak için çıkmıştım. Bu sorumdan sonra bir süre sessiz kaldık, ben salıncakta hafif bir tempoyla sallanmaya devam ettim, Aziz ise benimle birlikte gökyüzünü izlemeye devam etti.

Ve bu sefer sessizliği bozan Aziz oldu.

"Kaç sene oldu biliyor musun?" dediğinde ne kadar ayrı kaldığımızı sorduğunu biliyordum ve zaten ben bu zamanın her gününü ezberlemişken söyledim."

"Yirmi bir yıl," dedim Aziz de benimle aynı anda söylerken ve o an birbirimize baktık. O bana hafif kirli sakalları, kaşının ortasında benden hediye bir yarık ve kahve gözleriyle bakarken bende ona baktım. Değişmişti, çok fazla değişmişti ve benim bu haliyle onu tamımam pek mümkün olmamıştı. Ama bir yerlerden gözümün ısırmadığını da söylemesem yalan söylemiş olurdum.

"Yedi yaşındaydın," dediğinde gözlerinin içine bakarak bende ona cevap verdim.

"On bir yaşındaydın, yedinci sınıftın, Bahadır'dın..." dediğimde hatırlamama sevinir gibi baktı suratıma, bu sefer de o devam etti.

"Üçüncü sınıftın..." dediğinde sanki bir şey daha söyleyecek gibi aralandı dudakları ve sanırım başka bir şey söylemeye karar vererek öyle devam etti.

"Baş belasıydın, sürekli birilerinden kaçıyordun, keşke sadece birileri de olsa, okuldan, evden, bizimkilerden..." dediğinde daha önce fark etmediğim bir şey fark ettim. Ben Aziz'den hiç kaçmamıştım, her bir yerden ya da bir şeyden kaçışımda kendimi hep onun yanında bulmuştum, onun kolları kanatları altında...

Ben her kaçışımda Aziz'e yakalanıyordum.

Sesli güldüm bu duruma, evet mazim çok temiz sayılmazdı ama hakkını da vermiştim.

"Benim yüzümden başına gelmeyen kalmamıştı," dedim ona doğru tebessüm ederek. O ise sanki hatırlamıyor gibi baktı bana. Gerçekten hatırlamıyor muydu?

"Ne olmuştu ki?" dediğinde suratındaki ciddi ifadeyle yalan söylemediğini anladım, bana doğruları söyleyen biri gibi bakıyordu.

"Hatırlamıyor musun?" dedim şaşırarak ve bana kafasını hayır anlamında sallayan Aziz'e bakarak olanları bir bir anlatmaya başladım.

"Ben sınıftaki çocuklardan bilye aşırdığımda peşime düşmüşlerdi, benime duvara çıkmıştım sen beni kurtarmaya geldiğinde de üstüne düştüğüm için ayağın zedelenmiş, kaç hafta üstüne basamamıştın." dediğimde hatırlamasını bekledim ama o hala hatırlamamıştı.

"Yok, hatırlamıyorum." dediğine devam ettim. Hatırlamalıydı, hatırlatmalıydım.

"Benim yüzümden tarçın yemiştin, ben ne olduğunu bilmediğim için ağzıma sürmemiş sana vermiştim dene diye, sende benim yerime denediğinde nefes alamamıştın, o gün alerjin olduğunu anlayıp seni apar topar hastaneye götürmüşlerdi..." dedim biraz daha anılarımızdan bahsederken.

"Yine hatırlayamadım Esin, kusura bakma..." dediğinde sesindeki anlamsız üzücü tonu hissetmek canımı yakmıştı.

"Peki şey, ben su çiçeği olmuştum, gizlice odama gelip okula gitmek istemediğini söyleyip benim yanımda kalmış, benimle kuru fasulye pilav yemiştin aynı kaşıktan, sonra sende su çiçeği olmuştun?" dediğimde yine kafasını hayır anlamında salladığında elimi salıncağın zincirlerinden çekip yüzüne yaklaştırdım ve tam kaşının ortasındaki yarığı usulca okşadım.

"Bunu peki?" dedim yaranın üstünde elimi usulca gezdirirken. Aziz sanki nefes almayı unutmuş gibi bana bakarken bende ona baktım, alnı sıcacıktı, elleri, parmakları hepsi sıcacıktı.

"Salıncakta sallanırken..." diye tam anlatmaya başlayacağım sırada Aziz lafımı keserek benim yerime devam etti.

"Oturma kısmıyla kafama vurmuştun, yanlışlıkla...." dediğinde gülmeden edemedim.

"Hiç yararım dokunmamış sana, farkında mısın?" dediğimde ellerim bu sefer kulağındaki yara izine doğru gittiğinde Aziz de gözleriyle ellerimin nereye gideceğini takip ediyordu. Elim artık yara izi olan kulağına gittiğinde hafifçe dokundum yarasına, öylesine hissetmek istedim. Aziz'in ise kulakları sanki ateşi çıkmış gibi kızarmıştı.

"Burana ne oldu, nasıl oldu?" dedim usul usul parmaklarım kulağında gezinirken. Aziz ise kızarmış kulağını tutan bana donup kalmış bir şekilde bakıyordu.

"Bir görevde oldu, Ukrayna'da gittiğim gizli bir görevde...Kulağımın çok yakınından bir kurşun geçti, biraz zarar verdi ama iyileşti." dediğinde canının ne kadar yandığını az çok tahmin edebiliyordum.

"Yani benden başka sana zarar veren birileri var artık," dediğimde sanki buna üzülüp kırılırmış gibi baktım gözlerine, sonra da usulca ellerimi çekip kucağımda birleştirdim ellerimi, sallanmayı da bıraktım.

"Hala yok," dediğinde bir anlık afallasam da benimle dalga geçtiğini anladım. Tabiki olacaktı, Yüzbaşı olmuştu, bir sürü göreve çıkmıştı. İlla ki yaralanmış, belki de vurulmuş olmalıydı diye düşündüğümde nedensizce içimde bir korku oluştu. Aziz, benim eskiden tanıdığım çocukluk arkadaşım şimdi koskocaman adam olmuş ve ülkesi için savaşan bir askere dönüşmüştü. Ve her ne kadar istemesem de her askerin hayatı boyunca bir kere vurulduğunu Adem amcadan biliyordum. Keşke hiç bu konu hakkında fikir sahibi olmasaydım ama biliyordum. Adem amcadan, Nermin teyzeden, haberlerden... En çokta saniyeler süren o haberlerden...

Aziz, tüm hayatını burada, asker olmak için harcamıştı, bunu az çok bilebiliyordum. Türkiye de kalmış, buraya da görev için gelmişti ama... Sahi o madem bunca zaman buradaysa neden bu zamana kadar bize bir kere bile ulaşmamıştı? Neden bir kere bile beni, annemi, ablamı aramamıştı?

Sonra düşündüğüm şeyin mantıksızlığıyla saydırdım kendime, ne kadar acınası bir düşünceye sahip olduğumu fark ettim.

Aziz istese bile ne anneme ne de ablama ulaşabilirdi, o da ben de artık yaşadığımız sürece ikisine de ulaşamaz, konuşamazdık. Aynı kendi ailesine olduğu gibi...

"Türkiye'deydin yani, öyle mi?" dedim sesim kırgın bir tonda çıkarken. Aziz ise kafasını onaylar anlamda salladığında ellerini dizlerinin üstünde birleştirmiş, bana bakıyordu.

"Ve bizi bir kere bile aramadın, bunca zaman merak etmedin yani, öyle mi? dediğimde pişmanlık dolu bakışlarla baktı bana ama pişman olduğunu görmek, bilmek istemedim. Ben onun beni aramasını, sormasını istedim ama istemek yetmedi, istesem de gerçekleşmemişti. Aziz ise bana baktığında tek bir kelime bile etmedi, suskun bir şekilde bana bakıyordu ama ben sussun istemiyordum.

"Bir şey söylemeyecek misin Yüzbaşı?" dediğimde artık ismini söylemediğimi fark ettiğinde dudakları çaresizce aralandı, yine de araladığı dudaklarından tek bir kelime bile dökülmedi. Ben ise anlamam gerekeni çoktan anladım, o söylemese de anlamalıydım.

Aptal gibi bir şeyler hatırlayan, bir şeyleri unutmayıp aklında tutan kişinin sadece ben olduğumu o an anladım. Onu bulmak isteyen, deli gibi arayan, gördüğü, benzettiği her kişide, her onun yarasına benzer yarada onu arayan tek kişinin ben olduğunu anladım. Nermin teyzenin, Adem amcanın mezarına her gittiğimde bulma sözünü verdiğim oğullarının aslında bulunmak gibi bir derdi olmadığını, bizi de onlarla birlikte geçmişine gömdüğünü anladım ama buna da ses çıkarmadım.

"O yüzden soyadını değiştirdin, bir daha o mahalleye dönmedin, bizi merak etmedin, aramadın, sormadın, bir kez bile görmeye gelmedin, hepsi geçmişi arkanda bırakmak içindi, öyle mi?" dediğimde boğazımdaki bu acı tadın olmasını hiç beklemesemde sesimdeki bariz kırgınlığı gizlemeye çalışıyordum. Aziz ise hala sessiz bir şekilde bana bakıyordu, gözlerimin en derinine bakıyordu ama ses bile çıkarmıyordu.

"Sessiz kaldığına göre, buna da cevabın evet." dediğimde oturduğum yerden kalkmak, gitmek istedim ama içimdeki küçük Esin, sanki gitmememi istiyormuş gibi bana seslendiğinde yapamadım. Küçüklüğümün hak ettiği gibi onu mutlu eden ve yaşayan tek kişinin yanında kalmasına izin verdim.

"Teşekkürler Yüzbaşı," dedim sahte bir gülümsemeyle Aziz'e bakarken. Aziz ise ilk defa konuştu, sorduğum onca soruya rağmen.

"Ne için?" diye sorduğunda kendime kızdım ama yine de ona cevap verdim.

"Dürüst olduğun için, eskisi gibi bana hep doğruyu söylediğin ve en azından bu konuda değişmediğin için." dediğimde ona bakmayı bıraktım. Gözlerim artık onun esmer harelerine bakmayıp en uzaktaki yıldızlara döndüğünde derin bir nefes aldım. Artık bir şeyleri farkına varmam gereken o andaydım, hiç bir şeyin istesemde eskisi gibi güzel olmayacağını anladığım o andaydım. Beklentilerimi çok yüksek tuttuğum, verdiğim sözleri her zaman yerine getiremediğim ve insanların her zaman değiştiğini anladığım o andaydım.

Üzülmüştüm ama bu basit bir üzüntü değildi. Şu an hissettiğim duygu, sanki uzun zaman sonra evime dönmüşümde, bana ait olan yer başka şeylerle doldurulmuş gibi hissediyordum. Aidiyet hissinin ruhumu tamamen terk ettiğini fark ettiğimde ona kızmanın bir faydası olmadığını da biliyordum ama kızdım. Biraz olsun hatırlanmak için ona kızdım.

"Esin," diyerek sessizliğimizi bozan Aziz'e dönmeden ve konuşmadan sadece "hm" sesi çıkarabildim titremeye hazır dudaklarımdan. O an konuşsam, sesimi çıkarsam ağlardım, emindim.

"Sen beni aradın mı peki, bulmaya çalıştın mı hiç?" dediğinde doğruları söylemek gelmedi içimden. Evet demedim, evet seni bulmak için, seni görmek için bir bahane uydurup Azerbaycan'a bile geldim demedim.

Aradığı ben olmayan birine, bu zamana kadar seni arıyordum demedim.

"Bir kez," dedim sesimdeki kırgınlığı belli etmemeye çalışarak.

"Bir kere mi sadece?" diye sorduğunda yerde oturan ona baktım, gülümsedim ama içten içe kendime acıyordum, kendi çaresiz halime. Sanırım Aziz ilk zamanlar bana söylediklerinde biraz haklıydı, ben aciz bir kadındım, çaresizdim. Ben çöküp giden bir enkazın altında en sevdiğim oyuncağımı arayacak kadar çaresizdim. Ve şimdi o enkazın altında ben yatıyordum.

En azından hiç aramamazlık etmemişiz senin gibi, adi herif!

Kafamla onayladım, sanırım artık bu konuda konuşmanın bir manası,kelime sarf edecek kadar bile değeri kalmamıştı. Konu artık kapanmalı, bir şekilde değiştirmeliydim.

"Civan?" dedim merakla. Bu gece son kez bir şey bilmek istiyordum, son kez bir soru sordum.

"Ne olmuş Civan'a?" dediğinde eski ses tonumun geri geldiğini anlayarak net bir cevap verdim.

"Neden Leyla'ya öyle mesafeli davranıyor, hiç tanışmamış gibi," dediğimde alayla kıvrıldı dudakları. Ve ben nedenini anlamadım.

"Hiç tanışmamamış gibi davranmasının sebebi o,bana niye soruyorsun ki?" dediğinde hızla cevapladım.

"O ne demek öyle, niye sebebi Leyla olsun ki? Leyla böyle bir şeyi as-" asla yapmaz çünkü Civan'ı seviyor diyecekken kendimi tuttum, bunu söylemesi gereken ben değil, Leyla'ydı. Ve bunu duyması gereken de Aziz değil Civan'dı.

"Esin, aşk işleri de böyle... Olmuyorsa olmuyordur, Civan içinde öyle olmadı, o da vazgeçti. Ne yapabilirdi ki, sevdiği kadın onu bulana, sevdiğini anlayana kadar onu mu bekleseydi?" dediğinde sinirle ayağa kalktım.

"Anlamasını bekleyene kadar söyleseydi o zaman, bu kadar korkak davranmasaydı, belki şimdi her şey bambaşka olabilirdi," dediğimde o da sinirle ayağa kalkıp tam karşıma geçti ama ikimizde sadece sinirle bakıyorduk, bağırmıyorduk birbirimize, ikimizde o dakika bir şeye fazlasıyla sinirliydik ama bu kesinlikle Leyla ve Civan değildi.

"Belki Leyla da çaba gösterse Civan şimdi böyle davranmak zorunda kalmazdı, asıl Leyla korkak davranmasa her şey bambaşka olabilirdi." dediğinde sesini bir desibel bile yükseltmeden konuşuyordu ama ciddiydi, gergindi.

Tam karşımda incecik bir tişört giyip soğuk tenine işlerken o bana doğru gelen ayın ışığını tüm heybetiyle keserek beni gölgede bırakıyordu.

"Korkak insanlar istedikleri şeyi uzaktan izlemeye mahkumdur Yüzbaşı," dediğimde boynunu rahatlatmak için hafif sağa eğdi.

"İstedikleri de onu istemiyorsa beklemenin de istemenin de bir manası yok avukat, boşa uğraşır. Civan'da artık boşa uğraşmak istemiyor." dediğinde derin bir nefes çektim içime.

"İyi o zaman, sende Mihri'yi bekleme artık. Bu zamana kadar olmadıysanız, bundan sonra da olamazsınız." dedim konu artık şu Mihri denen kadına geldiğinde.

Sor tabi, bu Mihri denilen kadın kim diye bir sor!

"Mihri mi? O nereden çıktı?" dediğinde artık bana sinirle değilde şaşkınca baktığında ben hala gergin bir şekilde bakmaya devam ettim Aziz'e."

"Mihri ne alaka?" dediğinde cevap verdim.

"Birbiriyle çok alakalı başka bir konu, o alaka." dedim ne dediğimi ya da ne demek istediğimi kestiremeyerek. Bana neydi ki o kadından, bana neydi ki Aziz'in kimi beklediğinden?

"Onu bu işe karıştırma, o bambaşka bir mevzu." dediğinde öfkeyle soludum. Demek bambaşka bir mevzuydu Mihri, iyi, iyi, madem öyleydi karıştırmazdım.

"Ha sen Mihri'yi bekleyebilirsin ama Civan Leyla'yı bekleyemez öyle mi? Bu aklı mı verdin sen ona, Leyla'dan vazgeç, bekleme mi dedin?" dediğimde o da burnundan öfkeyle soludu.

"Ona akıl vermeme gerek yok, o en doğrusunu düşünürde yapar da..." dediğine çok bilmiş bir tavırla elini beline koyarak devam etti.

"Hem şu an benim meselemi karıştırman gereken bir konu değil bu, sen ilk önce kendi arkadaşının yaptığına bak, öyle Civan'a laf et." dediğinde bir adım yaklaştım ona.

"Senin meselen beni gram ilgilendirmiyor, sen uzatıp duruyorsun."dediğimde bu sefer o bana bir adım gelmiş ve aramızdaki mesafemizi biraz daha azaltmıştı.

"Buradan bakınca bayağı ilgilenmiş gibi görünüyorsun," dediğinde sinirle baktım gözlerine, ilgilenmiyordum. İlgilenmekte istemiyordum.

"Hayal görmeye devam et Yüzbaşı ama ikisinin arasını sakın bozmaya çalışma." dedim saçma sapan şeyler söylememesi için.

"Bozan ben değilim, bozan tek bir kişi var o da Leyla. Ve görüyorum ki sende onu destekliyorsun," dediğinde kafamı salladım. Evet ona her koşulda destek olurdum, bunda da öyleydim.

"Evet, destekliyorum. Bir sorun mu var Yüzbaşı?" dedim bir adım daha geldikten sonra aramızda tek bir adımlık mesafe bırakarak. Şimdi ister istemez barut kokusuyla sarılı etrafımda başka bir koku almam mümkün olmuyor ve karşımdaki koca cüsseden başka hiç bir şeyde göremiyordum.

"Artık yok avukat, sayende artık sorun falan yok." dediğinde o da bir adım daha gelerek aramızdaki tüm mesafeyi tamamen kapatmış ve beni tamamen gölgesi altına almıştı. Şimdi sadece aramızda dört parmak kadar mesafe kalmışken sinirle almış olduğum nefeslerim karşımda duran Aziz'in sert nefesleriyle karışıyordu. Onun toprakları benim maviliklerimle buluşurken ikimizin de gözleri hiç bir şekilde biribirinden uzaklaşmıyordu.

"Sevindim Yüzbaşı, bir sorunun olursa gel, ben onu da çözerim," dediğimde bir an bile kaçırmadı yine gözlerini ama saniyelik bakışları dudaklarıma kaydı. Sonra tekrar gözlerime çıktığında bu sefer onun dudaklarına bakan ben oldum ve alaycı gülümsemesini bana sunduğunda yeniden gözlerine baktım.

"Eminim sorunum olursa onu da Civan'larınkini çözdüğün gibi çözersin," dediğinde benimle alay etmesine sinirlenmeden edemedim.

"Emin değil misin yani?" diye sorduğuma yapmasını hiç beklemediğim bir şey yaptığında şok olmadan duramadım.

Aziz ben böyle der demez aramızdaki tüm mesafeyi kapatarak bana eğilmiş,yüzlerimiz arasında hiç mesafe bırakmayarak neredeyse dudak dudağa kalmamıza sebep olmuştu. Şimdi o keskin barut kokusunun yanı sıra ne olduğunu çözemediğim yeni ama hoş bir koku da etrafımı sardığında bir anlık boşlukta bulunarak bu kokuyu içime çektim ve o an ne yaptığımı fark ederek bunu hemen yarıda kestim.

"Emin olmamı sağlayacak bir şeyler yaparsan," dediğinde fark ettim ki gözleri artık bana öfke ya da sinir dolu bakmıyor, dudaklarının kenarları gergin bir şekilde kıvrılmıyordu. Aziz şu an bana doğru eğilip yüzlerimiz arasında bir nefes kadar mesafe bırakırken konuşarak dudaklarını dudaklarıma değdiriyordu ve ben sanki dudakları bana dokunduğu an yüklü miktarda bir elektrikle çarpılıyormuş gibi hissediyordum.

Aziz hala benim cevap vermemi beklerken ben cevap verirsem aynı şekilde ona temas edeceğimi, ister istemez dudaklarımızın birbirine değeceğini bildiğim için tek kelime bile edemiyordum ve onun bana bu kadar yakın olmasına da bir şekilde izin veriyordum ki yukarıdan gelen bir gıcırtı ve kol sesiyle dikkatimiz dağılmış ve ikimizde irkilerek sesin olduğu tarafa, lojmanın en üst katına bakmıştık.

"Hoşt ulan, yürüyün gidin evinize! Gece gece bu mübarek ayların bereketini kaçırmayın, napıyorsanız gidin evinizde barkınızda, yatak odanızda gizli gizli yapın lan, basın gidin arsızlar!" diyen kafasında pandalı ve pembe bir göz bandı bulunan Yener abinin sesiyle o an ne yaşandığını ya da ne hissettiğimi bilemeyerek tutulan ve benimde aynı saniyede tuttuğum kocaman elle koşmaya ve olduğumuz yerden kaçmaya başlayarak hızla lojmanın ana giriş kapısına gelmiş ve ikimizde geldiğimiz gibi nefes nefese kalmıştık.

Şimdi ikimizde ani yaşanan bu hadiseyle nefes nefese kalırken birbirimize ve daha sonra tutuştuğumuz ellerimize baktıktan sonra hızla ellerimizi -sanki ateşe dokunmuşta elimiz yanmış gibi- çekmiş ve ayrılmıştık.

"Aptal mısın? Niye böyle bir şey yaptın?" dediğimde Aziz bir bana bir de kapıya baktığında, ilerleyerek cebindeki anahtarı çıkardı ve kilide takarak kapıyı sessizce açtı. Sayesinde yanlış anlaşılmış, duymamak isteyeceğim şeyler duymuştum.

"Yener abi görmesin, yanlış anlamasın diye yaptım,niye hata mı ettim?" dediğinde bana açtığı kapıdan ben içeri girerken o da benim arkamdan lojmana girmiş ve kapıyı olabildiğince sessiz kapatmıştı.

"Onu mu diyorum, niye bana o kadar yaklaştın diye soruyorum, anlarsa senin yüzünden yanlış anlar aptal!" dedim sinirli ama kısık bir sesle ve merdivenlerden çıkmaya başladım.

"Neyi yanlış anlayacak, ne var yanlış olan?" dediğinde o da benim peşimden geliyordu.

"Sen cidden aptalsın, ya seni benimle görseydi o zaman ne düşünürdü, bir fikrin var mı?" diye sorduğunda tek adıma benim üç ayrı adımla çıktığım basamağa ulaşıp yanıma yanaşmıştı.

"Senin hakkında mı?" dediğinde sinirle soludum.

"Hayır, senin hakkında," dedim.

"Benim hakkımda niye düşünsün Yener abi gece gece," dediğinde ne kadar istemesem de cevap verdim.

"Senin Mihri'yi sevmediğini, aldattığını düşünebilir. Benim de bunu bilerek yaptığımı..." diye söylediğimde umursamaz bir şekilde benden daha hızlı bir şekilde adım atıp önüme geçti.

"Mihri'yi benden çok düşünür oldun, bırakta onu ben-" diyeceği sırada çoktan ikinci kata, evlerimizin kapısına gelmiştik ki Aziz'in kapısının önünde duran kalpli kutuyla bir an donakaldık.

Kalpli kutu mu? Kalpli kutu? Kapının önünde kalpli bir kutu? Yıl kaç? 2010'lar mı ? Liseye geri mi döndük?

Aziz eğilerek yerdeki kırmızı kalpli kutuyu eline aldığında arkasında kalıp her ne kadar bakmak ve merakımı gidermek istesem de kimden geldiğini çok iyi biliyordum.

Bir de kırmızı? Aşkın, şehvetin rengi olan kırmızı öyle mi?

O an bu sahneyi her ne kadar görmek istemesem de görmüş olduğum için kendime küfürler ettim, bir dışarı çıkmıştık ve o andan itibaren başımıza gelmeyen kalmamıştı.

Kabul edildik, reddedildik, unutulduk, aldatıldık, yanlış anlaşılındık... Yatak odasına atıldık, lafta...

"Mihri, belli ki senin onu düşündüğünden çok daha fazla düşünüyor seni Yüzbaşı," dediğimde hala dışarıda bekleyen Aziz'in yanından geçerek kendi kapıma ulaştığımda cebimden çıkardığım anahtarımı kilide yerleştirerek başka tuhaf bir hisle evime girdim ve kendimi bütün tuhaf hislerin ve kırgınlıkların ağırlıklarıyla yatağa attım.

YORUM YAPMAYI VE OY VERMEYİ ✨UNUTMAYIN✨

Sağlıcakla kalın✨🫶

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.