Karen
Bıktım! Vallahi canımdan bezdim! Abim, iyi ki feshetmiş şu lanet olası anlaşmayı, yoksa şu Harun dedikleri karın ağrısından paçayı kurtaramazdım. Haydaaa! Hangi yarım akıllı kolumdan tuttu şimdi? Yok artık ama!
-Az önce yediğiniz ayar az geldi sanırım, Harun bey, kolumu bırakmazsanız, kafanızda küçük bir delik açmaktan çekinmeyeceğim!
Yok, umurunda değil herifin! Pekala, benden günah gitti! Tam boştaki elimle topuklu ayakkabımı çıkaracakken, tuttuğu kolumu bıraktığını fark ettim, az kalsın düşecektim.
Baktığımda, yerde pastırma gibi yatıyordu o baş belası. Kim vurduysa eline sağlık demeye kalmadan onu gördüm... Kahverengi gözleri, öfkeyle karışık bir endişeyle bana bakıyordu. Düşmeye ramak kala, tam zamanında yakalamıştı. O olmasaydı, belki kafamı bile kırabilirdim.
-İyi misin? Sana zarar verdi mi o alçak?
-İ.. İyiyim... Çok teşekkür ederim. Beni çok büyük bir dertten kurtardınız.
Dilimi kedi mi ısırdı benim? Niye konuşurken sesim içime kaçtı? "Çok basit, buldun yakışıklıyı, dilin tutuldu. Ha ha ha!" Sevimsiz iç ses! Sana mı sordum ben? Ben, sevimsiz iç sesimle uğraşırken, kahramanım bana sıcak, ve içten bir gülümseme bahşetti.
-İyi olmana sevindim, karışmak haddim değil belki, ama o aşağılık herifin böyle davranmasına göz yumamazdım.
-Tekrar teşekkür ederim, gerçekten. Tam zamanında müdahale ettiniz. Müsaadenizle, gitmem gerekiyor.
-Rica ederim, umarım tekrar karşılaşırız.
-Kim bilir? Dünya küçük bir yer.
Oradan uzaklaştığımda, yüzümdeki o afallamış ifadeden kurtulmam zaman almıştı. Şu sıralar ihanet acısını hazmetmeye çalışan abimin yanına gidip, onu teselli etmek istemiştim. Odasının önüne geldiğimde, çalışanlardan Gökçe yanıma geldi.
-Hoşgeldiniz Karen hanım, Kenan bey içeride. İsterseniz geldiğinizi haber vereyim.
-İyi olur Gökçe, şimdi müsait falan olmazsa, hazırlıksız yakalamak istemem.
Gökçe, kapıyı tıklayarak içeri girdi. Çok geçmeden müsait olduğunu söyledi ve içeri girdim. Tam tahmin ettiğim gibi, kimseye belli etmemeye çalışarak, ihanet acısı çekiyordu. Söylene söylene masasında duran bardağı alıp çöpe attım. Kızmadı bile, onu düşündüğümü biliyordu.
-Ah be abi! Çektiğin bunca acıya gerçekten değer mi? Hem bak, ben geldim. Kardeşine hoşgeldin demek yok mu?
Nihayet yüzündeki o kederli ifade, yerini içten bir gülümsemeye bıraktı ve kalkıp bana sarıldı.
-Haklısın, küçük cadım. Hoşgeldin, ee Karen hanım, sizi buraya hangi rüzgar attı?
-Sadece abimi ziyaret etmek istedim. Olamaz mı?
-Olabilir elbette, otur bakalım cadı. Bir şey içmek ister misin?
-Hayır abi, aslında düşündüm de bugün abi kardeş vakit geçiririz diye düşünmüştüm.
-Olabilir, fazla bir işimiz yok bugün. Yardımcı olursan, erken bile çıkabiliriz.
-Olur, ne yapılacaksa yardıma hazırım.
Abim, bana bazı görevler verdi. Ben de ilk olarak, bulup gözden geçirmemi istediği dosyalar için arşive gittim. Dosyaları alıp, bana ait olan ofise gidecekken, gördüğüm kişiyle afalladım.
Süpermenimin, abimin yanında ne işi vardı? Birbirlerini nereden tanıyordu? Şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak abimin yanına gittim.
-İşte, benim küçük cadım da geldi.
-Abiciğim, ben de acaba doğru dosyaları mı aldım diye kontrol etmen için yanına gelecektim.
Kaçamak bir şekilde kahramanıma bakıp duruyordum. Onun şaşkınlıkla karışık hayranlık dolu bakışları gözümden kaçmıyordu.
-Gerçekten, Dünya küçükmüş, bu kadar çabuk karşılaşacağımızı düşünmemiştim.
Sus be adam! Anlayacak, ondan sonra ikimizin de başı derde girecek.
-Kuzey? Siz tanışıyor muydunuz Karen ile?
Al işte! Ne diyeceğim şimdi?
-Şey... Abiciğim, kendisi beni büyük bir dertten kurtardı.
Abim ise, o derdin ne olduğunu anlamıştı, gözlerini kapatıp, bir kaç saniye sakinleşmeye çalıştı. Sakinleştiğine emin olduktan sonra, gözlerini açıp, Kuzey'e döndü.
-Teşekkür ederim, dostum.
-Lafı bile olmaz.
Abimin önünde göz kırpıp, yaramaz bir çocuk gibi gülmüyor mu? Allah'ım sana geliyorum!
-Kendimi doğru düzgün tanıtmadığım için bağışlayın, leydim. Ben Kuzey Yıldırım, umarım biraz daha iyisinizdir.
Ciddi ciddi reverans mı yapmıştı bu kaçık prens? Gülmemek için kendimi zor tutarak, reveransına karşılık verdim.
-Tanıştığımıza memnun oldum Kuzey bey, ben de Karen Ilgaz. Yardımınız için ayrıca müteşekkirim ekselansları. Şimdi müsaade ederseniz, abimle konuşmam gereken bir konu var.
Yanaklarım kıpkırmızı olmuş halde, abimin ofisine girdim, ve abime işler konusunda yardımcı olmak için kolları sıvadım.
Kuzey
Yakın dostum Kenan'ı ziyaret etmek için holdingin önündeydim; istemsizce gözüm o tartışmaya takılmıştı, adamı tanıyordum, Harun Karaşah, tam bir karın ağrısıydı, kafasına taktığı birini kolay kolay bırakmazdı.
Tartışma hararetlenip de, Harun, kızın canını acıtmaya başlayınca devreye girmem gerektiğini hissettim. Düşmekte olan kızı son dakika yakalamıştım.
Sanırım, o an zaman çok kısa bir süre de olsa durmuştu, mavinin en güzel tonundaki gözleri, şaşkınlıkla, ve korkuyla bakıyordu. Çok... Çok güzeldi, ay gibi beyaz bir teni vardı, başak sarısı saçlarının eşsiz bir kokusu vardı, tarifsizdi.
Kalkmasına yardımcı olduktan sonra, iyi olup olmadığına emin olmak istedim. Benimle konuşurken, ürkek ve kaçamak bakışlar atması, aklımı başımdan almıştı resmen.
Müsaade isteyip uzaklaşırken, tekrar karşılaşmayı ümit etmiştim, ancak bu kadar kısa sürede karşılaşmayı hiç beklemiyordum. Dediği gibi, dünya gerçekten küçük.
Kenan'ın yanına biraz geç gittim, öncesinde bir telefon konuşması yapmam gerekiyordu. Yanından ayrılmak üzereyken onu gördüm; gönül hırsızım, o hayran olunası endamıyla yanımıza geldiğinde ufak çaplı bir şok yaşadım.
Ben dakikalar önce, Kenan'ın kız kardeşini mi kurtarmıştım yani? Hay ben böyle şansın...!
O gün, kendime ait hukuk bürosuna geri döndüğümde, güç bela kafamı toplayabilmiştim. Eve döndüğümde, kafamın her köşesi, Karen ile doluydu. Bu halimi ilk fark eden babam olmuştu.
-Oğlum? Gelebilir miyim?
-Gel baba, otur.
Yanıma oturdu, endişeli bakıyordu. Anlamış mıydı acaba?
-İyi misin? Eve geldiğinde canın sıkkın gibiydi.
-Bilmiyorum baba. Bugün Kenan'ın yanına gidecektim, biliyorsun şu aralar morali bozuk.
-O vefasız yüzünden mi?
-Sorma, ağır bir ihanete uğradı.
-Zor olacak.
-Öyle, ama atlatacağına eminim. Her neyse, onun yanına gidecekken birini gördüm. Sana daha önce de bahsettiğim baş belası Harun'dan kurtulmaya çabalıyordu. Dayanamayıp, olaya müdahale ettim. Kızın kolunu öyle sıkmıştı ki, neredeyse moraracaktı.
-Dur tahmin edeyim, onu yakından görünce, vurgun yemiş gibi oldun.
-Öyle mi oldu, bilmiyorum ama, aklım başımdan gitti... Çok güzeldi be, baba.
-Sonra ne oldu, peki?
-Onu, holding koridorlarında gördüm, Kenan ile konuşuyordum, sonra büroya dönecektim. Onu bir kez daha gördüğümde, aklım başımdan gitti. Sonradan, onun Kenan'ın kardeşi Karen olduğunu öğrendim. Ne yapacağımı bilmiyorum.
-Zaman neler gösterir, belli olmaz oğlum, belki Kenan, sandığın kadar büyük bir tepki vermeyecektir.
-Belki de.
-Hadi, şimdi dinlen biraz, yarın ola, hayrola.
-Teşekkür ederim baba, anneme de söyle, fazla endişelenmesin, olur mu? İyi geceler.
-İyi geceler, oğlum.
Babam odadan ayrıldıktan sonra, üzerimi değiştirip uykuya daldım. Ertesi sabah, erkenden kalkıp hazırlanmaya başladım.
Davam vardı, ve davaya gitmeden önce dava dosyasına bir kez daha çalışmak istiyordum. Hazırlandıktan sonra çantamı, ve dosyayı alıp salona indim.
-Günaydın anne, günaydın baba.
-Günaydın oğlum, daha iyi misin?
-İyiyim validem, merak etme.
Annemi öpüp, hazırladığı kahvaltı sofrasına oturdum. Kahvaltının ardından annemin dualarıyla evden ayrılıp büroya gittim, ardından dava için mahkemeye gidecektim.
Planladığım gibi dosyaya son bir kez çalışıp, mahkemeye gittim. Mahkemenin kararı, tam istediğim gibi çıkmıştı. Mahkemeden ayrılıp, büroya döndüm. Birkaç dosyayla daha ilgilendikten sonra, telefonum çaldı. Kenan arıyordu.
-Alo? Kardeşim, akşam için müsait misin?
-Müsaitim, dostum.
-Akşam bize gelir misin diyecektim, vakit geçiririz.
-PES atar mıyız bir el?
-İstediğin kadar kapışırız, sonuçta ben kazanıyorum.
Kahkahalarla güldüm, arada sırada PES atmaya bayılırdık, ama her ne hikmetse hep o kazanırdı.
-Bu sefer kaybetmeye hazır ol ama, sıkı idman yaptım.
-Göreceğiz. Akşam görüşürüz.
-Görüşürüz, dostum.
Telefonu kapattıktan sonra, işime geri döndüm. Akşam için annemi haberdar edip, Kenan'ın evine gittim. Kapıyı açan kişiyi görünce, nefesim kesildi.
-Hoşgeldin, kaçık prens!