Bahar
Kapı sesine uyandım, bizimkilerin uykusu ağır olduğu için sesi duymamışlardı, kalktım ve uykulu gözlerle kapıyı açtım, kargo gelmişti.
-Bahar Güçlü ve Gonca Balamir burada mı oturuyor?
-Evet, Bahar Güçlü benim.
-Şuraya bir imza alabilir miyim?
İmza atıp, paketleri aldım. Kim yollamış olabilirdi ki bunları? Merakla, Gonca'nın odasına gittim. Çoktan uyanmıştı.
-Bize paket gelmiş.
-Hadi canım! Merak ettim, açalım mı?
Birlikte paketlerimizi açtık. Benim paketimde; bir sürü küçük kutu vardı ve her kutunun üzerinde küçük not kağıtları vardı, ilk kutuyu aldım elime, üzerindeki notta şunlar yazılıydı:
"Uzun zaman oldu, ilkbaharım
Aşkın cemre misali yüreğime düşmeyeli
Bilmiyorum, sever misin hâlâ
Kırmızı laleleri..."
Kırmızı laleleri çocukluğumdan beri çok severim, ancak bunu herkes bilmez. Merakla kutuyu açtım, içinde çok güzel bir broș vardı. Kırmızı lale şeklinde, çok zarif bir broștu. Hemen ikinci kutuyu aldım, üzerinde yine bir not:
"Bunu hatırladın mı? ;)"
Heyecanla bu küçük kutuyu da açtım, içindekini gördüğümde, neye uğradığımı şaşırdım. Annemin bana aldığı yüzüktü bu, taşınırken kaybetmiştim, aynısını bulmuş olmalıydı. Șașkınlığım, yerini çocuksu bir mutluluğa bıraktı. Yüzüğü parmağıma taktım, ve hiç vakit kaybetmeden, diğer kutuyu açtım. İçinde ahşap bir anahtarlık vardı, ancak anahtarlığın diğer eşi yoktu. Bu sefer, kutunun içinde bir not saklanmıștı.
"Yokluğunda yüreğim hep ayazda,
Bir yanım hep eksik..."
Notu okurken gülümsedim, ama bir yandan da kafamda deli sorularla boğușuyordum. Beni bu kadar iyi tanıyan pek fazla insan yoktu etrafımda, bir Gonca vardı, kardeş gibi büyümüştük, özellikle de çocukluğumuzda yaşadığı o acı olaydan sonra, birbirimizden hiç ayrılmadık. Bir de...
İkimizin de çocukluk kahramanları vardı, Soner ve Sarp. Birlikte çok güzel hatıralarımız olsa da, ne yazık ki, Gonca'nın ailesinin ölümünden bir süre sonra, ayrı düşmüştük.
Belki de... Olabilir mi? Pek ihtimal vermesem de, bunu aklımın bir köșesine not ettim. Yanılıyor da olabilirdik. Kutuları ve notları bir araya topladım.
-Gonca, hadi şimdi sen aç, sana neler gelmiş merak ettim.
-Ben de merak ettim doğrusu.
Gonca
Bahar'ın paketinde olduğu gibi, benim paketimde de kutular ve notlar vardı. İlk kutuyu açtım, orta boy bir kutuydu, içinde söğüt ağacından oyulmuş figürler vardı ve bana fazlasıyla tanıdık geliyordu. Kutudaki notu okumaya başladığımda nedenini anlamıştım.
"Özür dilerim... Sen acı çekerken, yanında olamadığım her gün için, hıçkıra hıçkıra ağladığın her gece, sana sarılıp, kabuk tutmayan yaranı saramadığım için özür dilerim..."
5 yaşındayken, Soner'e hayrandım, aramızda 5 yaş fark vardı ama, yine de benim kahramanımdı. Bir gün, bana sıkıca sarıldı ve saçlarımı okşadı, bunu ara sıra yapıyordu elbette, ama bu sefer, üzgündü, nedenini ise o acı haberi duyduğumda anladım.
İkimiz de sessizce ağlamıștık o gün. Ancak o günden kısa bir süre sonra, Tuğba teyze istemeyerek de olsa İstanbul'a yerleşmişti ailesi ile. Kahramanımdan ayrılmak zor gelmişti bana, gerçi Tuğba teyze de hiç istemiyordu gitmeyi, ama mecburlardı.
Asuman annem ile konuşurlarken duymuştum, aslında Tuğba teyze beni de yanına almak istiyormuş, aklı bende kalsın istememiş ama Asuman annem, onun içini rahat tutmasını sağlamış.
O gün bugündür, Bahar ile kardeş gibi büyüdük. Gibisi de fazla aslında, kan bağı olmasa bile o benim kardeşim.
Aklıma üşüșen anıları bir süreliğine rafa kaldırdım, ve diğer kutunun üzerindeki notu okumaya başladım.
"Sarardı soldu gönül bahçemin tüm gülleri,
Senden ayrı düştüğüm günden beri..."
Kutunun kapağını açtığımda içinde çok tatlı ve zarif bir kolye duruyordu. Ucunda sarı bir gül bulunan bu kolyeyi fazlasıyla beğenmiştim. Sarı gülleri severim, bendeki yeri ayrıdır. Hiç kapanmayan yaramı hatırlatır bana.
Bunu pek fazla kişi bilmezdi, Kahramanım bilirdi, Bahar bilirdi, bir de aileler bilirdi. Kırmızı bir paket gözüme çarptı, üzerine bir zarf vardı. Zarfı açtım ama içinde bir not yoktu, onun yerine rengi solmaya yüz tutmuş bir fotoğraf vardı, yine yüzüme o buruk tebessüm yerlești, annemin fotoğrafıydı bu, kucağında ben vardım, annemin ipek saçlarını, kırmızı, ortası taşlı bir fiyonk bulunan bir taç süslüyordu. Annemin o tacını çok severdim.
Paketi açtığımda, annemin tacını gördüm ve iyice duygusallaștım. Hediyeleri açmayı bitirdik. Kolyeleri takmak için Bahar ile birbirimize yardım ettik ve kalkıp ortalığı topladıktan sonra, kahvaltı hazırlamak için mutfağa indik. Daha sonra da, iş bakacaktık.
Kahvaltı hazır olunca, Suzan sultan ve Ahmet babam, kahvaltıya indi, birlikte kahvaltı yaparken, bir yandan da sohbet ediyorduk. Kahvaltının ardından, mutfağı halledip, iș aramaya başladık, ikimiz de yazılım mühendisliği mezunuyduk.
İlerleyen saatlerde, başvuru yaptığımız firmalardan biri olan Göktürk Yazılım, bize geri dönüş yapmıștı, eleman eksikleri vardı ve yarın mülakata çağırıyorlardı. Çok mutlu olmuş ve heyecanlanmıștık. Ancak iş görüşmesine uygun kıyafetimiz yoktu, alışverişe çıkalım diye düşündük.
Birlikte mağazaları gezmeye başladık, girdiğimiz bir mağazada güzel bir şeyler bulabileceğimizi düşünmüştük. Gerçekten de güzel şeyler bulduk, ilk olarak Bahar, seçtiği kıyafetleri denemeye başladı. Beyaz bir takım giyindi, içine mavi kot bir gömlek seçmişti, baya da havalı duruyordu, iş görüşmesi için olmasa bile, şirkette giyebilirdi.
Kırmızı bir takım giyindi sonra, oldukça güzel görünüyordu, kesinlikle bunu giyinmeli diye düşündüm. Bahar, iki takımı da alırken, ben de sarı bir takım almıştım. Diğer mağazalara da baktık, Bahar, hızını alamayıp benim için gri bir takım, siyah bir bluz, bir de koyu turuncu bir elbise ve siyah bir triko almıștı.
Bunlara uygun aksesuarları da aldık ve eve dönmeye karar verdik. Yolda, kırmızı bir Ferrari F8 Tributo'nun bizi takip ettiğini fark ettim, Bahar'ın verdiği tepkiye bakılırsa, Yamaç Serdal yine sahaya inmişti. Sinirle sağa çekip, araçtan indi.
-Derdin ne senin?
-Derdimin ne olduğunu biliyorsun sanıyordum.
-Ben de sana defalarca kez hayır dediğimi zannediyordum, ama görüyorum ki, hiç bir şey anlamamak konusunda ısrarcısın. Cidden, oradan bakınca yabancı bir dilde mi konuşuyorum?
İkisinin arasındaki tartışma giderek șiddetlenirken, Bahar artık sinirden saçlarını yolacak duruma gelmişti. Tam o sırada oldu ne olduysa.
Sarp
Önemli bir görüșmeden donüyordum, o sırada, bir kavgaya tanık oldum. Adamı tanıyordum, Yamaç Serdal, gerçek anlamda bir baş belasıydı ve yüzündeki gevşek ifadeye bakılırsa, birine kafayı takmıştı. Kızın sinirli olduğu her halinden belliydi, güzelim saçlarını yolacaktı öfkeden.
Kayıșları koparmama sebep olan şey ise, Yamaç itinin, kızı zorla arabaya bindirmeye çalışması oldu. Tepemin tası atmıştı, arabadan bir hışımla inip, olaya müdahale ettim. Kızın bileğini kurtarıp, Yamaç'ın suratına afilli bir yumruk patlattım.
-Hayırdır, Göktürk? Şimdi de başımıza kahraman mı kesildin?
-Asıl sana hayırdır, Şimdi de zorbalığa mı başladın? Hadi al istikametini de silkelemeyeyim tozunu!
Yamaç, sendeleyerek uzaklașırken, bakışlarımı, sinirden tir tir titreyen kıza çevirdim ve onu sakinleștirmeye çalıştım.
-Sakin ol, bundan sonra sana yaklașmaya cesaret edemez. Geçti.
Göz göze geldiğimizde, bakışlarında tanıdık gelen bir şey olduğunu fark ettim, neden bilmiyorum ama o kara gözleri bana birini hatırlatıyordu.
-Teşekkür ederim. Çok defa reddettim, ama laftan anlamıyor.
Sakin kalmaya çalıştım, kendimi tanıtmadığımı fark ettim ve elimi uzattım.
-Sarp Göktürk, size yardımcı olabildiğime sevindim.
Tam elini uzatacağı sırada, şaşkınlıkla yüzüme baktı. Ne oldu ki şimdi?
-Göktürk? Bir ihtimal siz, Göktürk Yazılım şirketinin...
-Evet, sahibiyim. Tanıştığıma memnun oldum.
-Bahar Güçlü, bu da arkadaşım Gonca Balamir. Aslında sizinle bir iş görüşmemiz olacaktı ama...
-Hiç sorun değil, siz iyisiniz değil mi?
-İyiyiz, tekrar çok teşekkür ederim. Bizim yüzümüzden işinizden de oldunuz.
-Gerçekten önemi yok. İyi olduğunuza sevindim. Görüşmek üzere, Bahar hanım.
-Görüşmek üzere, Sarp bey.
Arabama dönüp, yola devam ederken, belli etmemeye çalıșsam da kafam allak bullaktı. Onda tanıdık gelen şeyin ne olduğunu bilmiyordum, bir tesadüf diye düşündüm, belki de basit bir benzerlik. Yine de içimde ufacık bir umut filizlenmiști, belki bu sefer çocukluk aşkımı bulmușumdur diye düşündüm. Șirkete vardıktan kısa bir süre sonra, abim Soner geldi. Olanları ona anlatmak için sabırsızlanıyordum.
-Günaydın, abiciğim.
-Günaydın, Sarp. Hayırdır, niye Mecnun gibi gülüyorsun? Yine aynı mesele mi?
-Gibi. Bilmiyorum, abi. Sanki bu sefer her şey farklı olacak gibi hissediyorum. Sanki bu sefer, onları bulmușuz gibi.
-Onları derken? Sarp, doğru düzgün anlat şunu.
Abime olanları anlatınca, bana hak vermeye başlamıştı. Onun da bulmayı umut ettiği Gonca'sı vardı. Ona çocukluğundan beri çok düşkündü.
-Belki de bu sefer dediğin gibi onları bulmușuzdur.
-Umarım.
Soner
Sarp'ın anlattıkları, beni de bir nebze umutlandırmıștı. Ofisime geçip, dalgın bir şekilde masadaki resmi incelemeye başladım. Gonca ile aramızda 5 yaş vardı, ona hiç bir zaman kardeş gözü ile bakmadım, bakamadım.
Bunun ailelerimiz de farkındaydı. Onu ne kadar çok sevdiğimi sorsalar, dünyalar kadar derim. Aradan onca zaman geçmesine rağmen, hâlâ aynı masumiyetle seviyorum, özlüyorum da. En son gördüğüm günü dün gibi hatırlıyorum, en acı hatıramdı.
Gonca'nın anne ve babası, Çiğdem teyze ve Akif amcanın, bir kazada hayatlarını kaybettiği haberini duyduğumda yıkılmıștım. Ağlamamak için zor tutmuştum kendimi, çocuk aklı, bunları nasıl düşündü diyebilirsiniz, ama o gün, Gonca'nın yanına gitmek istemiştim, ona destek olmalıydım.
Ona sıkıca sarıldım, hepimiz için çok zor günlerdi. Gonca, o acı haberin ardından bir süre boş boş etrafa baktı, sadece benimle konușuyordu, o da güç bela bir iki kelime falan. Bahar, onun bu haline çok üzülüyordu, ben ise onu bir an olsun yalnız bırakmadım.
Sarp ise sessizliğini koruyordu, elimizden fazla bir şey gelmiyordu. Ailelerimiz de üzgündü elbette, sonuçta en yakın arkadaşları ölmüștü. Cenazeden kısa bir süre sonra, annem öyle yıpranmıştı ki, toparlanmak için, uzaklaşmaya karar vermișlerdi.
Hatırlıyorum, gitmeden önce Gonca'nın da bizimle gelmesi için konuşmuştu, ancak Bahar'ın annesi Suzan teyze, ona gözü gibi bakacağını, aklının burada kalmamasını söyledi. Zaten ondan sonra bağımız koptu. Buraya taşıdığımız ilk zamanlarda, uykusuz kaldığım olmuştu.
Aklım hep ondaydı, aradan yıllar geçse de hiç değişmedi. Hâlâ onu düşünüyorum, onu özlüyorum. Onlara ulaşmayı çok denedik, ancak zaman su gibi akıp geçmişti ve eskiden oturdukları adreste değillerdi.
O adrese gittiğimde, unutulmuş bazı küçük eşyalar ve resimler buldum. Hepsini topladım ve sakladım. Masamda duran resime biraz daha baktım ve işlerime geri döndüm. Yoğun bir haftanın son günüydü ve önemli bir yazılım üzerinde çalıșıyorduk.
Gün bitiminde, ikimiz de yorgun bir şekilde eve döndük. Akşam yemeğinden sonra, balkonda oturup, Sarp ile dertleșmeye karar verdik. Ancak, annemin radarına yakalandık.
-Çocuklar? Hayırdır inşallah? Gerçi, yüzünüze bakılırsa, pek hayır gibi durmuyor.
-Anne, sen de bizimle otur istersen.
Yanımıza oturdu ve bizi dinlemeye başladı. Ona her şeyi anlattık, annem ise yüzünde buruk ama bir o kadar da manidar bir ifadeyle baktı bize.
-Çocuklar, inanın ben de onları özlüyorum. Hatta... Belki bu sefer onları bulurum diye araştırdım da...
Birbirimize şaşkınlık içinde baktık. Bundan hiç haberimiz yoktu.
-Peki ne oldu, anne? Bulabildin mi?
-Elimde bir adres var, doğru olduğunu umuyorum... Bir şey daha...
Dikkatle annemi dinledik, bize, bu adrese iki paket gönderdiğini söyledi. Pakette yer alanları duyduğumuzda, ikinci bir şok yaşadık. Aklım, sabah Sarp'ın anlattıklarına gitti. Tesadüf müydü? Yoksa kader ağlarını çoktan örmeye başlamış mıydı? Eğer öyleyse, hikayemiz, kaldığı yerden devam edebilirdi.
-Anneciğim, o paketlerde ne vardı?
Sarp'ın durduk yere bunu sormasına anlam veremedim. Ta ki, annem cevap verene kadar, dediğine göre, Gonca'ya gönderdiği kutuda, benim ona aldığım biblo seti, sarı gül şeklinde bir kolye, çok sevdiği, annesinden kalma o kırmızı taç, ve o solmaya yüz tutmuş fotoğraf vardı. Annesiyle olan fotoğrafı.
Bahar'a yolladığı kutuda ise, Sarp'ın aldığı hediyelerden, lale şeklinde broș, yüzük, ve anahtarlık. O hediyelerin yanına yazdığımız notları da yollamıştı. Annem, bütün bunları anlatırken, birden kafasına takılan bir soruyu sordu.
-Nereden çıktı bu şimdi, durduk yere?
-Anne, galiba onları bulduk.
Annemin verdiği tepki, görülmeye değerdi. Çok sevinmişti, onları bulmak için çok uğrașmıștı, hem de en az bizim kadar. Biraz daha konuştuk ve annem, büyük bir heyecanla odasına gitti. Biz de uyumaya karar verdik. Ertesi sabah, onlarla iş görüşmemiz vardı.
Bahar
Sabah, büyük bir heyecanla uyandım, iș görüşmesi için hazırlanırken, Gonca'yı da uyandırdım.
-Kız, uykucu șirine! Kalk hadi, iș görüşmemiz var. Geç kalacağız.
Gülümseyerek kalktı, ikimiz de hazırlanmayı bitirdiğimizde, sıra kahvaltıya geldi. Kahvaltımızı da yaptıktan sonra, annemin duaları eşliğinde, iș görüşmesi için yola çıktık.
Görüşme oldukça güzel geçmişti, hatta Pazartesi günü işe bașlayacaktık. Bunun sevinci ile, ailecek güzel bir akşam ziyafeti çektik. Pazartesi günü, tam da saatinde, ișe bașlamıștık. Patronlardan Soner beyin asistanı Sude, ve Sarp beyin asistanı Ebrar'ın da yardımları ile, kısa sürede işlerimize alışmıştık.
İşe başlayalı bir kaç gün olmuştu, firmanın üzerinde çalıştığı bir güvenlik yazılımını tamamlamaya uğraşıyorduk.
Sude, içeri bir buket kırmızı lale ile geldi. Afallamıștım. Üzerine bir de not iliștirilmiști.
"Adına ister mucize de,
İster tesadüf, istersen kader
Yıllar sonra buldum ya seni
Gerisi hiç mühim değil.."
Ne demek istediğini anlamadım, kafamda bir sürü soru işareti oluşmuştu. Sude ise, her bir tepkimi merakla izliyordu.
-Çiçekler kimden gelmiş, Bahar hanım?
Ona ters bir bakış attığımda, kendini düzeltti. Onu bir hayli sevmiştim, ve aramızda resmiyet olsun istemiyordum.
-Afedersin, ağız alışkanlığı.
Karşıma oturup, vereceğim cevabı beklerken, gözü, nasamda duran bir çerçeveye takıldı. Baktığı çerçevede, çocukluğumun en güzel anlarından birinin fotoğrafı duruyordu. Sarp ile birbirimize sarılmış, gülümsüyorduk.
O fotoğrafın çekildiği günü, dün gibi hatırlıyorum. Ailece pikniğe gitmiștik. O gün için öyle heyecan yapmıştım ki, en güzel elbisemi giymek istemiștim. Pembe beyaz, çiçekli ve belinde fiyonk bulunan elbisemi giyinmiștim. Ona olan hayranlığımı, onu görünce hissettiğim o çocuksu heyecanı bilmiyordu. En azından, ben öyle zannediyordum. Sude, anlattıklarımı dinledikten sonra, manidar bir gülümseme ile odadan ayrıldı. Bunu anlamamıștım, benim bilmediğim bir detayı mı fark etmiști?
Cevap bekleyen sorularımı askıya aldım, ve işime odaklandım. Öğle molası vakti yaklaștığında ise, Gonca'ya mesaj attım. Cevap olarak, Ebrar ve Sude ile birlikte, yeni tanıştığı bir kaç kızın da geleceğini söyledi, benim için sorun yoktu.
Sude'nin tavsiyesi üzerine, yakınlardaki İris Café'ye gittik. Koyu bir sohbet eşliğinde, yemeklerimizi yiyorduk.
-Gonca, sana da bir şey geldi mi, bugün?
Bu sorum üzerine, Gonca' nın tanıştığı kızlardan İlay, hemen araya girdi.
-Geldi, tabii. Sarı gül buketi, ve bir de mektup.
Bu da neyin nesiydi? Gün içinde ikimize de bir şeyler gelmişti. Anlamadığım, bize bunu gönderenler, adresimizi nereden biliyordu? Bu işte bir çapanoğlu vardı ya, hadi hayırlısı.
-Sizce de garip değil mi?
-Garip, ama kimler olabilir?
Gonca ile ikimiz birbirimize baktık, ikimiz de aynı ihtimali düşünüyor olacağız ki, gözlerimiz kocaman açıldı.
-Ne dersin, Bahar? Olabilir mi?
-İmkansız diyemem. Söylesene, notlarda yazanı başka kim biliyor ki?
-Haklısın. Dur bakalım, er geç anlarız işin aslını.
Yemekten sonra, işimizin başına döndük. Mesaimizin bitimine kadar, başka herhangi bir paket, veya not gelmemiști.
Tüm işlerimiz bittiğinde, eve döndük. İlk iş günümüz, çok iyi geçmişti. Akşam yemeğinin ardından, bir süre ailece vakit geçirdik. Sonra da, odalarımıza çekilip, uyumaya hazırlandık.
Sırayla duş alıp, pijamalarımızı giydik. Gonca, pembe ve siyah pijama takımlarını çıkarmıștı. Giyinme faslımız bittikten sonra, birbirimizin saçlarını ördük, ve uykuya daldık.