İçeriğe geç

GÖMÜLÜR 2

Bölüm 11 · 28 dk okuma

GÖMÜLÜR 2

Bölüm 11

11. Bölüm KABULLENEMEME DURUMU

20 gün sonra

1,2,3,4,5,6,7,8,9,10...

Boğazım, gözlerim ve kurumuş dudaklarım yanıyordu hissediyordum ama aldırış etmedim devam ettim bu küçük odada, yatağım da günlerdir yaptığım şeye devam ettim. Sadece tavanı izliyordum sayı sayarak günlerin geçmesini ve hemen yaşlanmayı umut ederek ölmeyi sevgilisini nasıl beklerse insan, öyle ölmeyi bekliyordum bu yatakta bu odada. Ne tek bir kelime ediyor sayı saymaktan başka ne de bir yudum su içmiyordum canım hiç bir şey yapmak istemiyordu sadece, bu yatakta boş boş tavanı izlemekten başka bir şey yapmak istemiyordum. Zaten öyle de yapıyordum bilmiyordum kaç gün geçti ya da ay kimseyle görüşmüyordum kimseyi eve kabul etmiyordum gelen telefon aramaları yüzünden, telefonumu en son kırdığımı hatırlıyordum daha fazlası yoktu işte. Günlerdir böyleydim yaşayan bir beden sadece nefes alan bir bedenden daha fazlası değildim canımın acısı bile yoktu artık, hissedemiyordum hiç bir acı hiç bir ses duyamıyordum sanki kendime küçük bir dünya yaratmıştım onun ölüsü ile uyanıyor ölüsü ile yatıyordum, uyuyordum. Ne o ne ben bundan kurtulamıyorduk gitmesine izin vermeyi istiyordum ikimizin iyiliği için bazı geceler sesini duyuyor o denli deliriyor, bazı geceler onu yanımda hayal ediyordum. Her düşündüğüm de önce kalbime bir ağırlık çöküyor sonra ellerim üşüyor ve boğazım yanıyordu Refhan Araslan dudaklarım bunu içten söylediğin de bile, yanıyordu sanki üşüyordum çok üşüyordum. Yaz bitiyordu kış geliyordu ve onun ölümünün soğuk kucaklayışın da daha kış gelmeden buz tuttum yaz aylarının ortasın da ben üşüdüm, ama ne ellerimi ısıtacak elleri ne de bu kırgınlığı kıracak gözleri vardı... Onun yerine kahverengi bir toprak ve mezar taşı vardı geriye kalan ne elleri, ne yaramaz gözleri ne de o haylaz gülümsemesi hepsi bir kara toprak olarak, karıştı avuçlarım içerisine. Benim mezarım bu odaydı onun mezarı toprak farksız değildi ben kendimi buraya kilitledim o ise oraya ben burada nefes alarak ölüyordum o ise, nefes almayarak uyuyordu derin uyuyordu üşüyordum onun bıraktığı acının içerisin de her gün biraz daha kendimi yitirirken nefes almaya çalışmaktan ve her aldığım nefes te boğuluyor gibi hissetmekten üşüyordum. Canım yanarken üşüyordum hergün karnım ağrıyor burnum kanıyor ve tenim git gide sararıyordu ama bunların bir tanesini bile önemsemiyordum, çünkü tüm renkler gitmişti onunla birlikte ayağa bile kalkacak gücüm yoktu belden aşağım tutmuyordu sanki ayağa kalktığım saniye dizlerimi yerde buluyordum. Kanatları kırılmış bir melek gibiydim bu odadan başka bir yere gidemiyordum düşünüyordum çok fazla şeyi aynı anda aynı saniye de düşünüyordum, dediği her kelime beynime resmen işkenceler ederek kazıyordu kendini.

" Mezar taşını sevdim bir zamanlar saçlarını sevdiğim kadının "

Gözyaşları daha fazla akamadı çünkü bitmişti ağlamaktan artık gözyaşı bile akmıyordu yoktu sadece burnumun ucu sızladı, bu söylediği anı hatırlayarak burnumun direkleri acıdı şimdi tam tersiydi şimdi bu kelime onun için vardı yeniden döküldü ama benim dudaklarımdan farklı kelimeler ile.

" Mezar taşını sevdim bir zamanlar saçlarını sevdiğim adamın "

Önce kelimeler sonra biz öldük şarkımız ise yaşıyordu bu hikâyeden tek sağa çıkanı oydu... Kelimeler yalnızca zihnim de kaldı dudaklarımdan öpüşünün izi bile silinmişken şarkımız hâlâ öylece hiç bir yara almayarak duruyordu. Benim için sadece hoşuma giden üzüldüğüm de sığındığım o şarkının başlangıç saniyeleri bile canımı yakacak dereceye ne zaman gelmişti? Ben ne zaman bu kadar sığındığım şarkıdan acı ile tenimin yanmasını hissederek kaçıyordum duyduğum saniye o piyano melodisi tenime işliyordu işkence gibiydi o melodiyi duymak adeta canımın gerçekten tenimin gerçekten çekildiğini hissediyordum. Bu his normal değildi bir melodi bu kadar can yakmamalıydı tatlı bir şarkının hafif melodisi boğazıma dizilemezdi dinlerken, benim yatakta öylece salınmama izin vermemeliydi bir şarkı bedenimi piyanonun melodisi gibi narince nazlı nazlı sallıyor ve ben o acının içerisin de kendimi süzülürken buluyordum. Kurumuş dudaklarım banyodan gelen su sesi ile kendini tazeleyerek ıslattı böylece o şarkıyı zihnimden atabildim, zar zor bu yatağa resmen yapışmış bedenimi yatağımın başlık demirlerinden destek alarak kaldırmaya çalışıyordum. Yürüyemiyordum bile belden aşağım adeta yokmuş ya da uyuşuk gibi hissediyordum bildiğin gerçek anlam da, yere sürüne sürüne ilerliyordum banyoya çünkü bacaklarım o günden beridir pek fazla hareket edemiyor istesem bile bir işlev yapamıyordum. Ama bu durumdan korkmadım çünkü artık kaybedecek hiç bir şeyim yoktu bir ya da iki bacak kaybetsem neye zarardı ki? Benim zaten içimde ki o çocuğu kaybetmiştim bu bacaklarımın bu durumda olmasından daha da canımı yakıyordu. Banyoya kulaklarıma gelen nefes seslerim ile ulaştığım da canım yanıyordu bacaklarım sanki kopmuş gibi yanıyordu galiba, bu yataktan artık çıkmam için acil bir uyarıydı bedenimden bana. Ama ben önemsemiyordum bu son günler de kimseyi önemsememe duymama huyum ortaya çıkmıştı ben, ben hicran olmaktan çıkıyordum ben değişiyordum korkuyordum, üşüyordum ben çok üşüyordum. Bu soğukluğu kıracak kimse yoktu onun bal rengi güneşi anımsatan gözleri dışında sanki onun gözlerinin renginde saklıydı gün aydınlığı, ve ben kendi dünyamın güneşini kaybetmiş o gökyüzüydüm. Sürekli geceydi tüm günlerim aylarım saniyelerim sürekli karanlıktı ve ben bu karanlık içerisin de kendimi her gün biraz daha yitiriyor, ve ölümünün soğuk kucaklayışın da her gün biraz daha ölüyordum kendimi bu kucaklamaya bırakmak daha basit geliyordu. Banyoda açık unuttuğum musluğu kapatmaya gücüm bile yoktu kollarımı bile kaldırdığım zaman acıyordu bedenim sanki iflas etmek istercesine artık, kendini bırakmıştı ve ben bu bedenin içinde ki o yük olan ruhtum. Ben kendim değildim banyoda ki ışığın izin verdiği kadar aynada ki yansımama baktığım da beyaz tenim çok solgundu sanki mezarın altında günlerce uyumuşum da, çıkmışım gibi bir solgunluk vardı göz altlarım mordu onu son kez gördüğüm gibi benim de göz altlarım mordu uyuyamıyordum gözlerimin içi bu yüzden kan çanağı tabir-i ne kadar doğruysa ona dönmüştü siyah saçlarım dağınık ve kendinden habersiz şekil de öylede duruyordu. Bu aynada ki bana bakan gözler benim değildi uyayamıyordum onun yüzünü son kez gördüğüm an her saniye aklıma geliyordu göz kapaklarımı kapattığım saniye, onun ezberlemeye çalıştığım o solgun yüzü haylaz bakışlarından eser kalmayan yüzü aklım da hemen beliriyor ve geceleri bana zehir ediyordu ben bazen kendimi kaybediyor ve etrafım da olan biten herşeyi yıkıyordum. Ben onun yüzünü görmek istemiyordum ben onun o solgun yüzünü istemiyordum ama aklım aklım! Deliriyor gibi hissediyordum konuşamıyordum yürüyemiyordum dudaklarım, dudaklarım tıpkı onun gibi mordu tıpkı son kez o güzel yüzünü gördüğüm gibi o mezarın altın da ben ise tam üzerinde uyuyorduk. Dudaklarımın morluğunun geçmesi için hiç yapmayacağım hatta dokunmadığım o kırmızı renkte ki ruju aldım, sürdüm morluk gitsin diye sürdüm onun dudaklarını hatırlamamak için sürdüm, sürdüm geçti önce morluk sonra acılar geçti işte aynada ki hiç tanımadığım o kıza bakarken gülümsedim bunlar gerçek değildi o haylaz adam hiç gelmedi ben yine yurt dışında hayal ediyordum kesinlikle! Bunun başka bir izahı olamazdı hayır ben bunu kabullenemezdim bu kadar basit ölemezdi bir insan hayır, dudağımda ki kırmızı ruju aynada ki bana gülümseyen kıza karşı sildim önce dudaklarımdan yanaklarıma daha sonra ise parmaklarıma bulaştı kan gibi, kan gibi... Bahçe, ela gözleri, bıçak, kan, mermer! Kan! Kan! Kan! Kırmızı, kırmızı kan tıpkı dudaklarımda ki gibi kırmızı tıpkı parmak uçlarım da olan renk gibi kırmızı. O, o ölüyor o gidiyor kan akıyor mermere, kan aktı bileklik bilekliği bana verdiler ben aldım şarkımız, şarkımız.

Güldürür müyüm seni bıktırır mıyım bilmem...

" Hicran "

Banyo da ki o hasret kaldığım resmen sanki çöller de yıllarca yürümüş ve serap görmüş biri gibi susadığım hasret kaldığım, kulaklarımın bir ninni gibi hissettirdiği sesi ben onun sesini duydum. Tenimde ki tüm tüyler diken diken olduğun da onun sesine bile susadığımı kuruyan dudaklarımdan anladım ben kırmızı, ben katildim ben yaptım parlaklarım da kan vardı ben öldürdüm ben koruyamadım tenimde dolanan bu garip ve inceden gelen acı boğazımı yakıyordu ben boğuluyor gibi hissediyordum.

" Güldürür müyüm seni ? "

Arkamda tam arkam da gözlerimi sıkı sıkı kapatsam da varlığını hissettim sıcak teninin buğusu sıcak nefesinin buğusu tenimden geçiyor, ve beni yakıyordu musluktan soğuk su akarken ben yanıyordum ben ateş basıyordu tenimi ellerimi avuçlarımı ateşler içerisin de yandığımı hissediyordum. Biliyordum gözlerimi açtığım saniye onun ela gözleri tam ayna da karşı da beni izliyor olacaktı biliyordum biliyordum, beni delirtmeye çalışıyordu zihnim bana oyunlar oynuyordu hiç eğlenceli olmayan oyunlar oynuyordu ben parmaklarım titriyordu kırmızı olan parmaklarım titriyordu. Ben korkuyordum ama ondan değil zihnimde ki yarattığım oyunlardan ben çok korkuyordum bir kez daha gerçeklik dışı görüntüsünü görmekten delirmeye başladığı mı hissetmekten ben çok korkuyordum, dudaklarım titriyor parmak uçlarım üşüyor ve kalbim delicesine atıyordu.

" Anne "

Boğazımda ki tüm o hislere ve günlerdir tek bir kelime bile edemediğim dudaklarımdan titreyerek küçük bir kız çocuğu sesi edasıyla, çaresizce sessiz bir inilti koptu dudaklarımdan korkuyordum sığınacak bir insanı bırak sığınacak bir kelime arıyordum ben. Gözlerimi hızla açtığım da olduğu karanlıktan ışığa alışması zaman alırken o esnada bile bal rengi haylaz gözleri merhaba dedi bana, banyonun parlak mermerinin arkasından boğazımda yeniden kelimelerin doluluğu dizildi ve ben öylece ardım da ki o gözlere aynadan bakarak kalakaldım. Biliyordum tenine dokunduğum saniye bu rüya bitecekti çok iyi biliyordum o hasret kaldığım tenine dokunmazdım bende ölsem de merhemim onun tenin de saklı olsa bile, gitmemesi için yaralı kalmayı göze alırdım ben görüntüsünün gitmemesi için yıllarca bacaklarımı bile hissetmezken böyle durmayı göze alırdım ben. Yeter ki o bakışları kaybetmeyim ben Refhan'ı bir kez değil bi çok kez kaybettim ben yüzlerce kez öldüm, çirkindim onun o bal rengi gözlerine bakamayacak kadar çirkindim gözlerimin altı mor halkalar ellerim ise kırmızı ruj ve sigara kokuyordu hiç bilmediğim tüm kötü alışkanlıklar birer birer huy ediniyordum. Tek çıkar yol sanki bunlar gibi geliyordu yanlıştı ama beni bir kaç saniye olsa iyileştiriyor gibi hissediyordum kalbim de tıpkı odamda ki masanın üzerinde olan, içilmiş sigara külleri gibiydi oradan oraya savruluyor ve bitmişliğin son demlerini oynuyordu. O hayalin dudakları aralarındı aynada ki bakışlarını izlerken ardımda ki gözleri ne bana adım atması ile saniyeler içerisin de bedenine dönmem bir oldu, göğüs kafesim de sanki diğer yarısını kaybetmiş ve bulmuş gibi onu geri istiyor gibi kendini tenim de parçalayarak atıyordu kalbim. İnce narin parmakları parmaklarıma ulaşmak istercesine hareket ettiğin de geri çekildim ellerim bu haldeyken ellerimi tutmasına izin veremezdim suçlu bir çocuk gibi parmak uçlarımı uzattım titreyen parlaklarımı izledi o güneşin tüm rengini kendine saklayan bakışları.

" Ellerim sigara kokuyor refhan "

Bakışlarının çaresizliğini tenimin yaktığını hissettim ondan korktuğumu hissediyordu bedenim dudaklarım ile birlikte sigara kokan ellerim de titriyordu, yutkundu kuruyan o odada ki mor dudaklarını ıslattı ve rengi yerine geldi sanki korkuyorduk ikimiz de. Ben bunun zihnimin bir oyunu olduğunu o ise hayal olduğunu biliyordu sanki. Tenlerimiz birbiri ile buluşmaktan korkuyordu ikimiz de korkuyorduk çünkü birbirimize dokunduğumuz an, hayal bitecekti ve gerçeğe dönecektik ikimiz de bu bilinmezlik içerisin de kalmak istedik sanki ikimiz de bu an da kaybolmak istedik.

" Olsun bu güzelliğinden bir şey eksiltmez ki "

Sözleri sanki benim boğazımdan çıkmış gibi o denli düğüm yaptı onun varlığı hayalken bile tanıdığım diğer insanlardan gerçek olabilirdi ki? O şu an sadece bir görüntüydü biliyordum dokunduğum an hasret kaldığım ellerine dokunduğum an gidecekti teni benden musluktan akan bir suyun hızında kopacaktı akacaktı güzel bulduğu ellerimden gidecekti sonsuzluğa yeniden. Parmak uçlarımız yıllar sonra birbirine iz bırakan insanlar gibi yıllar sonra parmakların herhangi bir nesne de buluşması yemin etmiş iki aşık gibi, binlerce yıl binlerce kilometre arasından birbirlerine parmak izlerine dokunan iki kişi gibi ürkerek yaklaştı birbirine önce daha sonra ise sıcak avuçlarımı soğuk teni kapladı. Üşüyordu o soğuktu parmak uçları soğuktu uzaklaştıkça ölen bir şarkı gibi parmakları öylesine soğuyarak gidiyordu avuçlarımdan. Önce avuçlarım içerisin de olan parmaklarının o akan musluğa karıştığını hissediyordum akan bir suyun hızın da, tenimden kopuyordu teni daha sonra gözleri hasret kaldığım gözleri bulanıklaşmaya başladı burcu burcu kokan teni banyodan akarak gidiyordu ciğerlerime veda ediyordu sanki, ve ben gömülür şarkısı odamda ki radyodan çalarken avuçlarımı dolduran ellerinden kalan boşluğa tutunarak acı ile inliyordum.

" Refhan! "

Geriye tek bir ses kaldı bu acı iniltiye eşlik eden.

Güldürür müyüm seni bıktırır mıyım bilmem baktırır mıyım yüzüme eğer güldürürsem...

Canımın değersiz bir parça olduğunu hissediyordum çok yakıyordu onun boşluğu öylesine kendini belli ediyordu ki, kanımın tenimden bile çekildiğini hissediyordum herkes bana o acıyan gözlerini dikerek bakıyordu. Ben evimi kaybetmiştim birbirini seven iki insandan biri ölürse gerçek ölen hayatta kalandır derlerdi inanmazdım ta ki o gittiğin de, ölen bendim gerçek ölen bendim bıraktığı enkaz bıraktığı yük çok ağırdı omuzlarıma çok ağırdı taşıyamıyordum onun ölümünün gerçekliğini taşıyamıyordum ben. Ağladım, bağırdım, haykırdım göğüs kafesime yumruklar vurarak haykırdım benden bu acının alınması için dua ettim ben çok kötüydü, kimsenin düşmanımın bile yaşamasını istemeyeceğim kadar çok kötüydü çok ağırdı her saniyeni zehir eden bir gerçeklik vardı. Ve ben günlerdir bununla yaşıyordum onun hayaleti sürekli kafamda kendini belli ediyordu onun ruhu ile uyuyor ruhu ile uyanıyordum her yer de o vardı, onun gözleri, onun elleri onun kokusu her yerde benimleydi. Her attığım adım da her soluduğum nefeste o vardı ona verdiğim sözü devam ettiriyordum. Tıpkı yurt dışında ki o anı gibi hatırladım haykırışlar biraz daha sessiz olmaya ve ellerimin titremesi onu hatırlamam ile durgunlaşmaya başladı.

" Babamın yaptığı şeylere sanki artık kalbim dayanamıyormuş gibi hissediyorum hicran "

Küçük balkonun tam önün de siyah saçları tatlı bir gece esintisi ile dans ediyor rüzgârla ve dudaklarından yine tebessüm akarken, bu sözleri söylüyor o esnada çok canımı yakmasa da şimdi öyle bir canımı yakıyordu ki bu sözleri sanki hissediyordu. Sanki biliyordu buraya geldiğimiz de olacakları biliyordu hiç gelmek istemiyordu benim aksime gerçekler ile yüzleşmek adına onu kaybettim, onu sonsuza dek kilometrelerin bile olmadığı mesafeye gönderdim ben. Ben suçluydum onu dinlememeliyken yapmadım ellerimde ki kırmızı boya sanki onun kanıydı böyle hissediyordum, canım acıyor gibi oluyordu sanki çok acıyor hem de.

" Tek istediğim beni unutmaman yıllar geçse bile sözlerimin hâlâ sana ilk gün ki gibi dokunmasını çok isterdim beni unutma olur mu şeker portakalı? "

Tenimde ki kelimeleri ile titreyen dalgalanma acı veriyordu ben onu ve onun sözlerini nasıl unutabilirdim ki, beynim olmasa bile onu hatırlardım çünkü o böyle bir adamdı sözlerinin seni sevdiğini seni sözlerinin bile okşadığını hissettiren bir adamdı. Bir başka anının görüntüleri yeşil gözlerim önüne serildiğin de sessizce sözlerinin bu banyoyu doldurmasını dinledim.

" Seninle yaşlanmak istiyorum her anına tanık olmak her düştüğün de kaldırmak tüm o zarif anlara tanıklık etmeyi ve senin adın ne kadar acı ile konulmuş olsa bile yeniden o adı kendi kızımızla iyileştirmek istiyorum "

Biz daha kendi kızımıza hicran ismini koyamamıştık bu o kadar ağır geldi ki bu küçücük banyoda nefes alamadım tüm ağırlık tenimden ve ruhumdan, banyonun duvarları arasına akmış gibi hissediyordum bu acıtıyordu canım yandığın da bir telefon uzaklıkta olan insanın rehberde ki ismi çok yakıyordu beni. Aradığım da asla açamayacağını biliyordum o telefon sonsuza dek sustu biliyordum ağladığım omuzu kaybettim onun yaramaz bakışları benim sevgilim değil, arkadaşım, annem, sırdaşımdı. Ben herşeyi kendinde barındıran o şımarık adamı kaybetmiştim. Kabullenemiyordum bi türlü onun sonsuza dek uykuya daldığı gerçeğini kabul etmek istemiyordu beynim hatta tenim bile, kendimi ve bedenimi toparladığım da havanın karardığını bile kapalı perdelerden hissedememiştim ta ki pencereye yönelene kadar. Haftalardır odanın tüm camlarını kapamış ve perdelerini çekmiştim açmıyordum kimsenin beni evde hissetmesini istemediğim için, kendimi bu odaya hapsetmiştim uyuşuk bacaklarım ile aşağı salon katına uyuşuk adımlar atıyordum. Onun tüm kıyafetlerini almayı istiyordum o evde kalmıştı hepsi ama evin kalabalık olduğunu düşündüğüm için gidemiyordum oraya bile, o ev benim cehennemim anılar ise bu cehenneme eşlik eden ateşlerdi sanki. Eskimiş ahşabın gıcırdama sesleri ile inmeye devam ettiğim de evde sanki tüm hayat enerjisi bitmiş ve terk edilmiş bir ailenin geriye bıraktığı anılar kadar yalnız ve acınası olduğunu hissettim. Şu an salonum o hissiyatı iliklerine kadar taşıyordu televizyonun tam önün de bulunan koltuğa bakışlarım sabitlendiği saniye onun hayali aklıma düştü.

Birinci sınıf öğrencisiydim daha onu evime ilk kez davet etmiştim ilk başta çekinmişti tabi sonra ise bu baktığım koltuğa oturmuştu, ben ise mutfak ve salonu birleştiren tam küçük koridorun duvarına yaslanmış onu izliyordum. Daha sonra ise o tüm haylazlık barındıran bakışlarını bana yönlendirmiş ve o yaramaz bakışlarına eşlik eden cümlesini söylemişti.

" Bu küçücük eve bu küçücük bedeninin uyum içinde ahenkle dans ettiğine hayran kalmakla meşguldüm "

Keşke zamanı geriye alabilme şansım olsaydı ona sarılırdım hem de hiç bırakmayacak şekilde keşke onu getirilme ihtimalim olsaydı, keşke yine gitseydi ama yurt dışına falan onu yine bulma umudum keşke olsaydı ama ne umut vardı ne de onu bulabilme şansım. Yoktu asla geri gelemezdi keşke ona sıkı sıkı sarılarak gitme deseydim keşke o gün gitmeseydim beni kimsesiz bırakma dediği gün, keşke kalsaydım şimdi o kadar pişmandım ki dediğim sözlerden yaptığım eylemlerden canım yanıyordu ona dokunamamaktan dokunduğum da ellerimde toprak olmasından çok canım yanıyordu. Mezarına bile gidemedim ben hiç gidemedim görmemek için onun adının yazdığı o mermer parçasına bakmamak için, oraya kazınan isminin beni yakmaması için gidemedim ben. Onu orada nasıl bırakırdım üşürdü onu nasıl oraya koyarak gelirdim ben eve nasıl uyurdum bu yatakta o orada yatarken ben nasıl, burada kalabilirdim boğazıma dizilen gerçeklik düğümleri gözlerimi bile acı hasretle yaktı. Hasretin tutuşan demleri her yere sıçradı her yer yandı kül oldu tıpkı tenimin hissettiği o ateş gibi, tüm bunlar benim delirmeme neden oluyordu ben bunlardan en ama en kolay yöntem olan delirme yöntemi ile kaçmaya çalışıyordum ama yapamıyordum kapımın zili günler sonra çaldığın da olduğum yerde korku ile sıçradım. Umut filizi kalbim de kuruyan kalbimde yeşerdi saniyeler içerisin de o gelmişti sanki o beni almaya gelmişti tıpkı bisiklet getirdiği gün gibi, kapım da beni beklediğini hissettim o ölmemişti evet yaşıyordu beni almaya gelmişti sonunda gelmişti.

" Refhan! "

Kapı kulpunu açmak için aşağıya eğdiğim saniye kendimi kollarına attım ama onun tanıdık kokusu yoktu o değildi şu an, kollarım da olan kişi o değildi önce kollarım sıkı sıkı sardığı bedenini daha sonra kendini çektim iç çektim çok derin bir iç. Boğazım da dolan düğümü yutkunurken annem olacak kişi beni dikkatle izliyordu neden gelmişti bilmiyordum ama, şu an bu kadına karşı çıkacak gücüm bile yoktu ben yürüyen bir ruhtum o da enkazını izleyen seyirci.

" Nankörüm biliyorum ama buraya seni iyileştirmek için geldim izin ver bir kaç dakika ya da saat bile olsa anne kız olmamıza seni iyileştirmeme izin ver "

Salona adımlarken buğulu sesi evin içerisini doldurdu sadece buna karşılık omuz silktim duygu yoktu üzülme duygusu, ben çünkü duygusuz olmuştum bir şey hissetmiyordum kanasam bile sadece sıcaklığının aktığını hissediyordum annemin ise gözyaşları ve hıçkırık sesleri salonumu dolduruyordu. Ağlıyordu beni izleyerek gözyaşı döküyordu ben ise sadece onun oturduğu koltuğa uzanmıştım bacaklarımı karnıma çektiğim de sessizce ağlamasını dinledim bakışlarım, boşluğu izlerken ürkerek ve gözlerinde ki yaşları tenine bastırarak geldi yanıma. Başımı koltuktan kaldırdığın da dizlerine özenle koydu sanki kırılacak bir esermişim gibi dikkatliydi ama benim kırılmaya yüz tutacak bir yerim kalmamıştı bile. Siyah saç tellerimi özenle sevdi parmakları her sevmesin de biraz daha gözyaşı artıyor ve hıçkırıkları daha fazla çoğalıyordu, ben ise buna aldırış etmiyordum sadece izliyordum boşluğu izliyordum o saç tellerimi severek öperken iyileşmeyi bırak hiç bir his hissetmiyordum bile.

" Özür dilerim hâline bakamıyorum bile hicran sen ölü gibisin ve bu benim suçum ben çok özür dilerim senden "

Dediği sözlerin ağırlığını bile hissetmedim artık acımıyordu canım yanmıyordu ben yıllar önce o yatakta tavanı izlerken, heyecanını kaybetmeyen kızı öldürdüm. O kızı öldürdüler artık ailemin dediği sözler fazlalıktan başka bir şey değildi benim için ben o korktuğum karanlığa ev sahipliği yapıyordum artık, çünkü yaşanılan tüm herşey beni buraya itti tam da şu an olduğum noktaya. Öylece kaldık annem olduğum duruma ağladı ben ise olduğum duruma alıştım böyleydi geç kalmıştı bu saç sevmelerine, annelik yapmaya çok geç kalmıştı o hasretle baktığım şeyler şu an hiçlik ifade etti. Çünkü zamanı geçmişti bitmişti zaman bitti akıllar başa geldi ama başa gelen akıl zaman bittikten sonra gelse ne olurdu ki, ne anlam ifade ederdi koca bir hiçlik.

" Bebeğin beşiği çamdan yuvarlandı düştü damdan bey babası gelir şamdan nenni bebek oy "

Son kelimeleri söylerken dudaklarından zorla çıktı sanki gözyaşları görünmez bir dereceye acısı ise hissedilir bir noktaya geldi sanki, önce saçlarımı sevdiği parmak uçları kaydı tenimden daha sonra benden bu pişmanlık gözyaşlarını saklamak için koşarak üst kata çıktı. Merdiven çıkma sesinin ahşap gıcırtısı yankılandı sessizliğin hüküm sürdüğü salon da ben ise hiç bir şey yapmadım, içimden gelmiyordu ona anne demek ya da sarılmak sadece uyumak istiyordum. Bu gecenin bitmesi için bir an önce uyumak ve onun mezarına gitmek istiyordum mezarına orkideler dikmeyi planlıyordum, dünya da ilk açan çiçek orkideydi daha sonra gelen çiçekler ise bu çiçeğin soyuydu ve benim dünyam da ilk açan çiçek onun ela gözleri olduğu için mezarına bu çiçeği dikmeye karar verdim. O benim yaramaz haylaz bakışlı şımarık adamımdı ben ise onun şeker portakalı. Neden bana bu ismi verdiğini bir kere sorduğum da sadece tebessüm etmişti kitap ismi olduğunu biliyordum ama neden bana, bunu koymuştu bilmiyordum sadece tebessüm edişi ile kalmıştı o kitabı okuduğum da kesinlikle anlamını bulurdum biliyordum o anlamsız kelimeler asla söylemezdi bana. Ama bunun da canımı yakmasına korktum düşüncelerime ara verdiğim de hıçkırık sesleri kesildi üst kata odama çıkmayı istedim, bedenimi güç bela kaldırdığım da titrek bacaklarımı zorlayarak merdivenlerden çıktım. Odamın eskimiş ahşap kapısını ittirdiğim de annem yatağım da oturarak ona ait olan bilekliği tutuyordu avuçlarının içerisin de, ben ise bu duruma itiraz edecek gücü aramaktan vazgeçtim yürüdüm sessizce adımladım yatağın boş kalan tarafına uzandığım da bedenim acıyordu kaburga kemiklerim ağrıyordu hissediyordum.

" Nasıl aşık oldunuz? "

Sessizliğin ortasına kelimeleri dökülmüştü tek bir soru binlerce anı serdi gözlerim önüne tebessüm ettim anılar ile ilk defa bir sıcaklık yayıldı dudaklarıma, bedenimin sırtına dönük olan anneme döndürdüm sorusu ile bakışlarımı ve bedenimi. Tebessüm eden dudaklarımı sakladım geri düz bir çizgiye bıraktım görmesini istemiyordum bilmiyorum, neden böyle bir şey yapmaya ihtiyaç duydum bilmiyordum. Yalnızca onun da yeşil gözleri eşlik etti bana diğer boşlukta kalan yastığa yattığın da bilekliği tam ortamıza koydu, onun ölümü annemle beni aynı yatağa yatırmış ve bizi birbirimize yakınlaştırmayı başarmıştı onun yokluğu yine bana bir iyilik yapmıştı. Ve ben yeniden onun haylaz gözlerine aşık olmuştum o yokken bile bana iyiliği dokunuyordu refhan sayesin de annemle konuşmayı başarmıştım kızgınlık olmadan.

" Ondan ilk nefret ettim dersem bana ne dersin? "

Tebessüm etti bende gizlediğim tebessümü dudaklarımdan serbest bıraktım ikimiz de gülümsedik bileklik tam ortamızda iken, onun uyuduğu yerde annem varken onun boşluğunu annemin bedeni doldururken bir kaç saniye kendimi iyi hissetmiştim.

" Büyük aşklar nefretle başlar derdim diğer anneler de böyle derdi galiba değil mi ? "

Sorusu ile kaşlarımı çattığım da dudaklarını kemirdi ikimiz de ne evlat ne de anne olmayı bilemiyorduk pek galiba.

" Çok klişe olmadı mı? "

Sorduğum sorunun bittiği saniye küçük bir kahkaha çıktı dudaklarından ben ise bu durumda kendimi kaybederek gülümsedim ikimiz de gülümsedik, bu güzel bir histi diğer kızlar da böyle anneleri ile konuşunca sorunları hafifliyor muydu bilmiyordum. Ben ilk defa yaşıyordum çünkü böyle şeyleri tuhaftı ama güzel hissettiriyordu bedenimde ki uyuşukluk gidiyordu sanki tenimden, hissediyordum gittiğini günler sonra o uyuşukluk kendini bırakıyordu tenimden.

" Benden bir şey istiyor musun? "

Heyecanlanmıştım içimde tuhaf bir his oluştu kimseden bir şey istememiştim bugüne dek ne istenir bilmiyordum ki, anneler neler yapar bilemiyordum yalnız gözlerine bakmaya devam ettiğim de cümleler benden alakasız döküldü dudaklarımdan.

" Çilekli pasta "

Güzel yüzünde ki kaşları önce çatıldı daha sonra hatırlamış olacak ki güzel yüzünde ki tebessümü dudaklarından eriyerek gitti, yutkundu hissettim çünkü bende onun hatırladığı görüntüleri hatırladım. Kuruyan dudaklarını ıslattı bir şeyler demek istiyor gibiydi ama kuracağı cümleyi bile seçemiyordu sanki ben kaçacak bir serçe kuşuyum o ise, beni avuçların da tutmaya çalışan o insan gibiydi bu yüzden korkuyordu yaptığı herhangi bir şeyde benim uçmamdan gitmemden korkuyordu. Demek istediği kelimelerden vazgeçmiş gibi duruyorken aramızda ki küçük boşluğu doldurdu bilekliğin tam olduğu noktada durarak kollarını bedenimi sardığın da beni kendine bastırdı, boşlukta ki kafam tam boynunun altına geldiğin de yorgun göz kapaklarımı kapattım kokusunu ciğerlerime çekerken boğazım da oluşan düğümleri birer birer yuttum. Parmak uçlarım onun yaptığı gibi bedenini sarmalamak istedi ama yapamadım buna cesaret eden parmak uçlarım, geri yanımda ki boşluğa düştü henüz bunun için hazır değildim buna henüz hazır değildik ikimiz de. Sadece yarını düşündüm gittiğim de kendimi nasıl ayakta tutacağımı düşünüyordum eğer çok ağlarsam üzülürdü biliyordum, hatta üzülmeyi bir kenara bırak bana kızardı bu yüzden kendimi güçlü tutmak adına ne yapacağım bilmiyordum. Düşünmekten, kaçmaktan, yorulmaktan çok bıkmıştım aklımda sürekli söyledikleri dolanıyordu ve ben bunun içinde daha ne kadar kalabilirdim, bilmiyordum yalnızca devam ettim buna bu duruma kendimi bıraktım...

Günler sonra uyumuştum gözlerime perdenin aralıklarından sızan güneş ışığı vuruyordu kaşlarım otomatik olarak çatıldığın da, boğazımda ki kuruluğu gidermek adına yutkundum dün gece annem gelmişti galiba hatırlıyordum hayal olamazdı zihnimin yarattığı şeyleri artık tahmin bile etmekten, yorulmuştum korkuyordum başımı kaldırdığım an o sabah gittiği gibi gitmesinden çok korkuyordum küçük yüreğimde ki hicran titriyordu sanki bu korkunun verdiği dalgalanmalar ile. Bakışlarımı korkmanın bir anlam vermediğini bilerek çevirdiğim de ardıma annem hâlâ oradaydı uyuyordu tam yanı başımda, çocukken hatırladığım gibi uyuyordu bu hayalim gerçek olmuştu. Sabah uyandığımda ilk annemin gözlerini görme hayalim gerçek olmuştu ve bu onun ölümünün gerçekliği ile oldu, o bizi yeniden birleştirdi ve kendisi sonsuza dek gitti benden. Hatırladım onun mezarına gitmeyi dün uyumadan önce bile bunları düşünüyordum bir an önce hazırlanmam lâzımdı beni bu hâlde görmesini asla istemediğim için, tenimde ki solgunluğu gidermek adına makyaj yapıyordum gözlerimde ki mor halkaları kapamak adına pek fazla tercih etmediğim şeyleri sürüyordum ve kendime ayna da binlerce kez söz verdim.

Ağlamak yok.

Bunu neredeyse evden çıkmadan bin kez içimden tekrar ederken anneme küçük bir not bıraktım geleceğime dair, beni bulamadıktan sonra her yeri ayağa kaldırmasını istemiyordum özellikle de babamı. Pembe eskimiş ahşap kapıyı sessizce kapattığım da günler sonra temiz hava hissettim merdivenli yokuşun balat kokan sokağının havasını, özlemiştim burası benim yuvam olmuştu adeta ilk geldiğim günleri düşünüyordum o valiz sürme sesleri kulaklarım da onun ela gözleri ise gözlerim de yankılandı adeta. Otobüs durağı canımı acıtıyordu bu yüzden önünden geçmemek adına fırına diğer yoldan gitmeyi düşünüyordum, bu yürüdüğüm ara sokakta ise birlikte İzmir'e gittiğimiz gün ki yürüdüğümüz sokaktı. Her yerde bir anı her yerde bir yaşanmışlık olması kalbimi burktu beni ilk kez öptüğü kaldırıma bakışlarım değdiği an, zihnimde ki tüm söylediği sözleri yankılandı ve ben gülümsedim.

" Ama, ama başkasına aşıksın bu canımı yakıyor "

O benim için o sıralar sadece bir aptaldı şimdi bunu kendime itiraf edebiliyordum ona karşı gerçek hisler besliyorken, kendime yedirememekten o aralar kafayı yiyordum ama bunu kendime ifade edecek cesaretim yoktu. Ben ondan öğrendim aşkta korkaklık yapmamayı susarsan kaybetmeyi savaşmaz isen bile bile aşkını ittiğini ondan öğrendim, o bal rengi şımarık gözler gördüğüm en cesaretli insandı gördüğüm en susmayan kişiydi o sonuna dek bu aşk üçgeni içerisin de savaştı tıpkı dediği gibi yaptı. Ama ben onun gitmesi aptallığına bile sesimi çıkarmadım o zamanlar benden kaçtığı zamanlar bile benden gitmesini izin verdim asıl aptal olan kişi bendim, o aşkı için sonuna dek savaşan ben ise aşkı için sonuna kadar susan iki maldık. İkimiz de biliyorduk bu hikâyede ikimizin yaralı çıkacağını çok çok iyi biliyordum tek serhat meral mutlu çıkan taraf olmuştu ve bunun ağırlığı ikimize ağır gelmişti, değişmiştik birbirimizden son zamanlar da çok kopuktuk aramıza bir aşk üçgeninin duvarı değil kendi egolarımız girmişti ve biz onunla küs ayrılmıştık. Bunlar ölümünden canımı daha da çok ağır yakıyordu bunlar ağırdı normal insanların taşıyamadığı yüklerdi bunlar, sanki bir masal gibiydi ama ben masalın tüm o çirkin ve can yakan gerçekliği içerisin de nefes alamayan kişiydim işte. Yürüdüm düşünceler zihnim de dudaklarım da bu acının tebessümü parmak uçlarım da tuttuğum sigaram ile yürüdüm, fırına gittim bir ekmek aldım sıcak sıcak tam da sevdiği gibi ona ekmek almadan gidemezdim çok ayıp olurdu o benim kapıma ekmekle gelirdi bende onun mezarına ekmekle giderdim. Bu ağırdı ama kabullenmedim o ölmemişti bu kadar büyük bir sevdası kalbimde yaşarken ölümü sadece bedenen yanımdan ayrılması demekti, onun aşkı hâlâ o otobüs durağında gördüğüm günden beri benimleydi bu gerçekti bu bir teselli yöntemiydi belki de ama omuzlarım da olan yükü hafifletiyor ve benim yeniden nefes almamı sağlıyordu. Sokak, sokak yürüdüm omuzlarımda ki yük ne kadar ağır ise adımlarım o kadar yorgun ve titreyerek eşlik etti bana temiz havayı, günler sonra bu denli ciğerlerime çekerken aldığım hava bile burun deliklerimden doluyorken canım yanıyordu. Öyle bir histi nefes alırken bile canımın yandığını bir şeylerin kırıldığını hissediyordum onun ölümü onun temelli gidişi, beni böyle yapmıştı sanki bedenimin içerisin de tüm organlar bile acıyormuş gibi hissediyordum. Yürüdüm elimde ki ekmek paketi ile tuttuğum orkidelerim ile adımladım onun hiç kabul etmediğim uyuduğu yere, gözlerimin kör olmasını diledim onun toprağını görmemek için tüm renkleri görmeyi reddettim çünkü onlar görmemek onun mezarını görmekten daha acıydı. Boğazım yine kırıklar ile doldu sigara kokan ellerim ve ben gülümsedik acı bir tebessüm yayıldı ikimize de, o ısındığı ellerin artık buz gibi olduğunu ben ise o haylaz gülümsemesini sonsuza dek göremeyeceğimi anladığım da ikimiz de tebessüm ettik. Kalbimde ki yavaş atış hızı ciğerlerim de soluduğum havanın bile acı hissi, dilim de kötü bir bayıcı tat ellerim de sigara kokusu gözlerim de yorgunluk ve bacaklarımda ki her adım attığım da titremesi hissi ile mezarının tam önün de durdum. Tüm gökyüzünde süzülen kuşların bile şarkısı kesildi sesleri solukları bu ana tanık olmuş gibi nefeslerini tuttu sanki, tüm insanların ve dünyanın kirli sesi sustu hafif bir esinti okşadı saçlarımı sanki onun elleri özlemden rüzgar olmuşta beni seviyormuş gibi hissettim. Çok sevdiği birini kaybeden insanları anlamazdım nasıl bir acı olduğunu bilmeyi geç hiç ölüm neredeyse görmedim ben, şimdi ise boğazımda ki acının sahibi toprak olmuş yatıyordu ayaklarım dibin de. Acıttı tenime değen esinti bile yaktı sanki beni hiç bir yangın böylesine acı verici olamazdı ben üstün de o ise altın da öldük yerin, binlerce kelime boğazım da dizili kaldı hepsi bir düğüm oldu sıktı bedenimi zincirler ile ve ben yeniden nefes alamadım. Önce parmaklarım da nazikçe tuttuğum orkidelerim daha sonra ekmek paketim düştü o pis kokuyu taşıyan ellerimden ve ben, binlerce kelimem olmasına rağmen tek bir kelime edemeyerek dizlerim üzerine düştüm. Kalbim sıkıştı, gözlerim doldu, boğazımda ki o düğüm gözlerimden akmak için adeta savaştı ve ben tüm bu hislerin içerisin de boğuldum. O tahta da yazan isim bir isim bu kadar acı veremezdi ismini söylemekten bile mutlu olduğum insanın ismini, burada yazılı görmek kalbimi çok kırdı ne ela gözleri ne de ışıkların altın da güzel duracağı sokak lambası yoktu bu mezarlıkta. Kalbimde ki daralma hissi sanki elle tutulur bir nesne gibi hissettirdi kendini her yerde sağım da, solum da gözlerimin değdiği tüm nokta da hissettim tüm yaşadığımız olaylar tüm geçirilen zaman hepsi tek tek gözlerim önünden geçiyordu. Sesi kulaklarım da çok sevdiğim ama ismini bilmediğim sürekli aradığım bir müzik gibiydi az sonra yine gidecek ve ben, sadece ismini aramakla yeniden baş başa kalacaktım başım döndü gözlerim karardı midem saniyeler içerisin de acı bir ekşime ile kasıldı. Süründüm resmen toprağına dokunmak için süründüm bu kadar güçlü değildim onun o yaramaz bal rengin de olan gözlerini sonsuza dek, bu yerin dibin de kalacağını bilmeme henüz güçlü değildim bu acıtıyordu tırnaklarımı kollarıma bastırıyordum bu gerginlik ile ben yaralıydım. Dıştan gözüküyor ya da gözükmüyor olsa bile içimin ruhumun, delikler ile dolu olduğunu hissediyordum ruhum yaralıydı yara almıştım. Parmak uçlarım ismi bulunan tahta parçasına gitti saçlarını randevu günümüz de sevdiğim anı hatırladım daha aylar önce olan bu anda, şu an o yoktu saçlarını sevdiğim adam şu an sevdiğim tahta parçasının altın da yatıyordu. Elleri, sevdiğim sakalları, dokunmaya koyamadığım kirpikleri, teninin zarifliği en önemlisi bakmaya bile kıyamadığım baktıkça o bal gözlerin de yaşama nedeni bulduğum bakışları bu yerin altındaydı. Ben yeniden öldüm karnım ağrıdı ellerim üşüdü bakışlarım acı ile buğulandı çok acıttı ama kimseye bir şey diyemedim, bağırmak istedim ben onu kaybettim diye tüm burada ki bulunan kişilere haykırmak istedim ama yalnızca dışımdan sessizce bakışlarım toprağı izledi. Sustuk ikimiz de sustuk onun kafamda ki sesleri benim hıçkırık seslerimiz kesildi izledim insanları tüm mezar taşın da yazılı isimleri, bakışlarım süzdü burada yatan insanların da hikâyeleri vardı yarım kalan aşkları ya da sonuna kadar yaşadıkları aşkları belki de sevdiğinin ölümüne tanık olan, annesini, babasını, kardeşini sevdiği adamı, kadını kaybetmiş olan insanlar vardı hepsinin yarım kalan hikâyesi ayraç bıraktığı bir kitabı vardı. Tıpkı Refhan Araslan gibi ama refhan'ın kendi hikâyesine koyduğu ayraç beni öldürdü benim hikâyemi sonsuza dek, o son baktığı yere kilitledi beni o odaya kilitledi. Kendisini de buraya kafamda ki o sesi yeniden zihnim de dolaşırken bedenimin titrememesi için kendimi sıkıyordum.

" Acıyor tamam mı ? "

Nişan günü çocukluk aşkı mevzusu o ellerimi saniyeler içerisin de bırakarak gözlerim içerisine bakıyor haykırıyor bu kelimeleri, ben ise o bilinmezlik içerisin de duygularımın kime ait olduğu bilmecesi içerisin de kayboluyorum.

" Hayat acımasızdır öbür dünya neden farklı olsun ki? "

" Çimen göz! "

" Ne öğrenmek istiyorsun sana her baktığım da kalbimin paramparça olduğunu mu! "

" Dayanamıyorum sen başkasını severken seni sevmeye sen başkası için canını yakarken gözlerim önün de acı çekmene dayanamıyorum hicran "

Bileğim de takılı olan bileklik benim boğazımı sıktı sanki baktığım saniye canım acıdı beni yerden yere vurdu bu acı, gidemem diyen adamın mezarına çiçekler getirmem hayat bu muydu? Fazlasıyla özlüyordum bir sesi özlemek nasıl bir his bilmezken şimdi onun özlemini ve hissini iliklerime kadar yaşıyordum bu şehir travma ve kasvet dolu gibi havası bile beni yavaşça yaşamdan koparıyordu benliğime ithafken bileğime taktığım ondan bana kalan tek eşya acı bir tebessüm yaydı. Bu kadar, bu kadarı fazlaydı her yerim de ağrı vardı benim elim de hayallerim onun ise gerçeği vardı toprağı avuçlarımda geçmek bilmedi o gece her ayrıntısı beynime kazındı kendime sözler vererek yitirirken şimdi hiç birini tutamıyordum. Kendine inandırmayı sevmenin temiz olabileceği bir dünya olduğunu bana gösteren adam şu an yanım da olmayışı acıttı, deliler gibi özlesem de geri gelmeyeceğini bildiğin birini sevmek dudakların da o aptal acı tebessümü sürekli taşımana sebep verirken yutkundum. Çocukluktan beridir her istediğim şey zaten pürüzlüydü önümde onun mezarı gibi bir engel varken nasıl ardımda bırakarak ilerlerdim ben? Bir insanın kaderi nasıl başlarsa öyle gidiyordu ve benim ki en büyük kırıklık ile başlayarak en büyük kırıklık ile devam ediyordu, açıkçası nasıl bir final olacak meraklar içerisindeydim o yenilmeyeni ben ise yenileni temsil ederdik şimdi roller değişmişti ben acıya yenilmeyen o ise hikâyesini bitiren karakterler olduk. Bıkmıştım tüm hayatımın acı içerisin de geçmesinden mutlu bir sebep bulduğum an ellerimden uçup gitmesinden çok yorulmuştum çok, artık kalbimin ağrısı zehirli bir virüs gibi yayıldı her tarafıma, gelecek planları içerisinin olduğu tarihteydim ve planım içerisin de olan sevgilim şu an bu yerin dibin de uyuyordu. Son nefesime kadar sevmeye ant içtiğim şımarık adamı sevmek istemiyordum çok yakıyordu onu sevmek başından beri, imkânsız olduğunu bilerek ilerledik ikimiz de birimiz pes ederek gitse de bırakmadık biz imkansıza aşık olduk. Aramız da etten duvarlar, küçüklükten beri koca bir kök salan duygular ve bir ölü vardı ilk sevdiği kadının mezarı hep bu hikâyenin tam ortasın da duruyordu. Ama biz ona kör olmak istedik ikimiz de tüm herşeye kör olmak istedik olduk da gelecek olan bu acıyı göremedik ikimiz de, şimdi ise o acının içerisin de tek benim yanmam adil değildi onun mezarı burası benim mezarım kalbim oldu. Kalbimin katili kendim oldum öldürdüm tüm duyguları ne ben eski hicrandım ne de şımarık bakışları ile bana bakacak, Refhan vardı artık bambaşka yollara ayrıldık ikimiz de şimdi ise ben o yolda yönümü bulmaya çalışırken her kaybolmada, benliğimi kaybettim her adım atmada biraz daha duygu yitiriyor ve gözlerim de ki yorgunluğa eşlik ediyordu o dünyanın en narin şarkısının acısı kelimelerin anlamı kadar yaktı...

Güldürür müyüm seni?



Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.