İçeriğe geç

Gölgeye dokunan ışık

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Gölgeye dokunan ışık

Bölüm 2

2.bölüm(mektup)

Sokak bomboştu. Ay, silik bir ışıkla kaldırımları yıkıyor, rüzgar esintisini çürük duvarlara vuruyordu. Sare, tek başına sokakta duruyordu çaresiz, suskun ve kaybolmuş.

Yiğit gelmemişti.

Beklemek, hep ona umut veren şeydi. Bazen hayata, bazen insanlara, bazen kendi içinde sakladığı o ufak kırıntıya inanıyordu. Ama şimdi... Sanki tüm bu inanç yıkılmıştı.

Saatler boyunca oturduğu o kaldırımda, ilk defa gerçek bir yalnızlık hissetti. Öyle bir yalnızlık ki, gökyüzündeki yıldızlar bile ona uzak görünüyordu. Sanki evren bile onu unutmuştu.

Tam ayağa kalkmaya karar verdiği anda, küçük bir ayak sesi duydu. Hafif, hızla yaklaşan adımlar. Sare kafasını kaldırdı. Önünde, yaklaşık sekiz yaşlarında bir çocuk duruyordu.

Çocuğun solgun yüzü, sokak lambalarının sarı ışığında ürkek bir şekilde belirdi. Üzerindeki ince mont, gece havasına karşı pek de koruyucu görünmüyordu. Sare ona baktı, çocuk da ona. Sessizlik uzun sürdü.

Sonra çocuk, titreyen elleriyle Sare'ye buruşturulmuş bir kağıt uzattı.

"Abla, bu mektup sana," dedi.

Sesi hafifti, ama taşıdığı şey Sare'nin dünyasını altüst edecek kadar ağırdı.

Çocuk, kağıdı uzattıktan sonra bir saniye bile beklemeden koşarak uzaklaştı.

Sare, şaşkınlık içinde kaldı. Birkaç adım ileri atıldı, çocuğun peşinden gitmeyi düşündü, ama yapamadı. Çünkü avuçlarının içinde duran o kağıt, ona her şeyden daha ağır geldi.

Mektubu yavaşça açtı. Parmakları titriyordu, kalbi sıkışıyordu. İçindeki kelimeler bulanıklaşmıştı, ama bir satırı okuduğu anda... Dünyası başına yıkıldı.

Mektup

Bu mektubu sana yazarken bile içim huzursuz. Bir şeyleri bu şekilde söylemek istemezdim, ama artık başka çarem yok. Seninle kaçamam.

Belki senin gözünde bu bir korkaklık, belki bir ihanet. Ama ne olursa olsun, ben seninle gitmeyeceğim.

Sana söz verdim, biliyorum. Sana birlikte olacağımızı, senin elini bırakmayacağımı söyledim. Ama bu sözleri verirken, gerçekten inanıyor muydum? Bilmiyorum.

Sen kaçışı bir özgürlük sanıyorsun, Sare. Senin gözlerinde bu yeni bir başlangıç. Ama benim gözlerimde, bu sadece kontrolsüz bir düşüş.

Ben kendi hayatımı mahvedemem. Seninle bir bilinmezliğe sürüklenemem.

Geri döndüm, düşündüm, ne yapacağımı bilemedim. Ama her şeyi tekrar tekrar sorguladığımda, hep aynı sonuca ulaştım: Bu mümkün değil.

Sen de eve dönmelisin. Ailene ne derse onu yap. Artık umudunu tüketmelisin. Benden bir şey bekleme. Çünkü ben senin kadar hayalperest değilim.

Belki sen hayallere inanıyorsun, belki bir mucize bekliyorsun. Ama ben artık uyanmalıyım. Ve sen de uyanmalısın, Sare.

Gerçek dünya burası. Kimse senin için hayatını alt üst etmez.

Kimse senin için kendi hayatından vazgeçmez.

Bu, benim sana son sözüm.

.

Sare'nin elleri titredi. Satırları birer birer okudukça, nefesi sıkıştı.

Yiğit... Gelmemişti. Ama şimdi Sare, onun gerçekten gelmemekle kalmadığını, onu tamamen terk ettiğini anlıyordu.

"Seninle kaçıp hayatımı mahvedemem."

Gözleri mektubun üzerinde dondu. Kelimeler silikleşti, ama o cümle zihnine kazındı.

Demek ki Sare, onun hayatını mahvedecek bir yüktü.

Demek ki Sare'nin kaçışı, sadece kendisi içinmiş.

Rüzgar mektubu ellerinin arasında hırpaladı, ama Sare gözlerini yazılardan ayırmadı. Dön evine. Ailene ne derse onu yap. Ümidini kes.

Bunlar Yiğit'in son sözleriydi. Soğuk, kesin, geri dönüşü olmayan.

O an, sokak daha da ıssızlaştı. Sare yalnızdı. Gerçekten yalnızdı.

Mektubu parmakları arasına aldı, sıkıca tutmaya çalıştı, ama gücü kalmamıştı. Bacakları çözüldü, olduğu yere yığıldı.

Aya bakmadı. Yıldızlara bakmadı. Artık onun dünyasında ışık yoktu.

Sareden

Her şeyin biteceğini biliyor muydum?

Belki de içimde bir şeyler bunu başından beri fısıldıyordu. Ama inanmak istemedim. Kendimi kandırdım. Onun beni bırakmayacağını düşündüm, benimle geleceğini hayal ettim. Kaçışımızı düşündüm.

Ama şimdi elimde yalnızca bir mektup vardı.

Titreyen parmaklarım kağıdın üzerinde gezindi. Kelimeler bulanıklaşıyor, anlamlarını kaybediyordu. Ama okuduklarım zihnime kazınıyordu.

"Seninle kaçamam."

Kalbim sıkıştı. Gözlerimi kırpıp satırları tekrar okudum, belki yanlış anlamışımdır, belki bir hata vardır. Ama hayır.

Yiğit, benimle gelmeyecek.

"Ben senin kadar hayalperest değilim."

Demek böyle görüyordu beni. Bir hayalperest.

Benim dünyam ona gerçek gelmiyormuş. Kaçışım bir çözüm değilmiş. O her şeyi çoktan aklında bitirmiş, benim için verecek hiçbir savaş bırakmamış.

Kağıdı sıkıca kavradım. Dudaklarım aralandı, nefes almakta zorlandım.

"Kimse senin için hayatını alt üst etmez."

Sırtımı duvara yasladım. Dizlerimi kendime çektim. Ama soğuk geçmiyordu, üzerime yapışıyordu.

Bu mu gerçek dünya? Gerçekten kimse benim için hiçbir şey yapmaz mı?

Yutkundum, ama kelimeler boğazıma düğümlendi. Sanki biri içimden konuşuyordu, bana bağırıyordu, beni susturuyordu.

Yiğit, beni istemiyordu.

Sokak bomboştu. Rüzgar savruluyordu ama hiç sıcak değildi.

Aya bakmadım. Yıldızlara bakmadım. Artık benim dünyamda ışık yoktu.

Bacaklarım çözüldü. Olduğum yere yığıldım.

Ve o an, fark ettim.

Ben zaten çoktan kaybolmuştum.

Yere çökmüştüm. Soğuk kaldırımı hissediyordum, ama artık bedenim hiçbir şey algılamıyordu. Sanki vücudumdan ayrılmıştım, sadece zihnim kalmıştı.

Ve zihnim... anılara battı.

Yiğit'in sesi kulaklarımda yankılandı.

"Sare, korktuğunda gözlerini kapatma. Sadece bana bak, tamam mı?"

Hatırlıyorum. Ne kadar da emin konuşmuştu. Sesinde güven vardı, yüzünde huzur.

Şimdi anlıyorum boşunaymış.

"Seninleyken dünyanın en doğru yerindeyim."

Demek ki yalanmış.

"Ben buradayım, sana söz veriyorum."

Demek ki sözler, unutulmak için veriliyormuş.

Mektubu tekrar sıkıca kavradım, ama onu kırıştırmak istemedim. Çünkü bu benim son kanıtımdı.

Yiğit'in gözlerine kaç kez baktım, güvenmek için kaç kez kendimi ona bıraktım? Şimdi fark ediyorum, o hep bir adım geride duruyordu.

Belki ben hiç görmemiştim. Belki hep yalnızdım.

Rüzgar üzerimden geçti, tüylerimi ürpertti.

Omzumda bir el hissettim.

Sıcak, kararlı, yumuşak ama bir ağırlık taşıyan bir dokunuştu. Kalbim hızla çarptı.

Belki Yiğit'ti. Belki son anda vazgeçmişti, belki yanılmıştı, belki beni bırakmamıştı...

Umudumu toplayarak başımı hızla kaldırdım.

Ama gelen o değildi.

Karşımda orta yaşlarında bir hanımefendi duruyordu. Siyah bir şal omuzlarına düşmüş, yüzünde derin, yorgun bir ifade vardı.

Gözleri... beni gördü.

Herkesin görmezden geldiği, kimsenin umursamadığı, sokak ortasında çöküp kalmış beni o gördü.

Ne diyeceğini bekledim. Ama o sadece baktı.

Sonra sesi geldi. Alçak, derin, ne çok sert ne çok yumuşak.

"Kızım, iyi misin? Bir şey mi oldu?"

Sesinde ne çok fazla duygu, ne de fazla soğukluk vardı. Sadece gerçeği gören bir insanın sesi.

Başımı hafifçe salladım. Gerçekten iyi miydim? Bilmiyordum. Bu gece neyi kaybettiğimden emin değildim.

Ama tek bir şey vardı, doğru olduğunu bildiğim:

"Bilmiyorum. Ama yolumu kaybettim."

Kadının kaşları hafifçe çatıldı. O an, ilk kez kendi kelimelerimi duydum.

Yolumu kaybetmiştim.

Evet. Hayatımı kaybetmiştim. Geçmişimi, geleceğimi, umutlarımı.

"Gel, evim az ileride. Biraz oturalım, sıcakta konuşalım. Neyin var, anlat. Belki yardımcı olabilirim."

Tereddüt ettim. Bu kadın yabancıydı. Onun evine gitmek doğru olmazdı.

Ama sonra hayatımı düşündüm.

Zaten ailem de bana yabancıydı.

Burada kalamazdım. Gidecek hiçbir yerim yoktu.

Mecburdum.

Sessizce başımı salladım. Kadın yanıma geldi, beni kaldırdı.

Ve ilk kez, bu şehirde birileri beni götürecek bir yeri olduğunu söyledi.

Yavaşça ayağa kalktım. Dizlerim hâlâ titriyordu, ama hareket etmek zorundaydım.

Kadın, yanımda yürümeye başladı. Sokak dar, sessizdi. Ay ışığı kaldırımları silik bir şekilde aydınlatıyor, rüzgar taş duvarları hafifçe okşuyordu.

Önümde yürüyen kadına baktım. Adını bilmiyordum. Neden bana yardım ettiğini bilmiyordum.

Ama şu an önemli olan bu değildi.

Kendi ailem bile bana yabancıydı. Bir başkasının yabancılığı artık beni korkutmuyordu.

Sokakta ilerlerken kadın bir an duraksadı, ardından küçük bir kapının önüne geldi. Eliyle ince anahtarını yokladı, kilidi açtı.

"Gel," dedi, içeri doğru hafifçe döndü.

Bir adım attım. Sonra bir adım daha.

Ve o an fark ettim. Bu kapı sadece bir evin kapısı değildi.

Belki de benim için yeni bir başlangıçtı.

İçeri adım attığım anda, bir şey değişti.

Dışarıda sokak soğuktu. Gecenin içinden yürürken, kalbim de taş kesilmişti. Ama burası... burası farklıydı.

Kapı kapandığında, içeride yayılan sıcaklık tenime dokundu.

İlk başta nefes almakta zorlandım. Bu kadar rahat bir hava, bu kadar yumuşak bir ışık... bunlar bana ait değilmiş gibi hissettirdi.

Ama sonra gözlerim odaya takıldı. Burası yaşanmış bir yerdi.

Köşeye bırakılmış minderler, üzerlerine atılmış örtüler, bir rafın üzerinde eski kitaplar... Bu ev, içinde bir yaşam barındırıyordu.

Kadının sesi geldi, ama çok sert değildi. Yumuşak ama net bir tonla konuştu.

"Geç otur kızım. İçini ısıtacak bir şeyler koyayım."

Yavaşça başımı salladım. Ama hareket etmek kolay değildi.

Düşüncelerimi dışarıda bırakmak istedim. Ama düşündüğüm her şey içime yapışmış gibiydi.

Sonunda adımlarımı sürükleyerek ilerledim. Yumuşak bir minderin üzerine oturdum.

Ve ilk defa, bu gece içimde bir üşüme hissetmedim.

Düşüncelerimde kaybolmuş oturuyordum. Etrafımdaki sıcaklık bedenime ulaşıyor, ama zihnim hâlâ buz gibiydi.

Sonra kadının sesi geldi. Yumuşak ama net.

"İç kızım, sıcak sıcak için ısınsın."

Elinde iki kahve vardı. Bardaklardan birini uzattı.

Dokunduğum anda, kahvenin sıcaklığı parmaklarıma yayıldı. Ama tam o anda, içimde başka bir şey de beni kavradı.

Aileme söylediğim yalan.

Eve döneceğimi söylemiştim. Ama şimdi, çoktan beni aramaya başlamış olmalılardı.

"Kahretsin!" diye içimden geçirdim. Bütün bedenimi bir panik dalgası sardı.

Hemen ayağa kalktım. Bardak elimde titredi.

"Benim gitmem gerek," dedim, sesimde endişeyle.

Kadın şaşırdı. Başını hafifçe eğdi.

"Dur kızım, ne oldu? Kahveni içseydin önce," dedi.

Ama ben çoktan içimde yükselen kaçışı hissediyordum. Gitmeliyim. Ama nereye?

Elim titriyordu. Bardak, sıcak ama ben üşüyordum.

O panik içinde ne yapacağımı bilemezken, kadın bir şey yaptı. Elini uzattı.

Parmakları titreyen parmaklarımın üzerine geldi. Benim ellerimi aldı.

Yavaşça bardağı elimden çekti. Bana sormadı, acele etmedi. Sessizce aldı, yanındaki sehpaya koydu.

Ama sonra hiç beklemediğim bir şey oldu.

Bana sarıldı.

Sıcak. Gerçek. Bütün panik, bütün korku, bir anlığına yerini başka bir şeye bıraktı.

Ve o an, içimde bir şey koptu.

Gözyaşlarıma sahip çıkamadım.

Sessizce, ama durmaksızın akmaya başladılar. Durdurmaya çalışmadım.

Ailemin bile bana veremediği o sıcaklığı, adını bile bilmediğim bu kadın verdi.

Kadının parmakları saçlarımın arasından geçerken, içimde yankılanan tek şey bir özlemdi.

Bunu kim yapmalıydı? Annem mi? Babam mı?

Halbuki ne çok istemiştim. Bana ait olan bir sevgiyle, bir aidiyetle bunu hissetmeyi.

Ama şimdi, adını bile bilmediğim bir kadın, bana unuttuğum bir sıcaklığı hatırlatıyordu.

Gözyaşlarım sessizce akmaya devam etti.

Kadının sesi bana ulaştığında, içimde tuhaf bir şey oldu.

Bu sözleri başkasından duymak alışık olmadığım bir şeydi.

"Ah kızım... Neler yaşadın bilmiyorum ama derdin boyunu geçmiş belli."

Bir an sustu. Ama bu sessizlik boş değildi.

Sanki beni anlıyordu.

"Yolunu kaybetdirmişler Sana . ışığını söndürmüşler."

Kalbim sıkıştı. Sanki gerçekten görüyordu beni.

Sonra gözlerimi yakaladı. Hızla değil, zorlamadan. Ama gözleri gözlerime değdiğinde, içimde bir şeyin çözülmekte olduğunu hissettim.

"Ama sen çok güçlüsün. Bunu aklından çıkarma."

İçimde bir şey kıpırdadı. Ama hâlâ tam anlamıyla inanmaya cesaret edemedim.

Kadın elimi sıkıca tuttu. Saçlarımı yavaşça okşadı.

"Şimdi anlat bana derdini. Belki dermanı bendedir."

Derdim boyumu geçmişti mi? Evet.

Yolumu kaybetmiş miydim? Kesinlikle.

Ama güçlü müydüm?Bilmiyorum.

Gözyaşlarım hâlâ sessizce akıyordu. Ama şimdi başka bir şey içimde yükseliyordu.

Bir cevap vermeliydim. Ama ne söyleyebilirdim?

Başımı kaldırdım. Gözlerimde hâlâ yorgunluk vardı.

"Ben... bilmiyorum," dedim. Ama içimde kelimeler düğümlenmişti.

Konuşsam, beni gerçekten duyacak mıydı? Yoksa herkes gibi o da unutacak mıydı?

Ama belki de bu an, ilk kez gerçekten anlatmaya başlayabileceğim andı.

"Hadi oturalım, anlat ne yaşattılar sana, ceylan gözlüm."

Bu tabir... bir anlığına çok samimi geldi. İçinde bir sıcaklık vardı, zorlamayan, koruyan.

Dediğini yaptım. Geçip oturdum.

O da karşıma geçti, dizlerini birbirine yaklaştırdı, beni gerçekten dinledi.

Ve ben anlatmaya başladım.

Her şeyi özetledim. Yiğit'i, Ailemi , mektubu, umutlarımı, sokak ortasında kaldığımı, yolumu kaybettiğimi... Sesim zaman zaman titredi, bazen içimde kelimeler düğümlendi.

Ama o sustu. Beni dinledi.

Lafım bittiğinde, yanıma geldi. Elimi sıkıca tuttu.

"Ah be ceylan gözlü kızım... Neler çekmişsin bu gencecik yaşında."

Sesi sadece şefkat dolu değildi. Sanki gerçekten anlıyordu.

Ama ben orada kalamazdım. Gitmem gerekiyordu.

"Artık gitmem lazım," dedim, sesim daha sert çıkmıştı. Beni bulmamaları gerekiyordu.

Kadın başını hafifçe eğdi. Ama gözleri hâlâ bende kaldı.

"Dur kızım... Nereye gideceksin tek başına?"

"Bilmiyorum ama onlar beni bulmadan gitmem lazım."

"O zaman benimle gel."

Ne demek istemişti? Gerçekten gitmemi mi teklif ediyordu?

Beni anlamıştı mı? Gerçekten mi?

Gözlerimi ona diktiğimde, o hiç tereddüt etmedi.

"Kızım, ben bugün İstanbul'a gidiyordum."

İstanbul. Dudaklarımı araladım ama hiçbir şey söyleyemedim.

"Tanıdığımla konuşmaya gitmiştim. Ondan rica ettim, beni götürebilir mi diye. O da tamam dedi. Yarım saat sonra burada olacak."

Bir an hareketsiz kaldım. Bu gerçekten oluyordu mu?

Kadının yüzünde şefkat vardı ama içinde bir kesinlik de vardı. Benim kaçmaktan başka bir çarem olmadığını anlamıştı.

Ve şimdi... önümde yeni bir yol açılmıştı.

İstanbul.

Belki de kaderim orada değişecekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.