Alarmın sesiyle gözlerimi açtım.
İlk birkaç saniye nerede olduğumu anlamaya çalışarak tavana baktım. Sonra karnımdaki hafif sancıyla yüzümü buruşturdum.
Regl olduğumu hatırlayınca gözlerimi tekrar kapattım.
Bugün yataktan hiç çıkasım yoktu.
Bir süre yorganın altında kıpırdamadan kaldım. Karnımdaki rahatsızlık çok şiddetli değildi ama bütün vücudumu ağırlaştırmaya yetiyordu.
Elimi uzatıp telefonumu komodinden aldım. Ekrana baktığımda alarmı birkaç dakika önce kapattığımı fark ettim.
Derin bir nefes verdim.
“Of…”
Bugün gerçekten zor bir gün olacaktı.
Telefonu elimde tutarken dün geceyi hatırladım.
Fotoğraf.
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
Daha gözümü açar açmaz neden yine onu düşünüyordum?
Belki de regl olduğum için gereğinden fazla hassastım. Son birkaç gündür zaten her şeyi kafama takıyordum.
Telefonun ekranını kapattım.
Bugün o fotoğrafı düşünmeyecektim.
En azından bir süreliğine.
Yavaşça yataktan kalkıp üzerime rahat bir şeyler geçirdim. Karnımdaki sancı hâlâ hafif hafif devam ediyordu. Saçlarımı gelişigüzel topladıktan sonra odadan çıkıp banyoya gittim.
Yüzümü yıkayıp aynaya baktım. Birkaç saniye kendimi izledim.
“Bugün sakin olacağım.”
Bunu sanki kendime söz verir gibi söyledim.
Banyodan çıkıp mutfağa geçtiğimde evin içinden gelen sesleri duydum. Annem kahvaltıyla uğraşıyordu.
“Günaydın anne.”
“Günaydın kızım. Uyandın mı sonunda?”
“Uyandım ama hiç uyanmak istemiyordum.”
Annem bana bakıp gülümsedi.
“Yine mi geç yattın?” dedi annem.
“Yok… biraz rahatsızdım.” dedim.
Daha fazla açıklama yapmadan sandalyeye oturdum.
Annem önüme bir bardak çay koydu. Bardağı ellerimin arasına alıp bir süre sıcaklığını hissettim.
Her şey normaldi.
Ev aynı evdi.
Sabah aynı sabahtı.
Annem karşımdaydı.
Ama içimde, nedenini hâlâ anlayamadığım o huzursuzluk vardı.
Sanki bugün bir şey olacakmış gibi.
Kahvaltıdan sonra bardağımı mutfağa bırakıp odama geri döndüm. Bir süre ne yapacağımı düşünerek yatağımın kenarında oturdum.
Telefonumu elime aldım.
Sosyal medyada biraz dolaşmak için ekranı kaydırmaya başladım. Birkaç videoya baktım, gelen bildirimleri kontrol ettim. Her şey normaldi.
Ta ki galeriyi açana kadar.
Parmağım ekranda durdu.
Fotoğrafı kapatmak yerine telefonu biraz daha yaklaştırdım.
İlk olarak annemin yüzüne baktım. Fotoğraf eski olduğu için görüntü biraz bulanıktı ama onu tanımamak mümkün değildi. Yüzündeki ifadeye dikkat ettim. Gülümsüyor muydu, yoksa sadece kameraya bakarken mi öyle görünüyordu, anlayamıyordum.
Parmağımı ekranda gezdirip fotoğrafı biraz daha büyüttüm.
Yanındaki adama baktım.
Dün geceden beri en çok merak ettiğim kişi oydu. Annemin yanında neden olduğunu bilmiyordum. Onu daha önce hiç görmemiştim. En azından hatırladığım kadarıyla.
“Sen kimsin?”
Soruyu farkında olmadan fısıldadım.
Sanki fotoğraftaki adam gerçekten cevap verecekmiş gibi birkaç saniye bekledim.
Tabii ki hiçbir şey olmadı.
İç çekip fotoğrafı biraz küçülttüm. Bu kez arka plana baktım. Sokak tabelası, binalar, park etmiş arabalar...
Her şey eski görünüyordu.
Bir yandan da dün bulduğum bilgiyi düşünüyordum. Akasya 14. Sokak'ın yıllar sonra Akça 21. Sokak olarak değiştirilmiş olması hâlâ garip geliyordu. Eğer bunu tesadüf olarak kabul edersem, geriye sadece annemin neden orada olduğu sorusu kalıyordu.
Telefonu yatağın üzerine bırakıp birkaç saniye düşündüm.
Belki anneme sormalıydım.
Ama ne soracaktım?
“Anne, 2006 yılında Akasya 14. Sokak'ta neden bir fotoğrafın var?”
Bunu söyler söylemez annemin yüzünde nasıl bir ifade oluşacağını bile düşünemiyordum.
Üstelik fotoğrafı ona göstermeden önce kendim biraz daha araştırmak istiyordum.
İçimdeki merak buna izin vermiyordu.
Telefonu tekrar elime aldım.
Fotoğrafı bir kez daha açtım.
Bu sefer gözlerimi hiçbir yere sabitlemeden, fotoğrafın tamamını incelemeye başladım.
Belki bir tabela...
Belki bir bina...
Belki tanıdık bir yüz...
Bir şey arıyordum ama ne aradığımı ben de bilmiyordum.
Parmağımı ekranın üzerinde yavaşça gezdirdim.
Ön taraftaki insanlara baktım.
Sonra arabaya.
Ardından sokağın diğer tarafına.
Bir süre sonra gözlerim fotoğrafın en arka kısmına kaydı.
Orada birkaç insan daha vardı.
Ama görüntü uzaktı.
Üzerlerinde fazla durmadan geçtim.
Sonuçta o fotoğrafta çok fazla insan vardı.
Telefonu yeniden yatağın üzerine bıraktım.
Henüz hiçbir şey bulamamıştım.
Ama içimdeki huzursuzluk geçmemişti.
Hatta tam tersine...
Sanki fotoğrafa ne kadar uzun bakarsam, bilmediğim bir şeyin o kadar yakınına geliyordum.
Telefonu yatağımın üzerine bıraktıktan sonra ayağa kalktım.
Bugün yapmam gereken birkaç iş vardı. Bir süre odamda oyalanıp kafamı dağıtmaya çalıştım. Dolabımı düzenledim, masamın üzerindeki birkaç şeyi toparladım. Normalde bunlarla uğraşırken zamanın nasıl geçtiğini fark etmezdim.
Ama bugün olmuyordu.
Aklım sürekli aynı yere dönüyordu.
Fotoğrafa.
Bir süre sonra yatağın kenarına oturup derin bir nefes aldım.
“Tamam Nida, yeter.”
Kendi kendime kızdım.
Bir fotoğraf yüzünden bütün günümü mahvetmenin hiçbir anlamı yoktu.
Hem belki de gerçekten hiçbir şey yoktu.
Annem yıllar önce Ankara'da yaşamıştı. O sokakta bulunması tek başına garip bir şey olmayabilirdi. Yanındaki adamın kim olduğunu bilmiyordum ama bunun da bir açıklaması olabilirdi.
Belki eski bir arkadaşıydı.
Belki tanıdığı biriydi.
Belki de o gün tesadüfen karşılaşmışlardı.
Bunların hepsi mümkündü.
Ama içimdeki ses hiçbirini yeterli bulmuyordu.
Telefonumu yeniden elime aldım.
Fotoğrafı açtım.
Bu kez kendime bir şart koydum.
Sadece birkaç saniye bakacaktım.
Sonra kapatacaktım.
Fotoğraf ekrana geldi.
Birkaç saniye geçti.
Beş saniye.
On saniye.
Yirmi saniye.
Ben hâlâ bakıyordum.
Gözlerimi annemin üzerinde gezdirdim. Sonra yanındaki adama baktım. Ardından arabanın bulunduğu tarafa.
Her şey aynıydı.
Ama fotoğrafa her baktığımda içimdeki o garip his biraz daha belirginleşiyordu.
Sanki cevabı tam önümde duruyordu da ben göremiyordum.
Fotoğrafı kapattım.
Telefonu masanın üzerine bıraktım.
Tam o sırada kapının ardından annemin sesi geldi.
“Nida, çay ister misin?”
Bir an duraksadım.
“Olur anne.”
Sesimi mümkün olduğunca normal çıkarmaya çalıştım.
Kapıyı açıp odadan çıktım.
Annem salondaydı. Elindeki tepsiyi masaya bırakırken bana baktı.
“İyi misin kızım?”
“İyiyim.”
“Biraz dalgın gibisin.”
Omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
“Uykum var sadece.”
Annem daha fazla üstelemedi.
Ben de karşısındaki koltuğa oturdum.
Bir süre sessizce çayımı içtim.
Sonra annemin telefonunda açık olan bir şeye gözüm ilişti.
Ankara ile ilgili bir şeyden bahsediyordu.
Gözlerim ekranda birkaç saniye kaldı.
“Anne…”
Annem başını kaldırdı.
“Efendim?”
“Sen Ankara'da çocukken hangi tarafta oturuyordun?”
Annem soruma şaşırmış gibi yüzüme baktı.
“Niye sordun?”
“Öylesine. Dün eski fotoğraflara bakarken aklıma geldi.”
Annem kısa bir süre düşündü.
Sonra bana Ankara'daki eski mahallelerinden birini söyledi.
İçimdeki huzursuzluk bir anda yeniden kıpırdadı.
Söylediği isim, dün gece gördüğüm haritadaki bölgeye sandığımdan daha yakındı.
Ama annemin bunu fark edip etmediğini anlamadım.
Ben ise hiçbir şey belli etmeden çayımı içmeye devam ettim.
Çünkü artık sormak istediğim başka bir soru vardı.
Ama onu şimdi soracak cesaretim yoktu.
Çayımı bitirdikten sonra bardağı masaya bıraktım.
Annem hâlâ telefonuyla ilgileniyordu. Birkaç saniye onu izledim. Az önce sorduğum sorunun üzerine daha fazla gitmemişti.
Ben de gitmesini istemiyordum zaten.
Çünkü aslında ne sorduğumu ben bile tam olarak bilmiyordum.
“Ben odama geçiyorum.”
“Tamam kızım.”
Ayağa kalkıp odama doğru yürüdüm.
Kapıyı kapattığım anda derin bir nefes verdim.
Az önce annemin söylediği mahalle ismi aklımda dönüp duruyordu.
Belki hiçbir anlamı yoktu.
Belki de ben her şeyi birbirine bağlamaya çalışıyordum.
Yatağımın üzerine oturdum ve telefonumu elime aldım.
Ekranı açtığımda hiç düşünmeden galerideki fotoğrafa girdim.
Bu kez fotoğrafı açarken içimde farklı bir his vardı.
Sanki biraz önce annemle yaptığım konuşma, fotoğrafa bakışımı değiştirmişti.
Yakınlaştırdım.
Annem.
Yanındaki adam.
Sokak.
Araba.
Sonra gözlerimi arka tarafa çevirdim.
Az önce orada birkaç insan olduğunu fark etmiştim.
Ama gerçekten kim olduklarına bakmamıştım.
Fotoğrafı biraz daha büyüttüm.
Görüntü bulanıklaştı.
“Bir dakika…”
Telefonu yüzüme biraz daha yaklaştırdım.
Arka taraftaki insanlardan birinin yüzünü seçmeye çalışıyordum.
Olmuyordu.
Fotoğrafı biraz küçülttüm, sonra tekrar büyüttüm.
Bir kez daha baktım.
Bu kez o kişiye daha uzun süre odaklandım.
Üzerindeki kıyafet...
Duruşu...
Saçları...
Bir şey bana tanıdık geliyordu.
Ama ne olduğunu çıkaramıyordum.
Kaşlarımı çattım.
“Yok artık…”
Kendi kendime söylediğim bu sözün nedenini bile bilmiyordum.
Fotoğrafı yeniden büyüttüm.
Parmağım ekranın üzerinde durdu.
Yüz hâlâ net değildi.
Ama o kişiyle ilgili hissettiğim tanıdıklık giderek güçleniyordu.
Sanki onu yıllardır tanıyordum.
Sanki bir yerlerde defalarca görmüştüm.
Ama beynim görüntüyü geçmişteki hâliyle eşleştiremiyordu.
Telefonu birkaç saniyeliğine elimden indirdim.
Sonra tekrar baktım.
Bu kez gözlerimi kişinin yüzünden ayırmadım.
Ve bir anda içimde bir şey durdu.
O saç şekli.
O omuzlar.
O duruş.
Kalbim hızlanmaya başladı.
“Hayır…”
Fotoğrafı tekrar büyüttüm.
Bir kez daha.
Bir kez daha.
Ve sonunda yüzünün hatlarını seçebildim.
Telefon elimde donup kaldı.
O kişiyi tanıyordum.
Hem de çok iyi tanıyordum.
Dudaklarım aralandı.
“Bu… Murat.”