İçeriğe geç

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 7 · 22 dk okuma

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 7

VII. BÖLÜM

Saatlerdir masa üzerinde öylece bekleyen sarmalara baktıkça, harcadığım saatlere ve verdiğim emeğe içim sızlıyordu. Zihnimin köşesinden yükselen o ısrarlı ses, bir an bile beklemeden burayı terk etmem gerektiğini fısıldıyordu. Oturduğum sandalyeden hışımla kalkıp cebimdeki telefondan saate baktım; gece yarısı çoktan geçmişti. Araf biraz daha gecikirse, bu huzursuz evde, sandalyenin üzerinde sızıp kalacaktım.

​Ani ve gözü kararmış bir kararla çantamı kapıp telefonumu avucuma sıkıştırdım. Kapıya doğru yöneldiğimde bahçedeki korumaların ortalıkta olmadığını fark ettim; kaçıp gitmek için bundan daha uygun bir zaman olamazdı. Kalbim güm güm çarparken ayak ucumda ilerleyerek yavaşça kapıyı araladım. Heyecandan ve stresten aldığım nefesi bile kontrol etmekte zorlanırken, tam da o anda eve doğru yaklaşan aracın motor sesini duydum. Bulunduğum eşikte saniyeler içinde hızlı bir analiz yapıp tam dışarı adımımı atıyordum ki işler değişti.

Dışarıda tekerleklerin asfaltı döven uğultusu kesilmiş, ortalıktan kaybolan korumalar bir bir görev yerlerine dönmüştü. Bahçenin o zifiri karanlık tarafından şüpheli sesler gelmeye başlayınca, kapıdaki korumalar bir anlığına yerlerinden ayrıldı. Fırsat bu fırsattır diyerek hızla yürüyüp dış kapıyı ardına kadar açtım.

Araf tam karşı taraftan bana doğru gelmeseydi, çoktan karanlığa karışıp gitmiştim. Yakalanmanın verdiği o anlık şokla bozuntuya vermemeye çalışarak, sanki dakikalardır kapıda onu hasretle bekliyormuşum gibi bir pozisyona geçtim. Yanıma yaklaştığında, o keskin bakışlarıyla dışarıda olma sebebimi saniyesinde çözmüş gibi duruyordu.

Onu kapı önünde karşıladım; samimiyetten kilometrelerce uzak, buz gibi bir tebessümle tıpkı bir padişahı selamlar gibi başımı hafifçe eğdim. "Hoş geldiniz. Ben de tam çıkıyordum. Size iyi geceler..."

​Yanından süzülüp kurtulduğumu sandığım an, gitmeme kesin bir dille engel olarak kolumu kavradı ve beni kendine doğru çekti. O an damarlarımdaki kan fırladı; bu küstahlığının bedelini bir tokatla ödetecektim ki yüzüme son derece ciddi ve soğuk bir ifadeyle bakıp, "İçeri gir," dedi otoriter bir ses tonuyla.

Onu hiç umursamayıp cevap bile vermeden bir adım atmaya yeltendim ama Araf kolumu bırakmaya niyetli değildi. Kaşlarını daha da çatarak yüzüme baktı: "Hiçbir yere gidemezsin!”

Kaşlarım anında çatılmıştı. Emir cümlelerini duymaya dahi tahammül gösteremiyordum. Elini kolumdan çekip rüzgar gibi bir hızla içeri daldı. Arkası dönük, gelip gelmediğimi kontrol etme gereği bile duymamıştı. İstemeye istemeye, öfkeyle soluyarak peşinden gittim.

​Gözlerim koca salonda tek bir kişiyi aradı. Araf, şöminenin karşısında öylece duruyordu. Vakit kaybetmeden o tarafa yöneldim, merdivenin iki üç basamağını inip tam karşısında durdum.

​"Suçunu biliyorsun. Söylememe gerek yok, değil mi?”

​Bakışlarım değişti. Ortada bir suçlu varsa, o da kesinlikle Araf'tı. Komik veya sevimli hiçbir şey söylememesine rağmen yüzüme yapmacık, sinir bozucu bir gülümseme yerleştirdim. Askerden kaçmak için deli taklidi yapan erler gibi numara yapsam belki yakamı bırakırdı ama karşımdaki adamı öyle kolay kolay alt edemeyeceğimi de iyi biliyordum.

​Araf pek göstermese de zeki bir adamdı. Ondaki bu kurnazlıkla, bendeki bu şansızlık ancak ölümüme sebep olurdu. Çözüm yolumu bulmuştum: Araf'a manasızca sorular sorup dikkatini dağıtarak konuyu değiştirecektim.

Yersiz bir merak ve hafif bıkkın bir edayla, zihnimden geçenleri dışa vurdum: "Siz ilaç kullanıyor musunuz?"

​Yüzüme "Sen ne saçmalıyorsun yine?" der gibi ters bir bakış atıp sessizliğini korudu. Ama benim susmaya, geri adım atmaya hiç niyetim yoktu. Güzel bir zayıf noktadan giriş yaptığımı çatılan kaşlarından anlamıştım. Duruşunu dikleştirip, "Bir şey mi ima etmeye çalışıyorsun?” diye sordu.

​"Aman aman, ihmal etmeyin sakın. Yani, ilaçlarınızı diyorum... Bunları benim söylememe gerek yok, siz zaten durumunuzu biliyorsunuzdur," gibi laflarla kafasını iyice çorba ettim. Sinirlenmek için zaten yer arayan bu çekilmez adam, birden sesini yükselterek beni korkuttu. “Saçmalama Alisa. Ben sana ne diyorum, sen bana ne diyorsun! Senin yüzünden ne söyleyeceğimi unuttum.”

Herifte sadece takıntı değil, aynı zamanda erken evre Alzheimer da vardı kesin. Bana biçilmiş ömrü daha fazla riske atmamak adına hemen sesimi kestim, gergince durup onun konuşmasını bekledim.

​Yanan odunların cızırtısı ortamdaki o gergin sessizliği iyice yatıştırmıştı. Şimdi Araf'ın az önceki o gürleyen, öfkeli halinden eser yoktu. Bir süre gözleri şöminedeki ateşin üzerinde oyalandıktan sonra, lafları iğne gibi batırarak konuştu: "Tedavim hakkında öğrenmek istediklerin bittiyse, esas konuya dönelim."

Isınmanın etkisiyle ateşten gözlerimi çekip Araf'a döndüm: "Bence sizin tedaviniz yarım kalmış gibi, çünkü sizde sadece takıntı değil, gereksiz sinir patlamaları ve aynı zamanda narsisizm de var!"

Araf’ın dudaklarında beliren o ince, karanlık tebessüm derinleşti. Bakışlarını ateşten çekip doğrudan gözlerimin içine diktiğinde, söylediklerimin onu zerre kadar sarsmadığını, aksine bir şekilde eğlendirdiğini anladım. "Doğru, bunu psikiyatristim de söylemişti.”

​Hiç beklemediğim bu itiraf karşısında bir an donakaldım, yüzümdeki alaycı ifade yerini ciddiyete bıraktı. Son sözünün üzerinden neredeyse iki koca dakika geçmişti ve hâlâ gıkını çıkarmadan ateşe bakıyordu. Ne düşündüğünü deli gibi merak ettim; gözünü bile kırpmadan o alevleri izlemesi bir türlü bitmek bilmiyordu.

​O uzayıp giden sessizlikten ve gecenin yorgunluğundan uykum gelmişti. Ağzımı elimle kapatıp gergince esnedim. Araf birden, sanki hayatın sırrını açıklayacakmış gibi bir tavırla yüzüme baktı: "Sır saklamasını bilir misin, Alisa?"

Konuşmak için tam beş dakika beklediğine göre, kesinlikle karanlık ve başımı belaya sokacak bir sırrı üzerime yıkacaktı. Gizli ve tekinsiz işlerden hayatım boyunca kaçmayı başarmıştım ama bu adam adeta üzerime yapışmıştı. Ne söyleyeceğini zaten tahmin ediyormuşum da duyunca huzurum tamamen kaçacakmış gibi hemen elimi havaya kaldırıp itiraz ettim: "Saklayamam! Ben asla sır falan saklayamam. Lütfen bana hiçbir şey söylemeyin çünkü sizin suçlarınızın ortağı falan olmaya hiç niyetim yok."

​Araf, dudaklarında beliren o küçümseyici gülümsemeyle sordu: "Bunun suçlarla ilgili olduğunu nereden çıkardın?"

​Artık dilim tamamen çözülmüştü. Hiç düşünmeden, "Parlak bir geçmişin olmadığı her hâlinden belli oluyor," Dedim.

Araf hafifçe başını iki yana salladı. Sözlerimi tek bir hamlede kestirip atarken, sinir katsayımı daha da yükseltecek o gıcık konuya giriş yaptı: "Hani burada beni bekleyecektin? Geldiğimde kaçıyordun neredeyse."

Zaten saatlerdir burada onu beklemiştim. Lütfedip evine zamanında gelmeyen oydu, şimdi bana hesap soramazdı. Dik başlı bir tavırla, "Artık gidebilir miyim? Geç oldu," dedim son derece makul bir gerekçe sunduğumu sanarak.

Ama Araf buz gibi bir sesle talebimi kestirip attı: "Hayır, gidemezsin!"

Şaka yapıyordu herhalde? Hayatım boyunca kimseye emretme lüksü tanımamıştım, şimdi bu adama mı boyun eğecektim? Gözlerimi devirip alaycı bir edayla "Neden gidemezmişim?" dedim. Sesim, durumu tamamen geyiğe vurmaya çalışan hafif, umursamaz bir ton taşıyordu.

O sırada Araf ceketinin cebinden çıkardığı dörde katlanmış bir kâğıdı bana doğru uzattı. Elindekinin ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Kâğıdı evirip çevirip açtığımda yine o nefret ettiğim resmi sözleşme maddeleriyle karşılaştım. Kâğıdı yüzümden uzaklaştırıp gözlerimi kısarak yazılara baktım. Bu saçmalığın nereye varacağını deli gibi merak ediyordum. Kâğıdı sağ elimle iki parmağımın arasında gergince tutup maddeleri süzmeye başladım.

Araf düşünerek vakit kaybetmek istemiyordu, o sabırsız patron edasıyla araya girdi: "Dördüncü maddede ne yazıyormuş, sesli oku, anlayalım!"

Üstteki resmi zırvalıkları es geçip direkt dördüncü maddeye odaklandım. Altında kendi imzamın bulunduğu sözleşmenin maddeleri ucu son derece açık, ucu kime dokunursa dokunsun beni bağlayan geniş anlamlarla doluydu. "Ne biçim madde bu!" diye çıkıştım birden. "Sırf siz istiyorsunuz diye ben neden evime gidemeyecekmişim?"

Araf, kâğıdı elimden tereyağından kıl çeker gibi aldı, katlayarak ceketinin cebine geri koydu. Gözlerimi adamın cebinden ayırmayıp sinirle ona diktim. "Evime gitmek istiyorum," dedim, sesimdeki ısrarcı ve çocuksu direnci arttırarak.

Araf üzerindeki ceketi yavaşça çıkarıp tekli koltuğuna kuruldu. Yüzünde yine o çileden çıkartan tebessüm belirdi. "Ben asla evine gitmeyeceksin demedim. Sadece bugün eve gidemezsin çünkü..."

Devam etmesine, fırsat vermedim. "Eğer bugün evime gitmezsem bu evi başına yıkarım! Duydun mu? Tek bir eşya dahi sağ kalmaz!"

Tehdidimi zerre umursamadan, gayet sakin bir tavırla solundaki pahalı görünen vazoyu işaret etti: "Buyur, şundan başla."

Gözlerim açıldı, afalladım. Fakat orta boydaki antika vazonun değerini ve Araf'ın o istifini bozmayan duruşunu görünce, "Bunu sen istedin," der gibi başımı hırsla salladım. Koltuğun sol tarafına geçip vazoyu kavradım. Eseri elimde evirip çevirirken içten içe hâlâ bir panik belirtisi, "Yapma, dur!" demesini bekliyordum. Ama Araf, bırak telaşlanmayı, koltuğuna rahatça kurulmuş zevkle ve merakla yapacaklarımı izliyordu.

Damarlarımdaki o hırçın öfkeyle vazoyu tutan parmaklarımı serbest bıraktım. Ağır obje büyük bir gürültüyle yere çakıldı, her bir parçası salonun dört bir yanına saçıldı. Kalbim küt küt atarken ne tepki vereceğini görmek için yüzüne baktım.

Ayaklarımın dibinde devasa ve minik seramik parçaları duruyordu ama adamda çıt yoktu, hâlinden gayet memnun görünüyordu.

Gözüm hırsla duvardaki tablolara takıldı. Araf’ın o sakinliğini alt etmek için oraya doğru hevesli adımlarla yürüdüm. Bir tanesine sertçe dokunup duvardan indirdim, yere düşen tablonun üzerinden umursamazca geçtim. Her çıkan cam kırılması ve ahşap gürültüsünden sonra dönüp ona bakıyordum ama yine aldırış etmiyordu.

Hayatımda ilk defa böyle bir cinnet anı, böyle pervasızca bir şey yapma fırsatı bulmuştum. Evin içindeki binbir çeşit pahalı ve değerli eşyayı tek tek hurdaya çevirirken, Araf hiçbir müdahalede bulunmadan koltuğunda oturup beni tiyatro izler gibi izliyordu.

Sonunda pencere kenarına gelip o ağır, lüks perdelere dokundum. Kumaşı hırsla kavrayıp var gücümle aşağı doğru çektim; perde sökülerek hızla yere yığıldı. Perdenin bağlı olduğu demir borunun kafama düşmesinden korkarak iki adım geri sıçradım. O an kendimi tam anlamıyla şımarık, kriz geçiren ve evdeki her şeyi deviren küçük bir çocuk gibi hissetmiştim.

Son durak olarak devasa televizyon ünitesinin önüne geldim. Nefes nefeseydim, bu kadarı bile bir insan için fazla bir şovdu. Şimdi ne yapacağımı, sınırı nereye çekmem gerektiğini düşündüm. Beni bir an önce buradan kovsun, bu delilik son bulsun istiyordum.

Ben Araf’ın evini altüst ettikçe, herif benden çok rahatlıyor, sanki terapi görüyordu. Hiç bozuntuya vermeden kaşlarıyla arkamı işaret etti: "Televizyon ve ünitesi kaldı."

Gözlerimi devirip arkamı döndüm. Tamam, madem öyle istiyordu, onu da etkisiz hâle getirmek lazımdı! Devasa televizyonu iki elimle kavrayıp üniteden aşağı ittiğimde kulak tırmalayan devasa bir gürültüyle yere devrildi.

Saçım başım dağılmış, yorgun ve huzursuz bir hâlde kalakalmıştım. Etrafta kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey sağ kalmamıştı. Biraz soluklanıp şüphe dolu bakışlarımı Araf’a diktim. Aramızdaki o yapmacık resmiyeti bir çırpıda silip attım: "Sen niye böyle rahatsın ya? Her şeyi kırıp döktüm, ağzını açıp tek kelime etmedin. Amacın ne senin?"

Dudaklarında alaycı bir ifadeyle bükerek dikkatle yüzüme baktı: "Umarım başka insanlarla da bu şekilde iletişim kurmuyorsundur... Sonra hakkında ne düşünürler?"

O an kimin hakkımda ne düşündüğü umurumda bile değildi, sadece bu herifin aklından geçenleri çözmek istiyordum. Gözlerimi etrafta dolaştırdım; ev tam bir savaş alanıydı, her şey birbirine girmişti. Benim hakkımda derin analizler yapmasına fırsat vermemek için araya girdim, çünkü Araf az önce benim ona yaptığım "sorularla kafa karıştırma" taktiğinin aynısını bana yedirmeye çalışıyordu.

"Amacın ne?" dedim bastıra bastıra. Odağında yalnız ben vardım.

Araf arkasına yaslandığı koltukta dikleşti. "Amacım sence ne olabilir? Biraz düşün bakalım. Mesela, Erdal neden peşinde? Ve daha önemlisi, ben neden canımı hiçe sayıp seni korumaya çalışıyorum?"

Söylediği şeyle duraksadım. Bir an kendi hayatımı, düştüğüm bu trajikomik durumu sorgulamaya başladım. Kaşlarım çatıldı, içimdeki şüphe tohumları filizlendi. Daldığım o huzursuz düşünceden sıyrılıp ters bir cevap verdim: "Çünkü aşırı zenginsin ya da sadece katıksız bir salaksın!"

Kızacağını, o kibirli gururunun incineceğini zannetmiştim ama Araf sanki hiçbir şey duymamış gibi istifini bile bozmadı. Boynunu hafifçe geriye atıp derin, sabırlı bir nefes aldı. "Düşmanını yanlış yerde arıyorsun, Alisa. Şunu tekrar hatırlatmak isterim ki Erdal hâlâ peşinde ve asla rahat durmayacak."

Haklıydı, lanet olsun ki haklıydı. Bu adam her ne kadar sınırımı zorlasa da hayatta kalmam için tek şansımdı. Çaresizce "Hani beni koruyacaktın?" dedim, sesimdeki kırılganlığı gizlemeye çalışarak.

Senin için yapabileceğim bir şey yok der gibi başını iki yana salladı: "Aramızdaki anlaşmayı bozan sensin. Kararından vazgeçersen, Erdal'ın eline düşeceğin an seni öldürür. Tabii, bunlar aklıma gelen en basit ihtimal... Çok daha kötüsünü de yapabilir. İyi düşün ve seçimini yap, lütfen."

Olduğum yerde çakılı kaldım. Öyle bir seçim hakkı tanımıştı ki, ne tarafından tutsam elimde kalıyordu. Zihnimdeki karmaşayı dışa vurdum: "Gitsem öleceğim, burada kalsam elinde oyuncak olacağım! Seçeneklerin ikisi de birbirinden beter."

"Peki, o zaman ikimizin de çıkarlarını göz önünde bulundurarak anlaşalım," dedi gayet profesyonel bir edayla.

"Nasıl olacakmış o?" diye soracakken, Kemal bir aniden belirip önüme bir kâğıt ve kalem bıraktı. Ardından tek kelime etmeden bizi yalnız bırakıp gözden kayboldu.

Araf, karşı pencerenin önüne geçip o savaş alanına dönmüş salona hiç aldırmadan kendi kendine maddeler sıralamaya başladı. Önümdeki kâğıtların bu maddeleri yazmam için getirildiğini anladım. Bıkkın bir iç çekişle kalemi parmaklarımın arasına alıp adamın ağzından çıkanları kâğıda geçirmeye başladım.

İki koca sayfa tutan maddeleri sıralarken o kadar hızlı konuşuyordu ki tek bir kelimeyi bile kaçırmamak için sustum, tüm hırsımı kalemden çıkardım. Bir süre sonra yazmaktan parmaklarım uyuşmaya, bileğim sızlamaya başladı. Bunun daha ne kadar süreceğini merak ederek isyan ettim: "Kolum koptu! Teknoloji çağına gelmişiz, ben hâlâ bunları neden elimle yazıyorum?"

Hiç oralı olmadı, arkasını bile dönmeden camdan dışarı bakmaya devam etti. Koskoca salonda sadece onun o diktatör sesi yankılanıyordu, ben ise yorgunluktan gebererek yazmaya devam ediyordum. 'Yeter artık' der gibi derin nefesler alıp son gücümle kâğıda asıldım.

Nihayet son maddeye gelmiştik. Araf boğazını nazikçe temizleyip duyurdu: "Kırkıncı madde: Alisa, Araf'ın her sözünü itiraz etmeden kabul edecek."

Sözlerini otomatiğe bağlanmış bir robot gibi harfi harfine yazdım... Fakat ne dediğini yeni fark ettiğim an beynimden vurulmuşa döndüm. Kalemi hırsla kâğıtların arasına fırlattım. “İyi de, bu son madde geri kalan otuz dokuz maddeyi özetliyor zaten! Sadece bu maddeyi söyleseydin, diğerlerini yazmaya hiç gerek kalmazdı! İki saattir oturmuş burada saf gibi yazıyorum! Sırf bana işkence çektirmek için yaptın bunu, değil mi?"

Gerçeği hiç gizleme gereği duymadan, alaycı ve gıcık bir tebessümle yüzüme bakarak itiraf etti: "İnsanları uğraştırmayı severim."

Nedense cevabına hiç şaşırmamıştım. Gözlerim öfkeyle el yazımla dolmuş kâğıtlara kaydı. İlk otuz beş madde sadece benim için vardı, geri kalan maddeler ise tamamen Araf'ın kişisel keyfi ve isteklerinden oluşuyordu.

Bir karar vermem gerekiyordu. Zihnimin içinde fırtınalar koparken bıkkınlıkla kendi kendime söylendim: "Bunu kabul etmek hiç mantıklı değil ama başka şansım da yok. Daha doğrusu, fazladan canım yok. Keşke kediler gibi dokuz canlı olsaydım... O zaman ne sana muhtaç olurdum ne de bir başkasına."

Sesli düşündüğümü, Araf'ın üzerime dikilen o yadırgayan, "Yine ne anlatıyorsun?" der gibi bakan gözlerini görünce fark ettim. Kırk madde dile kolaydı ama şu an önümdeki bu çıkmazda uzun uzun düşünecek lüksüm yoktu. Hemen çenemi kapatıp sessizleştim.

Araf karar vermemi bekleyecek kadar sabırlı biri değildi. "Fazla düşünme," dedi, sesindeki o sinir bozucu üstünlük taslayan tonla. "Dokuz canlı bir kedi olmadığına göre bu şartları kabul etmekten başka çaren yok! Basit bir imza atacaksın, hepsi bu."

Gereğinden fazla düşününce işin içinden çıkamıyordum zaten. Derin, bıkkın bir nefes alıp kalemi elime hırsla kavradım: “Tamam, imzalayacağım."

Dudaklarında muzaffer bir gülüş belirdi. Kâğıtları hızla sıraya dizip son maddeyi önüme iterken, sayfaların altını gözüm kapalı imzalayıp masaya fırlattım. Araf, yanıma gelip kâğıtları toplaması için Memduh'a tek bir el hareketiyle işaret etti.

Ancak bakışlarındaki o tekinsiz ışık sönmemişti. Yüzüme dikkatle, sanki bir avı incelermiş gibi bakıyordu. Bir şey soracağını hissettim. "Silahtan korkar mısın, Alisa?"

Konumuzla, o imzalanan maddelerle uzaktan yakından alakası olmayan bu soru karşısında dondum kaldım. Uygun ve umursamaz bir cevap arayışındaydım ama içimden bir ses, cevabı zaten adı gibi bildiğini fısıldıyordu. Yine de istifimi bozmadım: "Silahtan kim korkmaz ki?"

Hiç konuşmadan, ağır adımlarla gelip tam karşımdaki koltuğa oturdu ve belinden çıkardığı siyah silahı çat diye sehpanın üzerine bıraktı. Gözleri tehlikeli bir keyifle parlıyordu. "Birlikte Rus ruleti oynayacağız," dedi, son derece sıradan bir şey teklif ediyormuş gibi emrivaki yaparak.

Ses tonu öyle soğuk ve akıl dışı çıkmıştı ki resmen bu delilikti. Yine de soğukkanlı duruşumdan ödün vermemeye çalıştım. "Sen oyna! Ben gidiyorum," dedim ve oturduğum yerden hızla fırlayıp bu tımarhaneden kaçmak istedim. Fakat yanından henüz birkaç adım uzaklaşmışken arkamdan yükselen o buz gibi sesle olduğum yere çakıldım:

"Tek bir adım daha atma! Bu mesafeden ıskalamam."

Tetiğin kurulurken çıkardığı o mekanik, metalik sesle iliklerime kadar ürperdim. Şu an gözünü bile kırpmadan beni sırtımdan vurabilirdi. Ellerimi ağır ağır havaya kaldırıp, öfkeyle yüzümü ona döndüm.

Silahını bana doğrultmuş, tüyler ürpertici bir sakinlikle bakıyordu. Başıyla koltuğu işaret ederek oturmamı söyledi. Tamamen çaresiz kaldığım için mecburen yerime geri oturdum. Ama ellerimi hâlâ indirmemiş, savunmada kalmıştım: "O silah gerçek mi? Lütfen bana oyuncak olduğunu söyle."

Korkunç, aşağılayıcı bir nezaket gösterisinde bulunarak silahın kabzasını bana doğru uzattı: "Denemek istersen al, bak bakalım gerçek mi?"

Gözlerim dehşetle açıldı, hayır anlamında başımı hızla salladım. Biraz önce neredeyse vuruluyordum! Gerçekten bu kadar ileri gitmeyeceğini ummuştum ama artık kesin olarak emindim: Bu adam tamamen kontrolden çıkmıştı.

Ellerimi öfkeyle aşağı indirerek, "Erdal değil, asıl senden kaçmam gerekiyor benim! İndir şu silahı!" diye onu uyardım. Ama benim patlamalarımı zerre umursamıyordu.

Ciddi ifadesini gram bozmadan, "Bu sadece basit bir oyun," dedi.

Onu ikna etmeye, bu delilikten vazgeçirmeye çalışmalıydım ama geri adım atacak birine benzemiyordu. Yine de şansımı denemekten vazgeçmedim: "Elimizi neden kana buluyoruz? Bunun yerine... satranç oynayabiliriz mesela!"

Tabii ki Araf satranç teklifimi ciddiye bile almadı. Bana zorla bu ölümcül oyunu oynatacaktı ve artık onun bu narsistik saçmalıklarına, güç gösterilerine katlanacak bir gram tahammülüm kalmamıştı.

"Ben Rus ruleti oynamak istemiyorum!" diye bağırdım. Ses tonum salonda yankılanacak kadar yüksek çıkınca Araf'ın kaşları anında çatıldı: "Bana bir daha bağırma!"

Zaten şalterlerim atmıştı, tamamen delirmiştim. Uyarısına hiç kulak asmayıp, “Çok merak ediyorum, ne olurmuş bağırırsam?" diye hesap sordum.

Gözlerimin içine bakarak küstahça meydan okudu: "Bir dene bakalım, ne olacak beraber görelim, ha?"

Aslında bana doğrulup duran o siyah namlu bu sorunun cevabını veriyordu ama bir anlık öfke patlamasıyla ne dediğimi, ne yaptığımı bilemez hâle gelmiştim. Ortam iyice gerilmişti. Yanlış, telafisi imkânsız bir şey yapmasına engel olmak için oturduğum koltuktan birden ayağa kalktım. Ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışan gözlerini bana dikti.

Cesaretimi son kırıntısına kadar toplayıp, kollarımı göğsümde birleştirerek dimdik durmaya devam ettim. Araf’ın o öfkeli bakışlarıyla sinmek yerine, içimdeki hırsla daha da bilenmiştim:

“Oyunu senin kurallarına göre oynamak zorunda değilim! Yapılacak tonla işim var, seninle uğraşamam ben!”

Arka tarafta durup olan biteni izleyen korumalar, gergin yüz ifadeleriyle bize dikkat kesilmişlerdi. Çıt çıkarmıyor, araya girmeye cesaret edemiyorlardı.

Araf’ın elinde doğrultulmuş bir silah olduğunu bile bile yine konuşmaya devam ettim: “Dünya senin etrafında dönmüyor Araf! Sabahtan beri buradayım, saat gecenin körü. Artık evime gitmek istiyorum. Sabaha kadar senin başında gardiyan gibi duramam!”

Araf, sayıp döktüğüm o kadar lafın hiçbirini umursamadı. Sadece son cümlemi çekip alarak, tek kaşını alayla kaldırdı: “Nedenmiş o?”

Ona hesap vermek zorundaymışım gibi bir de oturup laf anlatmaya çalışıyordum. Klasik bir savunma mekanizmasıyla hemen bir bahane öne sürdüm: “Çünkü beni merak eden bir ailem var!”

Elindeki silahı bir süreliğine indirip koltuğuna rahatça arkasına yaslandı. Kendinden tiksindirici derecede emin bir ses tonuyla cevap verdi: “Doğru... İnsan mezar ziyaretini sadece bayramlarda yapmamalı, değil mi?”

O an göğsüme dev bir kayanın oturduğunu hissettim. Soluğum kesildi. Hayatta tek bir kimsem bile olmadığını böyle pervasızca, böylesine acımasızca yüzüme vururken kalkıp ağzının payını vermek, o kibirli yüzünü dağıtmak istedim ama kelimeler boğazıma dizildi.

“Sende hiç mi merhamet yok?” diyebildim sadece, sesimdeki kırılganlığı bastırmaya çalışarak.

Araf gülümsedi ama bu tebessüm yüzünde karanlık bir tehdit gibi yayıldı: “Merhamet, kaybedenlerin uydurduğu bir bahanedir. Bana yalan söylediğini biliyorum Alisa. Seni evde merakla bekleyen bir ailen yok. Sevdiklerin dediğin o insanlardan nefret ediyorsun. Geri kalanlar ise hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Aslına bakarsan seni çok da umursamıyorlar… Her neyse, şimdi oyuna başlayalım!”

Büyük bir şok ve dehşetle ona bakıyordum. Bu adam ailemin öldüğünü nereden biliyordu? Benim geçmişimi, yaralarımı kimden, nasıl öğrenmişti?

Ben zihnimdeki bu cevapsız sorularla boğuşurken o gayet soğukkanlı bir tavırla, “İlk tur senin, al bakalım!” diyerek silahı ciddiyetle bana doğru uzattı. Kaşlarımı hırsla çatıp başımı "asla" anlamında salladım. Bu direnişimden hoşnut kalmayarak silahı elinden bıraktı ve sehpaya koydu.

İnatlaşmanın bana sadece zarar getireceğini, onun bu oyunu durdurmayacağını biliyordum. Tek kelime etmeden uzanıp silahı elime aldım. Parmaklarım o soğuk metale değdiğinde titriyordu; silahı öyle acemice tutuyordum ki her an elimden düşebilirdi.

Araf, bir avcının kurbanını izlediği o acımasız bakışları üzerimde gezdirmeye devam ettikçe, bu adamın ağından kolay kolay kaçamayacağımı bir kez daha anladım. Bana, oyunu ne kadar hızlı oynarsak o kadar çabuk eve dönebileceğimi söyledi. Başımı kaldırıp acı dolu, tuhaf bir ifadeyle yüzüne baktım:

“Harika bir mantık! Sıkarsam evimden önce direkt öbür dünyaya gideceğim çünkü!”

Alay etmekten bir an olsun vazgeçmeyen Araf hafifçe gülümsedi: “Nereye gidecekmişsin?”

Korkumun yerini hırçın bir öfke almıştı: “Bırakalım bu saçmalığı Araf! Ölümle oyun oynuyorsun!”

Bana doğru hafifçe eğilerek aramızdaki mesafeyi kapattı: “Hayatında en azından bir kez güçlü durmayı dene. Çok zor değil; alt tarafı tetiği çekeceksin ve bu oyun bitecek.”

Şarjörde gerçek bir kurşun varken bunu bu kadar rahat söyleyebilmesine akıl sır erdiremiyordum: “Dalga mı geçiyorsun yoksa ciddi misin, gerçekten anlayamıyorum! Böyle yapınca eline ne geçecek senin?”

Gözlerindeki o karanlık ifadeden anladığım kadarıyla bu durum onun için hâlâ eğlenceli bir oyundan ibaretti. “Gökay’ın önerisini dinledin. Burada kuralları sadece ben koyarım ve senin bir cezayı hak ettiğini düşünüyorum.”

Narsist bir hasta olduğunu zaten biliyordum ama beni asıl tereddüde düşüren o yakıcı soruyu kendi ağzından duymak için sordum: “Sen insanları hep böyle mi cezalandırırsın, yoksa bu saçmalık bana özel bir şey mi?”

Dünyanın en absürt olayı yüzünden bir silahın namlusuyla cezalandırılmayı kabul edemiyordum.

Tartışmanın sonu gelmeyecekti, hem ruhen hem bedenen tükenmiştim. Araya kısa, gergin bir sessizlik girince kısık bir sesle sordum: “Şu silahı bırakabilir miyim artık?”

Kesin ve net bir ifadeyle gözlerimin içine bakıp, “Hayır,” dedi. Önce o tetiği çekmek zorundaydım.

Silah elime yapışmış gibi dururken içimi kaplayan korku dalgasıyla savaşmaya çalıştım. Bir bahane bulup bu cendereden kurtulmalıydım ama o bu saçmalığı sonuna kadar götürmekte kararlıydı. Akıl kârı bir yalan bulup işin içinden sıyrılmak için zihnimi zorladım.

Araf’ın o alaycı, her şeyi kontrol ettiğini sanan bakışları yüzünden kafamın içindeki düşünceler iyice birbirine karışıyordu. Kimse zarar görmesin, kimse belaya bulaşmasın diye hiç düşünmeden bu eve geldiğim o ilk gün... Aslında en büyük tehlikeye kendimi attığımı şimdi çok daha iyi, çok daha acı bir şekilde anlıyordum.

Bir an bile ne yaptığımı sorgulamadan, tamamen kendimi koruma içgüdüsüyle silahı yukarı doğru kaldırdım. Gözlerimi sıkıca kapatıp tetiği çektim.

​O anda odadaki tüm gürültü kesildi; zaman durmuş, sanki dünyadaki bütün gözler üzerime dikilmişti. Göz kapaklarımı yavaşça araladığımda hâlâ hayatta olduğumu fark ettim. Kalbim göğüs kafesimde deli gibi çarpıyordu.

​Sıra ona gelince, silahı uzatmamı bile beklemeden elinden alıp hiç tereddüt etmeden tetiği çekti. Silahı sanki kendi kafama dayamış gibi dehşetle gözlerimi kırptım. Ama kurşun ona da denk gelmedi. Olan biteni ağzım açık, felç olmuş gibi seyrettim. Bu bir cesaret gösterisi değildi, bu düpedüz delilikti. Araf, ölümün kıyısından dönmemiş de sıradan bir gün geçiriyormuş gibi gayet sakin görünüyordu.

Gözlerimi kocaman açmış, üzerimdeki o buz gibi dehşetle ona bakarken sıra yeniden bana geldi.

​Araf, gözlerimdeki o zavallı korkuyu görünce merakla yüzümü süzdü. Bir saniye bile beklemeden silahı tekrar bana uzattı. Kilitlenip kaldığımı, tek bir kasımı bile hareket ettiremediğimi görünce, parmaklarımı zorla silahın soğuk metaline doladı.

​Bu sefer yolun sonuna geldiğime, öleceğime kesin karar verdim. İçimdeki korku bir anda yerini çaresiz bir öfkeye bıraktı.

​Sorularımın hiçbiri onun duvarlarına çarpmaktan öteye geçmedi. Tek bir cevap bile vermedi.

​O an zihnimdeki şüphe tilkileri uyanıverdi. Ya o şerefsizle ittifak kurduysa? Benden intikam almak için benimle böyle sadistçe bir oyun oynuyor olabilir miydi? Erdal bana ulaşamayınca başkalarını devreye sokmuştu belki de... İçimde Araf’a karşı aniden yakıcı bir öfke yükseldi. Silahı tutan elim titrerken öfkeyle konuştum:

“Yalancı! Sen beni korumuyorsun. O adamla birlik oldun, beni öldürmek için bu oyunu kurguladın!”

​Araf, etraftaki döküntülere hiç aldırış etmeden, elleri cebinde salonun içinde ağır ağır turlarken suçlamam karşısında ilk kez konuşma gereği duydu:

“Madem Erdal’la iş birliği içinde olduğuma karar verdin, benimle böyle konuşmaya nasıl cesaret ediyorsun?” Başını yana devirip gözlerini üzerime dikti: “Karşında kim olduğunu bilmediğin bir adam varken laflarına dikkat et.”

​Ona karşı içimde incecik de olsa belirmeye başlayan o güven hissi bir anda yerle bir oldu. Zaten bana akıl vermeye çalışan bu adam, az önceki ağır suçlamamı reddetmemişti bile.

​Eğer gerçekten birlik olup bana cephe açtılarsa, ben de ölmeden önce onları birbirine düşürmekten zevk alacaktım.

​Araf, gözlerini gözlerimden ayırmadan derin, bıkkın bir nefes aldı: “Kendini bile tanıyamayacak kadar korkak biriyle oynamak sadece zamanımı çalıyor.”

​Zamana bu kadar değer veren bir adam oturup burada bir hiç uğruna Rus ruleti oynamazdı; bu yüzden söylediklerini umursamadım.

​Yorgunluktan ve stresten başımı geriye atıp tavana baktım. Boynumu sağa sola çevirerek o zonklayan ağrıyı dindirmeye çalışırken, silaha kenetlenmekten uyuşan kolum tamamen hissizleşmişti. Araf, Erdal konusunda ağzını açmıyordu ama dolaylı yoldan gerçekleri öğrenebilirdim.

​“Bizim ev sahibini öldürmekle tehdit eden sen miydin?” diye sordum doğrudan. Bunu o aşağılık Erdal da yapmış olabilirdi.

​Cevap vermeden önce durup beni süzdü: “Sence ben yapmış olabilir miyim?” Yüzünde çekilmez, ukala bir ifade vardı. Sadece bu bakışından bile failin o olduğunu anladım. Üstelik ben daha sormadan, böbürlenerek anlatmaya başladı:

“Eski ev sahibiniz Kamil Bey, kiranın çoktan ödendiğini söyleyip kabul etmeye yanaşmadı. Ama evden atılmanız karşılığında kiranın üç katını teklif ettiğimde hemen kabul etti.”

​Kamil’e bile sövemiyordum; çünkü bu devirde kimse belalı bir kiracı için başını yakmak istemezdi. Hele ki karşısında cebine para basan biri varken, Kamil gibi kurnaz bir adamın bizi korumasını beklemek aptallıktı.

​“Ne olursa olsun ikinizi de evden kovmasını ben söyledim. Teklifi gönül hoşluğuyla karşılamasaydı… Sen şu an karşımda olamazdın.”

​Anlamıştım. Ev sahibine yapılan o tehditler, sırf bizi sokağa döküp ayağına düşürmek için uydurulmuş koca bir yalandan ibaretti.

​Kamil’in iki yüzlülüğünü bir kenara bırakıp bana merakla bakmaya başladı. Başka şeyler de sormam gerekiyordu ama oyunu unutturmaya çalıştığımı anlamasından korktum. Hemen konuyu büküp sordum:

“Merak ediyorum, şu hayatta gerçekten değer verdiğin tek bir şey var mı?”

​Gözleri uzaklara daldı. O sessizleşince oyun tamamen rafa kalkmış gibi hissettim. Aniden hafifçe gülümsedi:

“Olmaz olur mu? Var tabii ki.”

​“Ne mesela?”

​Araf dikkatini dağıtmaya çalıştığımı fark edince gözlerini kısıp bana alaycı bir tiksintiyle baktı: “Bilmen gerekmiyor. Bunu anlatacağım en son kişi bile değilsin.”

​bir çırpıda kurduğu bu cümle kalbimi fena kırdı.

​“Benden nefret ediyorsun,” dedim kısık bir sesle. “Hatta nefretten de fazlası var... Bu sebepsiz nefretinin nedeni öğrenebilir miyim?”

​Onun zihninin arkasındakileri okumak istiyordum.

​Gözleri buz kesti: “Sevmediğim insanlar genelde senin gibi çok konuşanlardır.”

​Aslında ben her şeyi içimde yaşardım. Normalde böyle değildim. Son birkaç gündür başıma gelenleri, sürüklendiğim bu felaketi düşününce gözlerim yerdeki cam kırıklarına takılıp kaldı. Bir an için karşımda dertlerimi dinleyen, beni anlayan biri var sanıp dökülecektim. O sırada Araf’ın kendi kendine mırıldandığını duydum.

​Duygusal şeylerden ne kadar nefret ettiğini bu kadar açık etmese belki de anlatmaya devam edecektim. Az önce ne dediğini sorduğumda, bıkkınca sabır dileyip konuştu:

“Bir kere fazla hassas kalplisin, böyle davranmaktan vazgeç. Bir de her şeye bir anlam yükleme. Bu şekilde davrandığın sürece her şeyi eline yüzüne bulaştırmaya devam edeceksin.”

​O an bir kez daha ve net bir şekilde anladım: Araf tamamen duygusuz, taştan bir adamdı.

“Yani bana beceriksizsin mi demek istiyorsun?” diye sordum, kırgınlığımı gizleyemeyerek.

​Aslında bu sorunun yakıcı cevabını onun gibi birinden duymak hiç hoş olmayacaktı. Bu gece ölmezsem bile, uyumadan önce sabaha kadar bu sözleri kafamda kuracağıma adım gibi emindim.

​Bakışlarımı kaçırıp elimdeki silaha çevirdim: “Bu oyunu devam ettirmemiz şart mı gerçekten?”

​İki saattir birbirimizi yiyorduk ve o da bunun farkındaydı. Onu oyaladığımı anladığı için artık laflarıma prim vermiyordu.

“Ben yarım iş yapmayı sevmem. Konuşmayı bırak ve tetiği çek.”

​Bu hastalıklı mücadelede bir kazanan olmayacaktı; ikimizin de kaybedeceği berbat bir sona doğru sürükleniyorduk.

“Öyle söylemesi kolay tabii... Çünkü silah sende değil, benim elimde!” dedim hırsla.

​Alaycı bir ifadeyle arkasına yaslandı: “Bu söylediğine oturup üzülmem mi gerekiyor?”

​Göz göre göre benimle dalga geçiyordu. Oyun oynuyoruz ayağına birazdan pisi pisine ölüp gidecektim.

​Rahat bir nefes alıp koltuğuna gömüldü.

İçimde tarif edemediğim tuhaf, ezici bir his dolaştı. Bakışlarımı kaçırıp bu garip çekimden kurtulmaya çalıştım ama zihnim uyuşmuş gibiydi.

​“Oyunbozanlık yapıyorsun, çek şu tetiği artık!”

​Araf’ın sert sesiyle kendime gelmem uzun sürmedi.

​Bu yaşıma kadar ne badireler atlatmış, ne zorluklardan sağ salim çıkmayı başarmıştım. Şimdi ise şurada, bir sarma yüzünden vurulup öleceğim hiç aklıma gelmezdi. Araf oturduğu koltukta milim milim hareketlenip bana doğru yaklaştı. Yüzünde karanlık ama hafif bir tebessüm belirmişti.

Bölüm sonu

1 yorum