Tomris gözlerini hissettiği keskin soğukla açtı. Vücudu titriyordu, karların içine gömülmüş gibiydi. Kulaklarında yankılanan bağırışlar, uğultular ve çatışma sesleri vardı. Göz kapaklarını araladığında etrafında bir kalabalık gördü. Başının hemen yanında bir kadın ve bir erkek eğilmişti; yüzleri sert, bakışları yabancıydı. Her yer bembeyazdı, karla kaplı bir düzlüğün ortasında olduğunu fark etti. Sol ayağında ağır bir kelepçe vardı, büyüyle mühürlenmiş gibi parlıyordu. Yanında devrilmiş bir araba karların içine gömülmüştü. Kafası bulanık, zihni karışıktı. Buraya nasıl gelmişti? Anne ve babası neredeydi?
Tam o anda kalın bir ses uğultuyu yararak yükseldi. “Buralarda işin olmamalıydı Faxon. Ne haltlar karıştırıyorsun?”
Bir başka ses, aynı sertlikle karşılık verdi. “Asıl sen burada ne yapıyorsun Demir? Yolumu mu gözledin?”
Tomris başını kaldırdı. Karşısında iki adam vardı. Biri beyaz saçlı, iri cüsseli, gözleri koyu yeşil parlayan bir adamdı. Karşısında ise uzun siyah saçlı, keskin bakışlı bir adam vardı. İkisi karşı karşıya durmuş, birbirlerini tartıyordu.
Tomris’in ayağındaki kelepçeyi fark eden büyücü, dudaklarının arasından bir fısıltı çıkardı. Zincir bir anda çözülüp yere düştü. Tam o anda Tomris’in gözleri öfkeyle parladı. Bir anlık cesaretle başını kaldırıp büyücünün yüzüne sert bir kafa attı. Adam geriye savruldu, karların üzerine düşerek sendeledi. Yanındaki kadına döndü, yumruğunu boğazına indirdi. Kadın nefesi kesilmiş gibi geriye yığıldı.
Tomris fırsatı kaçırmadı. Yalpalayarak ayağa kalktı ve ormana doğru koşmaya başladı. Adımları karların üzerinde iz bırakıyor, nefesi buhar olup havaya karışıyordu. Bilinci bulanık olsa da hayatta kalma dürtüsü onu ileriye sürüklüyordu.
Tam o anda beyaz saçlı adamın sesi uğultuyu yararak yükseldi:
“Kız burada… Alın onu!”
Bağırış bir anda ortalığı doldurdu. Kurtların ulumaları ve büyücülerin fısıltıları bu emirle birleşti. Tomris’in kalbi hızla çarpıyordu; arkasında kaos büyürken, o sadece ileriye koşuyordu.
Bir süre sonra sesler geride kaldı. Ormanın derinliklerine doğru ilerledikçe, karanlık ve sessizlik onu sardı. Ay ışığı dalların arasından süzülüyor, karların üzerinde solgun bir parıltı bırakıyordu. Tomris’in adımları ağırlaştı, dizleri titredi. Sonunda karların içine yığıldı. Nefes nefeseydi, göğsü hızla inip kalkıyordu.
Başını kaldırmaya çalıştı, ama karların serinliği yüzünü uyuşturuyordu. O an garip bir şey fark etti: karlar giderek ısınıyordu. Sanki buzun altından bir sıcaklık yükseliyor, bedenine yayılıyordu. Tomris şaşkınlıkla elini karların üzerine koydu; soğuk değil, hafif bir sıcaklık hissetti.
Zihninde anne ve babasının yüzleri belirdi. Annesinin mavi gözleri, babasının sert bakışları… Onların dünyaya inişini, kendisini korumak için verdikleri mücadeleyi düşledi. İçinde bir merak ve özlem yükseldi. Onlar şimdi neredeydi? Ne olmuştu?
Tomris’in gözleri dolmadı, ağlamadı. Ama kalbinin derinliklerinde bir sızı vardı. O sızı, hem korkunun hem de özlemin birleşimiydi. Karların sıcaklığıyla birlikte zihninde yankılanan tek düşünce vardı: Burası neresiydi? Ve annesiyle babası neredeydi?
Ormanın sessizliğinde, Tomris’in nefesi yavaşladı. Gözlerini kapattı, ama zihni hâlâ uyanıktı. Karanlığın içinde, kaderinin adımlarını duyar gibiydi.
Bir süre sonra ayak seslerinin yaklaştığını fark etti. Panikle gözlerini kapadı, bedenini gevşetti. Baygınmış gibi yaparak karların soğukluğuna teslim oldu.
Ayak sesleri daha da yakınlaştı. Beyaz saçlı adam, ağır adımlarla genç kadının yanına geldi. Eğildi, onu kucaklamak üzereydi. Tam o anda Tomris gözlerini açtı, bütün gücünü toplayarak ayağını adamın suratına savurdu. Sert bir tekme yüzüne çarptığında adam geriye sendeledi. Kanlı ve parçalanmış kıyafetleriyle karların üzerine düşerken acıyla bağırdı:
“Siktir, acıdı!”
Tomris hızla ayağa kalktı, nefesi buhar olup havaya karışıyordu. Koşmaya başladı, ama kaçamayacağını biliyordu. Bir an durdu, kenardan aldığı taşı havaya kaldırdı. Gözleri öfkeyle parlıyordu.
“Yaklaşma… Öldürürüm seni!” diye haykırdı.
Beyaz saçlı adam pisçe gülümsedi. “Seni kurtarmaya geldim.” Tomris kaşlarını çattı, nefesi hızlanmıştı. “Üzeri kanlı ve parçalanmış olan sensin. Ben sadece kendimi koruyorum.” Adam birkaç adım attı, karların üzerinde iz bırakarak ona yaklaştı.
“Adım Demir… Demir Marceus Kağan. Eminim aklında çok soru vardır. Ailenin nerede olduğu gibi…”
Tomris’in gözleri büyüdü. Bu adamın Türkçe konuşması onu şaşırtmıştı, ama asıl kaşlarını çatmasına sebep olan şey ailesi hakkında geçen sözlerdi. Bu adam bunları nereden biliyordu? Gerçekten kurtulmasına sebep olmuş muydu? Ona güvenebilir miydi?
Demir genç kadına elini uzattı.
“Ne kadar yüce bir kana sahip olursan ol, dönüşmediğin sürece bu soğukta donarsın. Özellikle bu kıyafetlerle.”
Tomris gözlerini bedenine çevirdi. Üzerinde sadece koşu ayakkabıları, taytı ve kazağı vardı. Bu kıyafetlerle karların ortasında uzun süre dayanamayacağını biliyordu. Gözleri yeniden Demir’in koyu yeşil gözlerine takıldı. Uzun süre inceledi, sonra dişlerini sıktı.
“Sana güvenmiyorum.” dedi. Adam güldü, sesi karların sessizliğinde yankılandı.
“Ben de sana güvenmiyorum. Ama başka şansımız yok, değil mi?” Tomris taşı yere bıraktı, nefesini kontrol etmeye çalıştı. Yavaşça adama yaklaştı. “Önden ilerle.” dedi.
Demir kaşlarını çatsa da kabul etti. Omuzlarını dikleştirdi, karların üzerinde ağır adımlarla öne doğru yürümeye başladı. Tomris ise arkasında, gözleri tetikte, zihni sorularla dolu halde onu takip etti.
Ormanın sessizliği ikisini sardı. Ay ışığı dalların arasından süzülüyor, karların üzerinde solgun bir parıltı bırakıyordu. Tomris’in zihninde tek bir düşünce yankılanıyordu: Bu adam bana düşman mı, yoksa kaderimin bir parçası mı? Ailemi nasıl biliyor?
Tomris, Demir’in hemen arkasında ilerliyordu. Ay ışığı karların üzerinde solgun bir parıltı bırakırken, gözleri yerdeki kanlı izlere takılıyordu. Karın beyazı ile kanın kırmızısı birbirine karışmış, siyaha dönmüş lekeler sanki kaderin mühürleri gibiydi.
Birden üzeri kanlı bir adam Demir’e yaklaştı. Yorgun ama dimdikti. Başını eğerek konuştu:
“Alfa… Faxon kaçtı.”
Tomris’in nefesi kesildi. Faxon… O isim zihninde yankılandı. Zincirler, büyü, kaos… Hepsinin merkezinde o vardı. İçinde bir ürperti yükseldi; Faxon’un sadece bir düşman değil, en büyük düşman olduğunu anladı. Onu zincirleyen, gücünü isteyen oydu.
Gözleri Demir’in sırtına dikildi. Sesindeki öfke ve merak birbirine karışmıştı:
“Faxon beni istiyor… değil mi? Zincirler, büyü… Hepsi benim için.”
Demir başını hafifçe çevirdi, koyu yeşil gözleri karla karışmış kana takılıydı. “Faxon güçlüyüdür. Sürülerin arasında en tehlikeli olanlardan biri. Seni zincirlemeleri tesadüf değil. Senin kanın… onun istediği şey.”
Tomris’in kalbi hızla çarptı. İçinde hem korku hem öfke yükseldi. Faxon kaçmıştı, ama geride bıraktığı kanlı izler Tomris’in kaderine işaret ediyordu. O an anladı: Faxon sadece bir alfa değil, onun hayatını ve mirasını hedef alan en büyük düşmandı.
"Ailem onun elinde değil mi?" diye sordu Tomris, içindeki merak ve korku onu yiyordu. Demir tamamen Tomris'e döndü. Genç kadını baştan aşağı süzdü, onu ezberliyor muydu?yoksa onda özel olanı... Gücü mü görmek istiyordu? Tomris kaşlarını sertçe çattı, bu Demir'i gülümsetti. Tomris daha sert kaşlarını çatmış ve öfkeyle "Komik olan ne? Sana bir soru sordum." dedi. Demir de kaşlarını çatınca yanlarındaki adam hızla uzaklaştı. Ortalık anlık olarak sessizleşti, sanki herkes bu ikilinden çıkacak krizden korkar gibi uzaklaştı.
Demir, Tomris'e doğru bir adım attı. Tomris geri gitmek istedi ama geri gitmeyi, boğun eğmeyi reddetti. Demir'e doğru bir adım attı. "Henüz kurt formuma dönüşmemiş olabilirim ancak bu dövüşemeyeceğim anlamına gelmiyor. Senden ya da diğer hiç bir şeyden korkmuyorum." dedi. Demir alaycı bir tavırla Tomris'e doğru eğildi, "Korksan iyi olur. Zira korkmayan herkesin sonu ölüm oluyor." dedi. Tomris yerdeki bedenlere baktı. Yüzüne pis bir gülümseme yerleştirdi. "Dene ve gör." dedi. Ardından Demirden uzaklaşarak yere devrilmiş olan ahşap arabaya yaklaştı. Buradaki her şey eski usül gibiydi, sanki bir anda tarihin karanlık çağlarına dönmüştü. Burası gotik ve cahil insanların inançlarıyla kaynayan bir yer miydi? Yoksa gerçekliğin kendi miydi?
Demir, Tomris'te anlam veremediği bir cesaret görüyordu, lakin bunun cahil cesaretimi yoksa gücün cesaretimi olduğundan emin değildi.
Genç adam sürüsüne yaklaştı, "Hazırlanın kaleye dönüyoruz." dedi. Tomris meraklı gözlerle Demir'e baktı. Ne olacağını ve neler döndüğünü merak ediyordu. Ailesini bulmalıydı. Demir'e yaklaştığında genç adam ne diyeceğini tahmin etmişti. "Kaleme dönüyoruz, sende geleceksin. Temizlenip dinlendikten sonra aileni bulmana yardım edeceğim." dedi. Tomris şaşırmıştı, düşman olarak gördüğü bu adam ona neden yardım edecekti? "Neden bana yardım ediyorsun?" dedi genç kadın.
Demir "Nexus'tasın. Dönüşümüne kaç ay kaldı ya da gün? Seni ya da aileni boşuna kaçırmadılar. Bu evrenin en güçlü kurt kanına sahipsin, en güçlü beyaz cadının kızısın. Seni öldürmek, kanını içmek isteyen ve hatta sana sahip olmak isteyen o kadar çok yaratık var ki... Sana yardım ediyorum çünkü sevdiklerimin kaderi senin elinde, bu evrenin kaderi sensin Tomris." dedi.
Tomris sırtındaki yükün arttığını hissetti. Gözleri yerdeki süzülen kana bakarken Demir konuşmaya devam etti. "Artık buradasın... Her an biri sana saldırabilir, damarlarındaki o kanı almak için her şeyi yapar. Senin doğumun Nexus'un büyük kaosu... Bu evrenin ilerlemesi için ailen büyük güçlerdi, ancak onlar senin için güçleri dahil her şeylerinden vazgeçti. Sen kendin dahil, ailenin sürüsü ve cadılarıyla da savaşmak zorundasın. Herkes seni suçlayacak, hatta ailenden intikam almak isteyen kurtlar ve cadılar var. Dünyada sana ne anlattılar bilmiyorum..."
Tomris kızaran gözlerine rağmen ağlamadı, başını kaldırıp konuşan adama baktı. "Ama Nexus intikam istiyor, ve bundan kurtuluş yok." dedi. Tomris tüm bu yükün altında yıkılmak istedi, zihninde kopan fırtına durdurulamaz gibiydi. Demir'e doğru sendeleyen bir adım attı. Sesi başta gür çıkarken birden kısıldı, "Ben bunları kaldırabilirim..."
Genç kadının gözleri yavaşça kapandı, kara düşeceği sırada Demir onu yakalamıştı. Hemen arkadaki çamlıktan süzülen üç gölge Demir'in etrafında süzülüp konuşmaya başladı.
"Çok üzerine gittin."
"Tüm bunları bir anda anlatmamalıydın."
"Yüklerini arttırdın Alfa."
Üç gölge süzüldükten sonra sırayla Demir'in bedenine çarptılar. Kolunda bir yılan dövmesi oluştu, boynunda büyük bir kuzgun ve sırtında kocaman bir kurt. Demir kollarındaki baygın Tomris'le sürüsüne doğru ilerledi... Her şey daha yeni başlıyordu.