Son dersin zili çalmadan hemen önceki o uzun, rehavet dolu teneffüste 12-A sınıfının pencere kenarı okulun en sakin köşesi haline gelmişti.
Mina elindeki fizik testinin son sorusunu çözerken, Boran hemen yanındaki sırada dirseğini masaya dayamış, başını hafifçe yana eğerek kızın kâğıda eğilen saçlarını izliyordu. Pamir arkada Koral’ın masaya çizdiği saçma şekilleri silmeye çalışıyor, Saran ise pencere pervazına yaslanmış, cebindeki gümüş çakmağını sessizce parmaklarında çeviriyordu.
Mina omzunu hafifçe esnetip kalemi bıraktı. Gözlerini dinlendirmek için başını bahçeye, demir giriş kapısına doğru çevirdi.
Okulun geniş bahçesine yabancı, koyu gri bir aile arabası yanaşmıştı. Güvenlik kulübesinin yanındaki kapı açıldığında, arabadan ilk olarak uzun boylu, geniş omuzlu, üzerinde deri ceket olan yirmili yaşlarının başında bir genç indi. Hemen ardından yolcu kapısından ellili yaşlarında, zarif giyimli, saçları hafif kırlaşmış bir kadın çıktı; endişeli gözlerle ana binanın pencerelerini taramaya başladı.
Mina’nın gözleri o gence kilitlendiği anda nefesi göğsünde tıkandı.
Kalemi sıranın üzerinden kayıp yere yuvarlandı. Göz bebekleri inanamıyormuş gibi fal taşı gibi açıldı; elleri istemsizce dudaklarına gitti.
"Alp..." diye fısıldadı Mina. Sesi öylesine tiz ve şok doluydu ki sınıftaki dört kafa aynı anda ona döndü. "Halam..."
Yıllarca babasının tehditleriyle, kavgalarıyla kapı dışarı edilen, eve adım atması yasaklanan, telefonları zorla engellenen canından bir parça... Çocukluğunun tek sığınağı olan hala oğlu Alp ve ona her zaman anne şefkatiyle sarılmak isteyen halası bahçedeydi. Babasının şehirden silindiğini, kızın nihayet güvende olduğunu öğrenir öğrenmez soluğu burada almışlardı.
Mina tek bir saniye bile düşünmedi.
Çantasını, kitaplarını, sıradaki Boran’ı tamamen unuttu. Sandalyesini öyle bir hızla geriye itti ki metal ayaklar parkede keskin bir çığlık kopardı. Kapıya doğru koştu. Sınıftan bir rüzgâr gibi fırlayıp koridorun mermerlerinde merdivenlere doğru deli gibi koşmaya başladı.
"Mina?!"
Boran sıradan bir yay gibi fırladı. Refleks olarak pencereye yapıştı; Saran çakmağını tek bir hamlede cebine kilitledi, Koral ve Pamir de anında camın kenarına yığıldı.
Bahçeye baktıklarında gördükleri manzara, dördünün de beynine kaynar sular döktü.
Mina ana binanın döner kapısından fırlamış, bahçedeki çakılları eze eze o yabancı gence doğru koşuyordu.
Yabancı genç çocuk kollarını iki yana açmıştı; Mina son adımlarında adeta havaya sıçrayarak o çocuğun boynuna atıldı. İki kolunu birden gencin boynuna sımsıkı doladı, yüzünü çocuğun omzuna gömdü. Genç adam Mina’yı belinden kavrayıp havaya kaldırdı, etrafında döndürdü ve sırtını sıvazlayarak kızı göğsüne bastırdı. Mina’nın sevinçten ağladığı, çocuğun da başını kızın saçlarına gömüp kokladığı yukarıdan apaçık görünüyordu. Hemen yanlarında duran kadın da iki eliyle yüzünü kapatmış, gözyaşları içinde ikisine sarılmak için kollarını uzatıyordu.
Pencerenin ardındaki hava tek bir anda sıfırın altına indi.
Boran Karadağ’ın parmakları pencere pervazındaki ahşaba öyle bir güçle gömüldü ki tırnak dipleri beyazladı. Boynundaki şah damarı bir urgan gibi fırladı; gözleri kandan farksız, alev alev yanan vahşi bir karanlığa büründü.
Günlerdir tek bir parmağı incinmesin diye canını ortaya koyduğu, yüzüne dokunmaya bile kıyamadığı kız... Şimdi bahçenin ortasında, bütün okulun gözü önünde yabancı bir adamın kollarında sarmaş dolaştı. O göğse sığınışı, o adamın belini tutuşu Boran’ın göğsünün tam ortasına kızgın bir demir sapladı. İçinde patlayan o zehirli, kör kıskançlık; dağ evindeki adamın küfürlerinden bile daha yıkıcı bir öfkeyi tetikledi.
"Kim lan o?!" diye hırladı Boran. Sesi bir insanın değil, avı elinden alınmak üzere olan bir yırtıcının hırıltısı gibiydi.
Koral’ın çenesi kaskatı kesilmişti; devasa yumruklarını öyle bir sıktı ki parmak eklemleri çatırdadı. "O herif o elleri nereden buluyor lan?! Kızın beline sarılmış herife bak!"
Pamir’in yüzündeki o neşeli, şakacı ifadeden eser kalmamıştı. Askıdaki omzunu unutup öne doğru eğildi, gözlerini kısıp bahçedeki sarılmaya baktı; dudaklarının kenarı tehlikeli bir öfkeyle gerildi. "Mina hayatında kimseye öyle sarılmadı... Kim bu herif?!"
Saran camın arkasında tek bir kelime bile etmedi ama gözlerindeki o buz gibi ölümcül pırıltı her şeyi anlatıyordu. Gümüş çakmağını cebinden tekrar çıkardı, avucunun içinde öyle bir sıktı ki metalin köşeleri etine battı.
Boran pencereden tek bir adım geri çekildi. Ceketini savurarak kapıya yöneldi.
"İnin aşağı," dedi Boran, sesi okulun temellerini sarsacak kadar boğuk ve öldürücüydü. "O herifin o kollarını tek tek kırmadan önce kim olduğunu kendi ağzıyla söylesin."