Bazı insanların hayatında pazartesi sabahları yeni bir başlangıçtır.
Benim hayatımda ise pazartesi sabahları, alarmı kapatıp tavana bakarak “Bugün okula gitmesem ne olur?” diye düşündüğüm ve ardından devamsızlığımın gelecekteki hayatımı mahvedeceğini hatırlayıp yataktan kalktığım günlerdi.
Yani romantik bir başlangıç beklemeyin.
Ben Naz.
On yedi yaşındayım, on ikinci sınıftayım ve yaklaşık üç yıldır aynı çocuğa karşı, bilimsel olarak açıklanamayan derecede saçma bir hoşlantım var.
Hakan.
Evet.
Hakan.
Adını bile söylerken içimdeki bütün organlar toplu istifa dilekçesi veriyor.
Üstelik çocuk benim sınıf arkadaşım.
Daha kötüsü?
En yakın arkadaşlarım da bunu biliyor.
En ama en kötüsü?
Hakan da galiba bir şeylerin farkında.
Ama kendisi bu konuda konuşmayı, benimle göz göze gelmekten bile daha tehlikeli buluyor.
“Yine mi geç kaldın?”
Kapıyı açar açmaz Melek'in sesini duydum.
“Geç kalmadım.”
Saatine baktı.
“Derse iki dakika var.”
“İşte. Teknik olarak hâlâ vaktim var.”
Melek gözlerini devirdi.
Ben de çantamı sıranın yanına bırakırken ayağım sandalyenin ayağına takıldı.
Tak.
Dizim sıraya çarptı.
Sınıf bir anda sustu.
Mustafa kahkahayı patlattı.
“Daha sabahın ilk beş dakikasında kendini yaraladın.”
“Ben iyiyim.”
Hakan'ın bulunduğu tarafa baktım.
Bana bakıyordu.
Gülümsedi.
Kısacık.
O kadar kısa ki belki de beynim uydurmuştu.
Ama ben o gülümsemeyi üç yıl boyunca ezberlemiş bir insandım.
“Gülme,” dedim.
“Gülmüyorum.”
“Gülüyorsun.”
“Sen düştün.”
“Düşmedim.”
Mustafa araya girdi.
“Sandalyeye dizinle kafa attın Naz.”
“Mustafa, sen benim çocukluk arkadaşım değil misin?”
“Evet.”
“Beni savunman gerekmiyor mu?”
“Gerçekler acıdır.”
Melek yanımda kıkırdadı.
Tam ona dönüp bir şey söyleyecektim ki sınıfa öğretmen girdi.
Herkes yerine geçti.
Ben de oturdum.
Hakan birkaç sıra önümdeydi.
Ve ben, ders boyunca matematik yerine onun ensesine bakmamaya çalıştım.
Başarılı olduğumu söyleyemem.
Öğle arasında her zamanki gibi beşimiz kantine indik.
Melek ve Sarp yan yana yürüyordu.
Ben Mustafa'yla atışıyordum.
Hakan ise birkaç adım önden gidiyordu.
“Bugün neden bu kadar sessizsin?” diye sordu Melek.
“Ben mi?”
“Evet.”
“Düşünüyorum.”
Mustafa kahkaha attı.
“Tehlikeli.”
“Ne düşünebilirim acaba?”
“Senin kapasiteni aşan bir şey olmasın da.”
“Mustafa.”
“Efendim?”
“Çocukluk arkadaşlığımızı bitiriyorum.”
“Üç gün sonra barışırsın.”
Haklıydı.
Ben küsmeyi beceremiyordum.
Tam kantine girecekken Hakan dönüp bize baktı.
“Geliyor musunuz?”
Melek hemen Sarp'la hızlandı.
Mustafa beni itti.
“Git.”
“Nereye?”
“Çocuğun yanına.”
“Ne çocuğu?”
“Hakan.”
“Benim ne işim var Hakan'ın yanında?”
Mustafa kaşlarını kaldırdı.
“Üç yıldır âşıksın.”
“Bağırmasana!”
Hakan arkasını döndü.
Mustafa sırıttı.
“Duymadı.”
“Umarım.”
Hakan birkaç saniye bana baktı.
Sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Bir şey mi söylediniz?”
“Hayır,” dedim hemen.
Mustafa:
“Evet.”
“Mustafa!”
Hakan güldü.
“İkiniz hiç değişmeyeceksiniz.”
Ben de gülümsemeye çalıştım. İşte o an, birkaç saniyeliğine her şey normaldi.
Ta ki sınıfa yeni gelen kız yanımıza gelene kadar.
Adı Duru'ydu.
İlk günlerden beri Hakan'a ilgisi olduğunu anlamamak için gerçekten çok çaba sarf etmek gerekiyordu.
Ve pazartesi günü öğretmen yer değişikliği yapınca, şans eseri Hakan'ın yanındaki boş sıraya oturdu.
Benim için dünyanın sonu değildi.
Tabii içimde küçük bir kıyamet kopmadıysa.
Duru bütün ders boyunca Hakan'la konuşmaya çalıştı. Hakan kısa cevaplar verdi.
“Kalemin var mı?”
“Var.”
“Bana verir misin?”
“Al.”
“Sen hangi müziği seviyorsun?”
“Değişiyor.”
“Hafta sonu ne yaptın?”
“Evdeydim.”
Bir insan nasıl bu kadar az kelimeyle konuşabilir? Ben olsam karşımdaki insanın soy ağacını çıkarırdım.
Ders bitince Melek yanıma geldi.
“Rahatsız oldun mu?”
“Hayır.”
“Yalan.”
“Biraz.”
“Çok mu?”
“Biraz.”
“Yüzünden belli.”
“Yüzümün de mi ihaneti başladı?”
Melek güldü.
Tam o sırada Duru yanıma geldi.
“Naz, değil mi?”
“Evet.”
“Bir şey söyleyeceğim.”
“Tabii.”
“Hakan senden nefret ediyor.”
...
Beynim o an kısa süreliğine kapandı. Anlamadım kar tanesi?
“Ne?”
“Yanlış anlama ama bugün bana senden bahsetti.”
“Ne dedi?”
Duru omuz silkti.
“Senin çok sinir bozucu olduğunu söyledi.”
Melek hemen araya girdi.
“Bunu Hakan mı söyledi?”
“Evet.”
Duru arkasını dönüp gitti.
Ben öylece kaldım.
Melek bana baktı.
“Naz…”
“Bir şey söyleme.”
“Ama—”
“Gerçekten bir şey söyleme.”
Gülmeye çalıştım.
Olmadı.
“Üç yıl,” dedim sessizce. “Üç yıldır salak gibi hoşlanıyorum.”
Melek elimi tuttu.
“Belki doğru değildir.”
“Ya doğruysa?”
Cevap vermedi.
Ben de o gün ilk kez Hakan'a bakmadım.
Salı.
Çarşamba.
Aynı şey.
Okula geldim, derslere girdim, güldüm, Melek'e “iyiyim” dedim. Mustafa beni güldürmeye çalıştı. Sarp birkaç kez Hakan'a bakıp bir şeyler sordu.
Hakan ise sürekli bana bakıyordu.
Ama ben ona bakmadım.
Çünkü insan, kendisini istemeyen birine hâlâ umut bağlamak istemez.
Çarşamba akşamı telefonuma Melek'ten mesaj geldi.
Melos Askım: Hâlâ üzgün müsün?
Ben: Hayır.
Melos Askım: Yalan.
Ben: Evet.
Melos Askım: Hakan bütün gün sana bakıyordu.
Ben: Umurumda değil.
Melos Askım: Bence umurunda.
Ben: Biraz.
Telefonu kapattım.
Sonra tekrar açtım.
Hakan'ın profiline girdim.
Sonra hemen çıktım.
“Ben gerçekten aptalım,” dedim kendi kendime. Çocukta haklı, kim benim gibi birini severki?
Orta boylarda, kumral, yeşil gözlü, sıska bir kızdım. Herşeye inat ediyor, susmak bilmiyordum. Yersiz gülüyor, herşeye ağlayan mızmız bir kızdım işte.
Telefonumu yüzüstü yatağa bıraktım. Ve kendimi uyumaya zorladım..
---
Perşembe
Okulun havası garipti. Bunu ilk derste fark ettim. Koridorlar normalden sessizdi. Normalde seslerini tüm mahalleye duyuran sınıflarda şimdi tık yoktu.
Öğretmenler birbirleriyle sürekli konuşuyor, bazıları telefonlarına bakıyor, sonra hızlıca başka bir yere gidiyor, oraya buraya koşuşturuyordu.
Melek yanıma yaklaştı.
“Bir şeyler oluyor.”
“Ben de fark ettim.”
Sarp yine aynı alaycı tavrıyla yanımıza geldi. “Bence bir şey yoktur.” Mustafa arkasından “Bu okulda hiçbir zaman 'bir şey yoktur' diye başlayan cümle iyi bitmedi.”
Hakan hiçbir şey söylemedi.
Sonra okulun hoparlöründen cızırtılı bir ses geldi.
Herkes sustu.
Bir öğretmenin sesi duyuldu.
“Lütfen tüm öğrenciler sınıflarında kalsın. Telefonlarınıza gelen herhangi bir anonim çağrı ve mesajı etrafınızdaki en yakın öğretmene götürün ve telefonunuzu teslim edin. Anlayışınız için teşekkürler."
Bir saniye sessizlik oldu.
Sonra koridordan bir çığlık yükseldi. Herkes kapıya doğru yöneldi. Öğretmen kapıyı kapattı.
“Kimse dışarı çıkmayacak!”
Melek'in yüzü bembeyazdı.
“Ne oluyor?”
Kimse cevap vermedi.
Sonra bütün telefonlara aynı anda bir bildirim geldi.
Bilinmeyen Numara
Mesaj tek cümleydi:
“Okuldan çıkmaya çalışmayın.”
Bir saniye sonra ikinci mesaj geldi.
“İçinizden biri sıradaki kişi olacak.”
Sınıfta bu zamana kadar neredeyse sesini hiç duymadığımız kız Kübra bir anda çığlık atıp telefonunu fırlattı. "Biri telefonumu ele geçirmiş mesaj atıyor!"
Teknoloji cahilimisin kanka o mesajlar bizede geliyor?
E tabi Kübra'nın gelen mesajlardan daha ürkütücü olan çığlığı tüm sınıfıta haklı bir panik başlattı.
Telefonlar çalmaya, öğrenciler ağlamaya başladı.
Ben ekrana bakakaldım.
Sonra biri elimi tuttu.
Hakan.
Parmakları benimkilerin arasına geçti.
Bana baktı.
“Yanımdan ayrılma.”
Kalbim o kadar hızlı çarptı ki, bu durum için gerçekten yanlış bir zaman seçmişti.
“Hakan…”
“Ne?”
“Sen… benden nefret ediyordun ya?”
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Ne?”
Tam cevap verecekken telefonum titredi.
Yeni bir mesaj.
Bu kez yalnızca bana gelmişti.
Ekranı açtım.
Bilinmeyen Numara: Sıradaki sensin, Naz..
Başımı kaldırdım. Koridorun diğer ucuna baktım. Kimse yoktu.
Telefon tekrar titredi.
Bilinmeyen Numara: Hakan'ın elini bırak.
Hakan mesajı görmüştü. Yüzündeki bütün ifade silindi. Kaç senedir tanıdığım çocuk bir anda hiç tanımadığım birine dönüştü sanki.
“Bunu kim gönderdi?”
Ben cevap veremedim. Ne diyim, bilsem zaten öğretmene söylerim.
Ekranı kapanan telefonum elimde tekrar titredi. Titreyen ellerimle kilidi açtım
Bilinmeyen Numara: Yoksa alırım onu senden
Hakan telefonumu elimden aldı.
Mustafa ve Sarp yanımıza geldi.
Melek ise bana sarıldı.
Ve ben o an anladım.
Bu okulda yaşanan şey her neyse birisi bizi izliyordu. Çok yakından.
Ve nedense…
Beni seçmişti.


