İçeriğe geç

Gölgedeki Yüz

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Gölgedeki Yüz

Bölüm 1

GİRİŞ

Dışarıda kar hızla yağıyordu. Sokak lambalarının titrek ışığında, ince taneler birbirine karışarak sessizce düşüyordu. Kar, toprağa ve binalara yavaşça beyaz bir örtü seriyordu. Mutfağa giderken pencereden dışarı baktım. Soğuk, evin içine kadar sızıyormuş gibi hissettim. Bir ölü kış günüydü, zaman durmuş gibi. Filtre kahveyi makineye koyarken elim hafifçe titredi. Üşüdüğüm için mi yoksa başka bir şeyden mi emin değildim. Fincanı alıp camın karşısındaki koltuğa oturdum. Kar yağışını izlerken kahvemden bir yudum aldım. Dışarıdaki sessizlik, içimdeki boşluğu daha da büyütüyordu. Aklıma birden o geldi. Ellerim farkında olmadan fincanı sıktı. Trafik kazası... Hâlâ hatırlıyordum. O son bakışını, o son gülümsemesini… Soğuk bir morg odasında, teni artık sıcak olmayan sevdiğim kadını görmek. Derin bir nefes aldım. Yıllar geçse de unutulmuyordu. Kahvemi bitirip bardağı sehpaya bıraktım. Yatağa geri dönmek istedim ama uyuyamayacağımı biliyordum. Banyoya gidip aynaya baktım. Yorgun, solgun bir yüz. Yılların üzerime yüklediği davalar, çözülmeyen cinayetler ve geçmişin gölgeleri… Gözlerimin altındaki morluklar, gecelerin uykusuz geçtiğini kanıtlıyordu. Yüzümü yıkayıp havluyla kuruladıktan sonra çalışma odama geçtim. Masanın üzeri dosyalarla doluydu. Çoğu faili meçhul cinayetler. Katillerini bulamadığımız insanlar, yarım kalmış hayatlar… Kaç tanesi hâlâ birinin rüyalarına giriyor, kaç tanesi unutulup gitti? Telefon aniden çaldı. Sessiz evde yankılanan ses içimi titretti. Gözlerimi kırpıştırarak vestiyerdeki telefonuma baktım. Ekranda amirin adı yazıyordu. Bir an içimde garip bir his belirdi. Hissediyordum. Kötü bir şey olmuştu. Telefonu açtım. "Başkomiser, bir cinayet vakası var. Hemen gelmen gerekiyor. Konumu gönderiyorum." Sesi ciddiydi. Hemen arkasında sirenlerin sesi duyuluyordu. Beni bekleyen başka bir ölüm vardı. Arabanın farları karlı yolda ilerlerken içimde garip bir his vardı. Bir şeyler eksik, bir şeyler yanlış. Ormanın girişine yaklaştığımda karanlığın içindeki kırmızı-mavi ışık huzmeleri havayı keskin bıçak gibi yarıyordu. Sirenler artık çalmıyordu, ama o sessizlik daha ürkütücüydü. Aracı yolun kenarına park edip motoru kapattım. Bir an direksiyonu sımsıkı tuttum. İçimde tanıdık bir soğukluk yayıldı. Arabadan inmeden önce dışarıya baktım. Karanlık orman. Çıplak ağaçlar, karla kaplı zemin... Havanın soğukluğu derinlere işliyor, her şey dondurucu bir sessizliğe bürünüyordu. Ve karın içindeki tek bir leke. Beyazlığın ortasında bir nokta, sanki bir iz bırakılmış gibiydi. Nefesimi yavaşça verip kapıyı açtım. Ayaklarım karın içine gömülürken etrafı inceleyen gözlerim her şeyin tuhaf bir şekilde bozulduğunu fark etti. Bir gariplik vardı. Her adımda karın verdiği hışırtı dışında hiçbir ses yoktu. Ellerimi cebime sokup ilerledim. Soğuk, iliklerime işliyordu. Olay yeri şeridinin arkasında birkaç polis memuru durmuş, konuşmadan bekliyordu. Çoğunun yüzünde tuhaf bir rahatsızlık vardı. Gözlerini bana yaklaştırınca gözlerindeki kaçırtma hareketi dikkatimi çekti. Cesedin olduğu yere vardığımda, midemde aniden bir yumruk sıkıldı. Genç bir kadın. Çırılçıplak. O soğuk, dondurucu ortamda bedeni bembeyaz karla örtülmeye çalışılmış ama vücudu hala tüm çıplaklığıyla oradaydı. Sol bacağı bilekten kesilmişti. Diğer ayağının topuğunda küçük, yuvarlak siyah bir nokta vardı. Bu nokta bir işaret mi? Kar, bedeninin etrafını örtmeye başlamıştı. Ölümünün üzerinden saatler geçmiş olmalıydı. Ama garip bir şey vardı. Kan. Kan olması gerekirdi. Fakat cesedin çevresinde neredeyse hiç yoktu. Sanki o bedenden her şeyin çekildiği hissi vardı. Gözlerimi kısıp etrafa baktım. Buraya sürüklenerek mi getirildi? Eğer öyleyse, o izler nerede? Midemde bir düğüm oluştu. Katil, burada iz bırakmamaya fazlasıyla dikkat etmişti. Başımı kaldırıp ormanın derinliklerine baktım. Karanlık, boş ve sessiz. Arkamda birinin yaklaştığını duydum. Amir yanımdaydı. Yüzü gergindi. "Maktulün adı Deniz Kaya, 21 yaşında. Cerrahpaşa'da tıp okuyormuş." Başımı salladım ama gözlerimi cesetten ayıramıyordum. "Kıyafetleri yok." diye devam etti amir. "Telefonu ve çantası da kayıp. Sadece kimliği var. Sanki birileri kim olduğunu bilmemizi istemiş gibi." Sesi sertleşti. "Katil çok dikkatli. Burada öldürülmediğini düşünüyorum. Hiç kan izi yok." Bunu ben de fark etmiştim. Ama aklım hâlâ o siyah noktadaydı. Yavaşça çömelip cesede daha yakından baktım. Parmak uçlarımı yaklaştırdım ama dokunmadım. Bu nokta... bir rastlantı olamayacak kadar belirgin. Ayağa kalkıp dişlerimi sıktım. "Bunu yapan tekrar yapacak, amirim." Karın altında ipucu ararken içimde tanımlayamadığım bir gerginlik vardı. Sanki katil, hâlâ bir yerlerden bizi izliyormuş gibi. Etrafı dikkatlice tararken bir an için bir şey gözüme çarptı. Bir ağacın dallarından birine takılmış, rüzgârla hafifçe savrulan koyu renkli bir kumaş parçası. İçim ürperdi. Bu tesadüf olamaz. Karın içine dizlerimi gömerek hafifçe doğruldum ve kumaşa daha yakından baktım. Esintiyle hafifçe dalgalanıyordu. Belki de biri buradan hızla geçmişti. Belki de katil. Etrafı bir kez daha süzdüm. Karda ayak izi yoktu. Dudaklarımı sıkıca bastırıp derin bir nefes aldım. Çok dikkatli çalışmış. "Doruk!" diye seslendim. Doruk hızlı adımlarla yanıma geldi. Uzun boyu ve iri yapısıyla bile, etrafındaki sessizliği bozmadan yürümeyi başarabiliyordu. Tam bir iz avcısıydı. "Başkomiserim?" Kumaşı işaret ettim. Eldivenlerini taktı, dikkatlice kumaşı tuttu ve yüzünü buruşturdu. "Kan lekesi yok. Ama hafif bir yırtık var. Sanki bir yere takılmış gibi." Etrafı inceledi. "Kumaş yeni değil, ama tamamen eski de sayılmaz. Üzerinde toprak izi yok, demek ki buraya yakın zamanda gelmiş." İçimde garip bir his vardı. "Bunu delil torbasına koy. Üzerinde DNA olup olmadığına bakalım." dedim. Doruk başını salladı ve hızlıca delil torbasını çıkarıp kumaşı içine yerleştirdi. Ama yüzünde pek umutlu bir ifade yoktu. "Eğer katil dikkatli çalıştıysa muhtemelen üzerinde işimize yarayacak bir şey bulamayız." Bunu ben de biliyordum. Ama yine de bir şeyler eksik gibiydi. Katil her şeyi bu kadar iyi planladıysa, kumaşı neden geride bıraktı? Bilinçli bir hata mıydı, yoksa kontrolü mü kaybetmişti? Karın üzerine baktım. Cesedin olduğu yere giden tek bir iz bile yoktu. Bu, katilin buraya nasıl geldiğini merak etmeme sebep olmuştu. Karakola vardığımda, doğrudan Doruk'un laboratuvarına yöneldim. İçeri girerken duyduğum tek şey, bilgisayar fanının hafif uğultusuydu. Doruk, mikroskop başında titizlikle çalışıyordu. "Bana iyi bir haberin var mı?" diye sordum, sesim hâlâ kesik ve gergindi. Başını kaldırmadan bana doğru bakarak, bir an duraksadı. "Baktım ama bir şey yok, başkomiserim." Kaşlarımı çattım. "Ne demek bir şey yok?" Doruk, eldivenli elleriyle delil torbasını alıp masanın üzerine koydu. İçinde cesede ait birkaç küçük parça vardı. "Üzerinde maktulün DNA'sı var ama hepsi o kadar. Katile ait hiçbir şey bulamadım." Bir an sessizlik oldu. Yavaşça kumaşa baktım. Koyu renkli, hafif yırtık, eskitilmiş bir kumaş parçasıydı. Belki bir monttan, belki bir şaldan kopmuştu. Ama işin garip tarafı, üzerinde katile ait tek bir iz bile olmamasıydı. "Bunun anlamı ne, Doruk?" Derin bir nefes aldı, belli ki çok düşündü. "Başkomiserim, eğer katilin DNA'sı yoksa bu iki şeyden birini gösterir.Ya çok dikkatli bir şekilde çalıştı ve geride hiçbir iz bırakmadı." Gözlerini bana dikti. "Ya da bu kumaşı bilerek bıraktı." İçimde bir ürperti hissettim. Eğer kumaş bilinçli olarak oraya bırakıldıysa, katil, bizim onu bulacağımızı biliyordu. Doruk, mikroskobun altındaki görüntüleri bilgisayar ekranına yansıttı. Kumaşın liflerine yakın plan bakınca, bazı ilginç detaylar ortaya çıkıyordu. "Bak şuraya." dedi ve ekrana yaklaştı. "Bu kumaşın kenarları düzensiz yırtılmış. Yani makasla ya da bıçakla kesilmemiş. Bir yere takılıp kopmuş gibi. Ama buradaki lifler sanki kopmadan önce esnemiş." "Yani?" dedim, sabırsızca. Doruk gözlerini kıstı. "Bu kumaş, bir giysi üzerinden zorla çekilip alınmış olabilir. Belki maktul katille boğuştuğu sırada eline geçirdi. Ama işin ilginç yanı şu: Kumaşın yüzeyinde herhangi bir cilt hücresi veya ter kalıntısı yok. Yani..." Gözlerim kısıldı. "Katil, bu kumaşı temizledi." Doruk başını salladı, gözlerinde anlam dolu bir ışık vardı. "Aynen öyle. Ya eldiven kullandı ya da bilinçli olarak temizleyip bıraktı. Her iki durumda da, bizim için kötü haber." Dişlerimi sıktım. Katil bizi zekâsıyla mı test ediyordu? Tam o sırada kapı tıkladı. İçeri Ufuk girdi. "Başkomiserim, maktulün kaldığı yurdun konumunu attım. Müdürle görüştüm, odasına bakmamıza izin verdiler." Gözlerimi ekrandaki kumaş görüntüsünden ayırmadan başımı salladım. "O zaman fazla vakit kaybetmeyelim. Katil temizlik konusunda iyi olabilir ama hepimiz biliyoruz ki hiçbir iz tamamen silinemez." Karakola döndüğümde içimde tuhaf bir ağırlık vardı. Büşra’nın otopsi odasında olduğunu biliyordum. Maktulü çıplak ve soğuk çelik masada görmek ne kadar alışsam da, her seferinde mideme bir taş oturuyordu. Laboratuvarın kapısını itip içeri girdim. Büşra, steril eldivenlerini giymiş, gözlerini mikroskoba dikmişti. Uzun koyu saçlarını topuz yapmış, her zamanki gibi odaklanmıştı. Sert, disiplinli ama işini kusursuz yapan biriydi. Başını kaldırıp bana baktı. "Tam zamanında geldin, başkomiserim." Derin bir nefes alıp masanın yanına yaklaştım. Deniz Kaya. 21 yaşında, tıp öğrencisi. Artık bir isimden fazlası değildi. Solgun teni, vücudundaki morluklar ve kesik izleri, onun son anlarını anlatan sessiz birer tanıktı. "Ne buldun, Büşra?" Büşra, cesedin üzerindeki ameliyat çizgilerini gösterdi. "Öncelikle ölüm sebebi hipotermi değil. Yani donarak ölmedi. Ölüm zamanı yaklaşık 24 saat önce. Öncesinde şiddet görmüş ama ölümcül olmayan darbeler almış." Kaşlarımı çattım. "Darbelere ne sebep olmuş? Kavga mı etmiş?" Büşra başını iki yana salladı. "Hayır. Darbe izleri düzensiz. Biri onu bilinçli olarak dövmemiş. Daha çok sürüklenmiş gibi." İçimdeki boşluk büyümeye başladı. "Yani canlıyken mi sürüklenmiş?" Büşra gözlerini kırpıştırdı. "Evet. Ellerinde ve dizlerinde sıyrıklar var. Çıplak olduğu için yaralar belirgin. Ama ölümünden hemen önce bir tür sedasyon uygulanmış. Yani baygındı." Dişlerimi sıktım. Katil, onu bilinci kapalı halde bir yere taşıdı. Ama neden? Büşra bir eldivenli parmağıyla cesedin sağ bacağını işaret etti. "Şimdi en ilginç kısma geliyorum. Sol bacak bilekten itibaren kesilmişti, bunu biliyoruz. Ama kesik çok temiz değil. Testere kullanılmış." Bir adım geri çekildim. "Testere mi?" Büşra, metal tepsinin üzerindeki kemiğin kesilmiş kısmını gösterdi. "Evet. Düzgün bir bıçak kesiği değil. Katil, testereyle kesmiş ama acele etmemiş. Bu, kesim sırasında maktulün baygın olduğunu gösteriyor. Ayrıca..." Durdum. "Ayrıca ne?" Büşra gözlerini bana dikti. "Kesik işlemi ölümden önce gerçekleşmiş." Kanım çekildi. Yani katil, onu canlıyken sakatlamıştı. Bir süre sessizlik oldu. Odanın soğuk ışıkları, ölü bedenin üzerini aydınlatırken içimde bir şeyler parçalandı. Bu sadece bir cinayet değildi. Bu, sadistçe planlanmış bir şeydi. Derin bir nefes aldım. "Peki, diğer ayağındaki siyah nokta? Ondan ne haber?" Büşra masadaki mikroskop görüntüsünü ekrana yansıttı. "İşte burası daha ilginç, başkomiserim. O siyah nokta mürekkep değil, yanık izi." Gözlerimi kıstım. "Yanık mı? Peki nasıl bir yanık?" Büşra ekrana daha yakından baktı. "Yuvarlak bir nesneyle yapılmış. Sanki biri sıcak bir metal parçasını topuğuna bastırmış gibi. Şu şekle bak. Bana bir damga gibi geliyor." İçimi sıkıntı bastı. Katil, maktulü işaretlemiş miydi? Büşra'nın sesi kararlı çıktı. "Bu, spontane bir yanık değil. Bilinçli olarak yapılmış. Ve başkomiserim bu iz, eski bir vakayla eşleşiyor olabilir." Başımı kaldırıp ona baktım. "Hangi vaka?" Büşra gözlerini kıstı. "Üç yıl önce kayıp olarak bildirilen, sonra cesedi ormanda bulunan bir kadın. Onda da aynı şekilde bir yanık izi vardı. Ve sol ayağı kesilmişti." Nefesim kesildi. Bu bir seri katildi. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Oy verip yorum yaparsanız çok sevinirim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.