İçeriğe geç

Gölge Varisi

Bölüm 1 · 44 dk okuma

Gölge Varisi

Bölüm 1

Gölge Varisi

1.Bölüm: Sükûnet Zamanı

Serin bir geceydi. Dar bir köşede gizlenmiş olan ıssız sokak, dehşet verici bir edayla sessizce gölgelere bürünmüştü. Hafifçe yağmur çiseliyor, yaşlı ağaçların yapraklarında usul usul süzülüyorlardı. O andaki tek ses bu hışırtılardı. Damlaların ıssız sokaktaki sessiz senfonisi. Ta ki hızla gelen adım seslerine kadar. “Fısıldıyorlar… Gece olunca fısıldıyorlar. Duvarların arkasında, karanlıkta. Ne diyorlar? Ne istiyorlar benden?” Sokakta küçük mırıltılar duyulmaya başladı. Hızlı hızlı yürüyen bir kadın. Kadının elini tutan bir gölge vardı. Küçük bir kız. Annesini usul usul izliyordu. Ama gözlerinden korkunun fışkırdığı belliydi. Kadının elleri titremeye başladı. “Sessiz olun… Hepiniz sessiz olun.” Kadının sesi git gide artıyordu. “Ne? Hayır yapmıyorum. Ama yapmalısın. Yapmalıyım.” Kadın kendini aniden yere atıp elleriyle saçlarını sımsıkı tuttu. “Sessiz olun sessiz olun sessiz olun sessiz olun.” Küçük kız annesini bu durumda görünce ağlamaya başladı ve kadın ona korkunç bir bakışla bağırmaya başladı. “Sessiz ol sessiz ol sessiz ol!” Gözleri adeta öfkeyle parlıyordu. Büyük bir hızla yerden kırık bir cam parçası alıp…

O küçük kız bu karanlık dünyada yalnız kalmıştı. Ağzından kanlar akıyordu. Ağlıyordu ağlıyordu ama kimsesizdi. Annesini çağırmak istiyordu ama artık “anne” kadar basit bir sözcüğü deme kabiliyeti elinden alınmıştı. Artık dilsiz olmuştu. Annesi gaddarca dilini kesip o sokaktan kaçmıştı. Küçük kız saatlerce ağladı. Olanların verdiği şok ve ağzındaki katlanılmaz acı onu boğuyordu. Çaresiz kız bitmeyen kan ve acıyı durdurmak için koştu. Herhangi bir insanı aradı ama bu yağmurlu gecede kimse dışarıdaymış gibi görünmüyordu. Daha çok ağlamaya başladı. Aniden arkasında bir figür belirdiğini hissetti. Küçük kız bu kişinin kim olduğunu umursamadan onun bacaklarına sarıldı ve dilsiz ağzıyla çıkartabildiği inlemelerle yardım istedi. Kızın şansına sıkıca tutunduğu kişi kraliyet muhafızı çıktı ve onu derhal saraya götürmek üzere yol aldı. Küçük kızın korkusu birisini bulmasıyla biraz sönmüştü. Ağzındaki acıyı düşünmemek için etrafına bakınmaya başladı. Artık o dar sokaktan çıkmış, daha şaşalı sokaklara girmişlerdi. Bu sokaklarda restoranlar, dükkanlar, çeşit çeşit mağazalar vardı ve içinden hafif müzik sesleri geliyordu. Aslında bu olaylar dışında Arkantia krallığında gayet sakin bir gündü. Saraya doğru yaklaştıkça küçük kız başını o gösterişli manzaraya çevirdi. Saray adeta parlıyordu. Duvarlarda altın kaplamalar doluydu. Sarayın giriş kapısında da altından ejderler vardı. Sonunda kızla muhafız içeri girdiler ve muhafız onu derhal sarayın şifacısına götürdü. Şifacı kanları temizleyip ağzına yeşil kremimsi bir sıvı sürdü. Tabii ki kesik dil ile ilgili bir şey yapmak mümkün değildi ama en azından acıyı dindirebilirlerdi. Tabii ki o sırada kral çoktan sarayına birisinin girdiğinin haberini almış ve yeni gelen misafiri huzuruna gelmesini istemişti. Kız, kendisini bulan muhafızla beraber kralın huzuruna gitmeye başladı. Yaralarıyla ilgilenilmesiyle küçük kızın saray halkına güveni artmıştı ama bir kralla karşı karşıya gelmek korkutucuydu. Uzun bir yürüyüşten sonra muhafız taht odasının kapılarını açtı ve küçük kız kralla göz göze geldi. Kral sarayın büyük salonunda ileri geri volta atıyordu. Geniş cübbesi etrafında dalgalanıyor, tacı her adımda hafifçe yana kayıyordu.

“Ah sonunda geldiniz! Az kalsın cübbemi kemirmeye başlıyacaktım.”

Muhafız ileri bir adım attı ve kraldan af diledi.

“Lütfen beni bağışlayın efendim ama kızın acilen tedavi edilmesi gereken yaraları vardı.”

Kral başını “tamam” anlamında yukarı aşağı salladı sonra tekrar endişeli haline geri döndü:

“Bu krallıkta kabiliyetli çocuklar bulmak ne kadar zor biliyor musun Sir Henry? Geçen sarayıma aldığım çocuklar beş para etmez çıktı. Eğer bu durum böyle devam ederse yan krallık Wyrenspire bizden daha ilerlemiş olacak!”

“Endişelenmeyin efendim her şey yolunda.”

“Her şey yolunda mı? Yolunda mı?”

Kral, kaşlarını çatıp ellerini havada salladı.

“Geçen sefer de böyle demiştin, ama sonuç? Ah, hayır, hiç hatırlatma!”

Muhafız umutlu bir bakışla kıza döndü:

“Lütfen kralım bana bir şans daha tanıyın. Bu çocukta potansiyel var.”

Kral, iç çekip muhafıza yorgun gözleriyle baktı:

“Peki Sir Henry sana ve bu kıza bir şans tanıyacağım. Onu hemen çalışma alanına götürün.”

Kral, dönüp tahtının yanındaki büyük aynanın önünde durup saçlarını düzeltmeye çalıştı.

Kız ile muhafız taht odasından çıkmak üzere döndüler. Arkadan kralın bağırışmaları duyuldu:

“Bu saçlar da ne böyle? Kraliyet berberi neredeydi? Tam bir felaket!”

Kız o sırada kendi kendine gülümsedi. İşte o andan itibaren ünlü Gölge Varisi olma yolu başladı.

2. Bölüm: Arayış

Bu korkunç kabustan yine kan ter içinde uyandım. Sekiz yıldır peşimi bırakmayan kabusumdu. Her gece aynı şeyi görüyor, o günü sürekli baştan yaşıyordum. Dilimin kökündeki acıyı dün gibi hatırlıyorum. Hangi insan kendi öz kızına yapardı bunu? Anne denen şahıs yapmıştı bunu bana. Sir Henry karşıma çıkmasaydı ben ne yapardım? Bu düşüncelerle yorganı yüzüme kapattım. Artık bu düşüncelerden, bu hislerden kurtulmak istiyordum. En azından geçinme sıkıntımın olmadığını düşünerek kendimi rahatlatmaya çalıştım. Kral için çalıştığımdan sarayda kalıyordum, saray halkından birisi sayılırdım. Saray halkı demişken onlarla pek bir sohbetim yoktu ama beni rahatsız etmedikleri için benim de pek umurumda değillerdi. Onlarla ilgili bir şikayetim yoktu sadece kralın sürtük oğlu ile bir türlü anlaşamıyordum. Anlaştığım tek kişi muhabirim ve tek arkadaşım olan Amaris Hunter'dı bu krallıkta. O benim gölgem, ayrılmaz parçalaralımdandı ve aynı zamanda tek arkadaşımdı. Bir görev sırasında tanışmıştık onunla. Benden bir yaş küçük ama oldukça çevik ve kurnaz bir kızdı. Neyse sabah sabah bunları düşünmek istemiyorum diye içimden geçirip yatağımdan kalktım. Hazırlanıp odamdan çıktığım gibi karşımda Sir Grant belirdi. Sir Grant kralın özel veziriydi. Uyku mahrumu gözlerle yüzüne bakıyor neler olduğunu almaya çalışıyordum. Uyanalı biraz olmuştu ama hala açılamamıştım. Gözlerimi ovalarak Sir Grant'a baktım. Bana yeni bir görev vereceği çatık kaşlarından belliydi. Alelalece konuşmaya girdi:

“Günaydın Onyx. Seni erkenden rahatsız ediyorum ama acilen halletmen gereken bir iş çıktı.”

Başımı yarım yamalak “tamam” anlamında sallayıp görevin detaylarını anlatmasını bekledim.

“Kraliyette aranan bir hırsız var. Eski kayıtlarına göre ufak tefek şeyler çalıyorken artık vergi toplayıcılarına saldırıp tüm hazineyi çalma gibi bir alışkanlık edinmiş. Onu derhal bulup halletme emri verildi.”

Görevi öğrenmemin ardından hemen ejderim Fireclaw’ı hazırlamaya başladım. Fireclaw’ın kaldığı odaya girdim. Ejderha, devasa kızıl kanatlarını hafifçe açmış, gözleri kapalı bir şekilde yatıyordu. Onu okşayarak uyandırıp biraz zaman geçirdim. Bazı günler beni tek anlayanın Fireclaw olduğunu düşünüyordum. Onu ilk görevimden başarılı bir şekilde döndüğümde kralın özel hediyesi olarak almıştım. Bu olay bundan yaklaşık beş yıl önce yani Amaris ile tanıştığım görevle aynı işti. O görevde bir kaçakçıyı bulmamız gerekiyordu. Ama normal bir kaçakçı değildi. Közüne kestirdiği çocukları kaçırır kendi çocuğu olarak büyütürdü. Bu adam Amaris'i ben bulmadan altı ay önce kaçırmış anlattığına göre. Yakaladıktan sonra öğrendiğimize göre tescilli deliymiş. Orda canını almamam emredilmişti çünkü sonradan öğrendiğime göre bir soylulun çocuğuymuş. Kısacası kıyak geçmek zorunda kaldım ama azılı bir suçlu olmadığından bu beni o kadar rahatsız etmemişti. İşte Fireclaw'la da bu şekilde tanışmıştım ve şu hayattaki iyiliklerimden birisi oldu. Ardından eyerini giydirip odanın geniş penceresinden uçarak çıktık. Fireclaw’ın geniş sırtında otururken, kızıl saçlarım havada süzülürken kendimi hiç bu kadar enerjik hissetmemiştim. Ejderhanın güçlü kanatları havayı yararken, gökyüzüne doğru yükseliyorlardı. Vergi dairesine doğru yol almadan önce Amaris'e haber uçurdum. Bilgi keşfi için ondan daha çok güvendiğim kimse yoktu. Vergi dairesi yolunda kısa bir sessizlik oldu. Bu sessiz anda az da olsa huzur bulmuştum. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan vergi dairesine ulaştık. Fireclaw’ı dışarıda bırakıp içeri girdim. İçerisi darmadağınık olmuştu ve insanlar panik içindeydi. Elimdeki boş not kağıdına “ne oldu” yazıp gördüğüm ilk çalışana uzattım. Endişeli duran çalışan önce bana değişik bir bakış attı. Muhtemelen neden konuşmak yerine kağıda yazdığımı merak ettiği içindir. Sonra kağıdı okuyup titrek bir sesle anlatmaya başladı:

“Geçen haftadan beri o lanet hırsız hep bizimle uğraşıyor, tüm topladığımız parayı alıp gidiyor. Her seferinde batı tarafındaki binaların oraya kaçıyor. Kraliyet görevlilerine kaç kez ihbar etmeme rağmen bir sonuç yok. Diğer gün tekrar peşimize takılıyor.”

Kafamı “teşekkür ederim” manasında sallayıp hemen batı tarafına koşmaya başladım. Daireden çıkarken Fireclaw’a iki kez vurarak şatoya uçması için sinyal verdim. Bu görevde gizlilik önemliydi. Devasa bir ejderle dar sokaklara girip halkı korkutmak pek de mantıklı sayılmazdı. Tüm hızımla koşmaya başladım. Kalbim sanki yerinden fırlayacak gibi küt küt atıyordu. Ardından gölgelerin arasına daldım. Bu hırsızın neden bana Gölge Varisi dediklerini gösterecektim. Koşarken siyah pelerinimin arkamda dalgalandığını, ayaklarımın toprağı yararcasına yere vurduklarını hissediyordum. İşte sevdiğin işi yapmak böyle bir his! Ama daha sevdiğim kısmına gelmemiştik. Suçluyu en büyük adalete ulaştırmak. Adaleti yargıçlar ya da kanun hiç bir zaman sağlayamamıştır. Asıl adalet herkesin en sonunda başına gelecek olan sonsuz uykudur. Evet, bahsettiğim bu durum ölümdü. Suçluların hak ettiği tek şey acı çekerek ölmeleridir. Güçsüz durumda olup birisinin sizin hayatınızı bitirmesine izin vermek kadar aşalayıcı bir durumun olmadığını düşünüyorum. Bu düşüncelerin verdiği enerjiyle koşmaya devam ettim.

3. Bölüm: Bin Parça Hain

Sonunda günlerdir özlemini çektiğim gün gelmişti. Birinin son nefesini verdiren kişi olmak bu hayata tutkuyla bağlanmamı sağlayan yegane şeylerden biriydi. Ama bu zevki yaşabilmek için önce kurbanımı bulmalıydım. Gölgelerim bana fısıldıyorlardı. Hırsız yakınlarda, çok yakınlardaydı. Peçemle yüzümü örttükten ve göz bandımı taktıktan sonra hazırdım. Şu an karşınızda ünlü Gölge Varisi duruyordu. Tek sorunum bir gözümü kapatmak zorunda kalmamdı çünkü ikisi de farklı renklerdeydiler. Ve bu da tanınmamı çok kolay kılardı. Gri olan sol tarafımı "canım annem (!)" tarafından bana armağan edilmişti. Sağ tarafım ise siyahın en koyu tonuydu onu da daha ben doğmadan önce trafik kazasında kaybettiğim babamdan...

Onu hiç görmemiş olmama rağmen içimde ona karşı hep bir özlem vardı. Keşke yaşasaydı da "baba" diyerek ona sarilabilseydim. İronik olan hala hayatta olsaydı bile malum sebeplerden konuşamıyordum da neyse. Bu yüzden hep sağ gözümü açık bırakıyordum. Bazen masum bir yanımın olduğunu bilmek beni rahatlatıyor, sakinleştiriyordu.

Issız sokaklardan geçtikten sonra muhabirimin yanına gittim. Yıllardır en zor zamanlarımda yardımıma koşuyordu. Sokaklardaki gözüm kulağımdı o. Bundan beş yıl önce tanışmıştım kendisiyle. Anlattığım gibi azılı bir suçlunun elinden son anda kurtarmıştım onu. O da bana yardıma adadı kendini. Onunla fakir mahallelerden birinin sokağında buluştuk. Arkamı duvara yasladım lakin buna pişman oldum çünkü yosun tutmuş duvar küf içindeydi. Buram buram fakirlik kokuyordu bu topraklar. Bir zamanlar ben de buna benzer bir yerde yaşıyordum ta ki terk edilene kadar. Duvarda bir silüet belirdi. Birisi yaklaşıyordu. Yüzüme bir gülümseme yayıldı. Kim olduğunu anlamak için kafamı çevirmeme gerek bile yoktu. Adım seslerinden ve soluk alışverişinden bile tanıyabilirdim o kızı. Muhabirim, ajanım, gölgem ve aynı zamanda en yakın dostum olan Amaris Hunter'dı gelen.

Onunda ailesi trafik kazasında ölmüştü ve büyük annesi ile kalıyordu. Saraydan ona yiyecek ve para aşırırdım çoğu zaman. Her ne kadar istemez, ısrar etse de zorla verirdim. Emeğinin karşılığını niyetine derdim. Daha doğrusu yazardım. Benim için yanında her zaman kağıt kalem bulundurur, ihtiyaç halinde hızlıca bana verirdi. Ondan rica etmiştim hırsızı bulması için. O da 24 saat bile dolmadan bulmuştu. Baştan nasıl yaptığını anlamasam da sonradan anlattığına göre hırsız bunların iki yan binasında oturuyormuş ve çok kibirli birisiymiş duyduğuna göre. O da mahallede hava atarken duymuş ve direkt bana ulaştırmış.

Bu kıza hayrandım ya. Kahverengi at kuyruğundan çekip sıkı sıkı sarıldım

"O-Onyx n-nef-es al-a-mıy-o-oru-m." dedi nefes nefese.

Gülerek bıraktım onu. Yolu göster anlamında başımla işaret verdim. Yarım saatlik bir yürüme mesafesinde evine ulaştığımızda ilk kez evini gördüğümü fark ettim. Eski püsküydü evleri. Bazı yerleri dökülmüş, yıkılmıştı. Duvarlardaki boyalar sökülmüş parça parça yerlerde kalmıştı. Tamam, vahim bir durumda olduklarını biliyordum lakin bu kadarını beklemiyordum. Kendi kendime söz verdim. Bu iş bitince bedeli ne olursa olsun onları saraya aldırtacaktım. Herhalde kral hazretlerine bu kadar nazımız geçerdi. Amaris beni evine davet etti.

"Planı içerde yaparız. Hem büyük annemle tanışmış olursun hem de bitki çay içer, biraz rahatlarız."

Rahatlamak, bu kavramı hayatımdan çıkarmış kendimi sadece işime adamıştım. Sarayda bile ya çalışıyor ya da huysuz prensimizin korumalığını yapıyordum. Çalışmak yormuyordu da Nate hazretleri beni zıvanadan çıkarıyor, delirtiyordu adeta. En son iki akşam önceki yemek masasındaydı kavgamız. Neymiş efendim o pis ellerim onun o narin, hassas cildine değmişmiş. Ben hayatımda bu kadar uyuz kimseyi görmemiştim. Sadece kralın hatrına dayanıyordum. Bana sarayını, yuvasını açtığı içindi sabrım. Yoksa hançerlerimden biri o değerli derisini yüzmüştü şimdiye kadar.

Bu sırada Amaris'in tonton ninesi bize birer fincan bitki çayı getirmişti. Hayatımda ilk defa bu kadar şirin bir yaşlı görmüştüm. Yaşlılıktan yanakları kırışmış saçları kır beyazına dönmüştü, onları yukarıdan bir topuz haline getirmiş bize gülümsüyordu. Uzun zaman sonra ilk defa içimde bir acıma duygusu belirdi, daha iyi koşullarda yaşamalıydılar. Başımı sallayarak teşekkür ettim. O da paytak paytak sallanır sandalyesine geçti ve örgü örmeye koyuldu. Amaris lavaboya gideceğini söyleyerek masadan kalktığında etrafı inceleme şansı buldum. İçerisi oldukça eski ama temizdi. Camlar artık sararmış içerisi güneş ışığını doğrudan alamaz olmuştu. Koltuklar yıpranmış, çoğunun üstünde yamalar vardı. Tahminimce bunları Amaris'in büyük annesi yapmıştı. Büyük annenin yanında eski tahtadan bir komodin duruyordu. Buraya çaktırmadan yanımda getirebiliğim tüm sikkeleri koydum. Bu onlara en az beş yıl yeterdi. Bu kadar paramın olmasının sebebi kraldan epey yüklü borç almamdı. Kral, hırsızı bulursam borçlarımın kapanacağını söyledi. Bu durumla ilgili bir sorunum yoktu çünkü hırsızı bulacağımdan emindim.

Biraz daha detaylı bakınca bir yerde kağıt yığını gördüm ve merak edip incelemeye koyuldum. Açıp incelediğimde bunların kayıp belgeler ve çalınan dosyalar olduğunu anladım. O anda kafama dank etti. Amaris bir haindi. Benimle birkaç defa saraya girdiği olmuştu ve ben ondan asla şüphelenmemiştim çünkü beş yıldır yanımda çalışan dostumdu. En yakın arkadaşımdan şüphelenmem gerekeceğini hiç düşünmemiştim. Ben bu hatayı nasıl yapabildim? Fakat bunun intikamını alacaktım.

Amaris lavabodan geldiğinde ona dışarı çıkalım işareti verdim. Başta ona hiçbir şey çaktırmadım. Sonra ondan kağıt ve kalem istedim o sırada da o fark etmeden hançerlerimden birisini en kolay ulaşabileceğim cebime sakladım. Kağıt ve kalemi uzattığında tek bir şey yazdım "Sen hain misin? Tek kelime istiyorum. Evet ya da hayır."

Amaris suratında sinsi bir gülümseme yerleştirdi. "Bunu anlaman çok uzun sürdü Gölge Varisi ben daha önce anlamanı bekliyordum ama tahmin ettiğim kadar zeki değilmişsin ve maalesef şimdi bunun cezasını ödeyeceksin." dedi ve benim ona hediye ettiğim hançerlerinden birini çıkarttı.

Ciddi miydi bu? Beni cidden ölümle mi tehdit ediyordu? Karşısındakinin Arkantia'nın en korku salan suikastçısı olduğunun farkında değildi herhalde.

Onun yaşamasına izin veremezdim hançerimi çıkarttığım gibi kaçmaya çalıştı ama izin vermedim, veremezdim. Hainler yaşayamazdı. Önce dilini kestim sonraysa... Onu sonsuz bir uykuya yatırdım ve böylece en yakın arkadaşımı da kaybetmiş oldum ama bu dünyadan bir hain daha silinmişti.

Üstüm başım kan revan içindeydi lakin yıkamakla uğraşamazdım, bir an önce saraya gitmek ve sadece başımı dinlemek istiyordum. Sonrasında ,ne yazık ki bugünkü şansım asla yaver gitmiyordu, tam karşımda Prens Nate duruyordu.

Bana dehşet dolu bakışlarla bakıyordu. Gözleri adeta nefret ama aynı zamanda korkuyla parlıyordu. Elleriyle ağzını kapatıp titreyen bir sesle konuşmaya başladı:

“S-sen nasıl yapabilirsin? Nasıl bu kadar-“

Sözünü bölüp ileri bir adım attım. Bu prensin nereden ya da nasıl ortaya çıktığı umrumda değildi ama pek de onunla uğraşmak istemiyordum. Nate, öne adım atmamdan irkilip geriye bir adım attı. Benden korktuğunu bilmek iyi bir histi. Nate’in içindeki huzursuzluğun büyümeye başladığını hissedebiliyordum. Tüm bedeni kaskatı kasılmıştı. Korkak sesiyle bağırmaya başladı:

“Seni acımasız katil! Seni bir daha asla görmek istemiyorum! Kraliyet için çalışma iddiasında olan birinin senin gibi bir alçak olması utanç verici. Keşke sen- keşke onun yerine sen ölseydin!”

Diyerek saraya doğru koşmaya başladı. Onu takip etmedim, sadece söylediklerini düşündüm. Gerçekten dediği kadar kötü biri miyim? Hayır. Ben sadece işimi yapıp bu krallığa adaleti getiriyorum. Suçlular hayatta kalamaz. Bu benim tüm kalbimle inandığım mottom. Kendini bir şey zanneden Nate’in bunu değiştirmesine izin vermeyeceğim. Bu düşünceler içinde saraya doğru yol aldım. Her adımda, ayağımın altındaki kaldırım taşlarının ıslaklığına ve kayganlığına dikkat etmeye çalışıyor, lakin düşüncelerim sürekli geri dönüyordu. Her ne kadar hatırlamak istemesem de Nate’in söyledikleri kulağımda yankılanıyordu. Sokakların kasvetli gölgelerinde gizlenerek yoluma devam ettim. Üstümdeki kan hala ıslaktı. Kimsenin beni görmemesi umuduyla ellerimi cebime sokup ceketimin yakasını kaldırdım. Artık saraya varmak istiyordum ama tekrar Nate ile karşılaşma fikri kulağa hoş gelmiyordu. Durgun bir yürüyüşün sonunda saraya varmıştım. İçimden “sonunda” diyerek rahat bir nefes verdim. İçeri girip hızlıca odama yürüdüm. Büyük koridorlardan geçerken duvarda bir portre fark ettim. Portrede çizili olan kişi tabii ki de görmek istediğim en son kişi olan Prens Nate idi. Yüzünde sıcak bir gülümseme vardı. Sarı saçları ufak demetlerle gözlerinin önüne düşmüştü. Mavi gözleri ise adeta beni izler gibiydi. Elinde de kanatlı peri tavşanı Pofuduk vardı. Bir prense değil de kısa boyu ve bebeksi suratıyla küçük bir çocuğa benziyordu. Bu tabloyla daha fazla bakışmak istemiyordum. Temizlemem gereken kan lekeleri vardı. Hemen odama gidip sıcak bir duş aldım. Yorucu bir günden sonra sıcak duş gibisi yoktu. Tam yatağıma geçip dinlenecektim ki kapımın altından bir mektup kaydı. Merakla yataktan kalkıp mektuba uzandım. İçinde bir davetiye vardı. Bir yemek davetiydi. Kral, benim o hırsızı -yani Amaris’i- bulmamı kutlamak amacıyla onu bu akşam yemekte eşlik etmemi istediği yazıyordu. Harika. Tam anlamıyla harika. Şimdi de bununla uğraşmak istemiyordum fakat kralın özel davetini geri çevirmek saygısızca bir davranış olacağından gitmem lazımdı. Sanki bu gün bitmez gibiydi. Bir de o yemekte kralın oğlu Nate’in de kesin orada olacağı da sinirimi bozuyordu. Gardrobuma gidip bir akşam yemeğine uygun takım bakmaya başladım. Neredeyse hepsi pelerinden ibaretti. Az kalsın kıyafet hususunda umudumu kesecektim ki kralın bana hediye ettiği siyah elbise aklıma geldi. Beni çoğu görevden sonra ödüllendirmeyi severdi. Elbiseyi giyip yemek odasına doğru gitmeye başladım. Odaya vardığımda kral ile prens Nate’i gördüm. Uzun dikdörtgen bir masanın ucunda kral, onun sağında da Nate oturuyordu. İkisi de benim geldiğimi fark edince kral yerinden kalkıp büyük bir gülümseme ile kollarını iki yana açtı, Nate ise bana kızgın gözlerle dik dik baktı. Kral sıcak bir edayla konuşmaya başladı:

“Onyx! Gelmene çok sevindim. Gel bakalım sana bir yer ayırdım.”

Ayırdığı yer tam da Nate’in karşısıydı. İçimden tekrar “harika” diyerek sandalyeye yerleştim. Yerleştiğim gibi yemekler masaya getirilmeye başladı. Masanın ortasında, parlayan gümüş bir tepsi üzerinde, altın rengi kabuklu, mükemmel derecede pişirilmiş bir hindi yerleştirildi. Hindi tepsisinin hemen yanında, büyük bir kristal kasede taze mevsim salatası vardı. Kıtır kıtır marullar, parlak kırmızı domates dilimleri, sarı ve turuncu dolmalık biber şeritleriyle renk cümbüşü oluşturuyordu. Bir diğer köşede, çeşitli peynirlerin bulunduğu büyük bir tahta tabla dikkat çekiyordu. Her bir yemek, adeta renklerin ve dokuların bir uyumu içinde, göz alıcı bir şekilde sergilenmişti. Gördüğüm en güzel yemek masası olmalıydı. Karnımdaki gürültüler ve ağzımdaki şalgamın birikmesi bunu kanıtlıyordu. Kral ve prens Nate önümüzdeki yemek şölenini gayet normal bulup serginin bitmesini bekliyorlardı. Sergi bitince kral ikimize de afiyet olsun deyip yemeği başlattı. Sadece çatal ve bıçakların sesleri duyuluyordu. Atmosferdeki gerginlik, yemeğin lezzetini gölgede bırakıyordu. Özellikle Nate’in bana dik dik bakışları canımı sıkmaya başladı.

“Biraz tuzu uzatabilir misin?” diye sordu kral, sesinde hafif bir titremeyle.

Nate, tuzluğu babasına uzatırken homurdandı, “Bu kadar sorun yaratacağını bilseydim hiç buraya gelmezdim.”

Kral hemen araya girdi, “Nate, lütfen bu konuda konuşmayı bırakalım. Onyx sadece işini yapmaya çalışıyor. Şimdi izninle huzurlu bir akşam yemeği geçirmek istiyorum.

Nate, çatala uzanırken gözlerini babasından kaçırmadı. “Sorun yaratmak mı? Ben sadece kendi fikrimi söyledim. Ama her zamanki gibi, kimse beni dinlemiyor.”

Kral, “Belki de şu an konuşmak için uygun bir zaman değil,” dedi yumuşak bir sesle.

Ama Nate durmadı, sesini yükseltti. “Hayır, her zaman konuşmamamız gereken bir zaman. Burada kimse beni ciddiye almıyor. Herkes sadece kendi bildiğini yapıyor! Kaç kere daha söylemem lazım? Onyx bir katil. Evet işi insan öldürmek ki buna karşıyım; suikastçılar sadece öldürür Onyx ise işkence yapıyor, kan içinde olmaktan zevk alıyor.”

Babası, çatalını masaya bırakarak sinirle Nate’e döndü. “Yeter Nate! Senin sürekli şikayetlerinden bıktım. Her şeyi dramatize ediyorsun ve bu aileyi sürekli huzursuz ediyorsun.”

Nate ayağa kalktı, sandalyeyi geriye iterek. “Bu aile mi? Siz bana aile demeye cesaret ediyorsunuz ama bir kere olsun beni anlamaya çalışmadın. Bir prens olduğum için usul usul yerimde durmayacağım! Bu ailenin bir üyesi olarak benim de kararlar verme yetkim var. Ve sen-” İşaret parmağıyla beni gösteriyordu. “Sen… sen nasıl böyle bir şey yapabildin? Bu insanlara nasıl kıydın?” diye bağırdı Nate, sesi yükselirken. “Mesleğini zaten desteklemiyorum, hiçbir zaman desteklemedim ama sen hepsini kim olursa olsun psikopatça bir zevkle öldürdün!” Odanın atmosferi, adeta nefes alınamayacak kadar ağırdı. Nate, arkasını dönüp odadan çıkarken, gözlerindeki öfke ve hayal kırıklığıyla baş başa kalmıştı. Ben de sessizce yerimden kalkıp odama yöneldim. Bu akşam yemeği pek de planladığım gibi gitmemişti. Tekrar Nate’in sözleri kulağımda yankılanmaya başladı. Normalde hiç kimseden ve hiçbir şeyden alınmazdım, hep bildiğimi yapardım. Peki neden Nate’in sözleri beni bu kadar etkiliyordu?

4. Bölüm: Kayıp Veliaht

Günün ayazı yüzüme vurunca hırsla yorganı yüzüme çektim. Daha gün ağrımamıştı ama aniden kapım çalındı daha doğrusu kırmak suretiyle yumruklandı. Hatta bu ara tekme sesi duyduğuma nerdeyse emindim. Yatağımın dağınık olmasını umursamadan, tipimi bile düzeltmeden hırsla çalan kapıyı açtım. “Kim geldi lan, daha gün bile aymadı?” diye düşünürken kapıyı açtığımda karşımda kral duruyordu. Kral! kral? Kaşlarımı muhtemelen aşırı derece çatmıştım ki kralın çehresini göremiyordum. Kralın burada ne işi vardı? Bu kadar önemli ne olmuş olabilirdi ki? Eğer bir görev varsa bunu bana Sir Henry ya da Sir Grant iletirdi. Çünkü Arkantia’da benim Gölge Varis olduğumu bilen hepi topu 7 kişi vardı. Bunlar da kral, Prens Nate, Sir Henry, benim antrenörüm ve işaret dilini öğrenmemi sağlayan öğretmenim Sir Darrel, kralın özel veziri Sır Grant ve muhabirim Amaris Hunter'dı Diğer herkes beni kralın yeğeni olarak tanırdı ve ona göre davranılırdı. Majestelerine “ne oldu” bakışı bile atamadan kral hemen yüzüme atıldı

“Onyx her ne düşünüyor ya da yapıyorsan hepsini bırak ve beni izle!”

Bu deyişle hemen onu izlemeye başladım. Hala kralı bu kadar telaşlandıran olayın ne olduğunu hemen öğrenmek istiyordum. Yalan yok ama ben de biraz endişelenmeye başladım ta ki kralın paytak yürüyüşünü görene kadar. O anda onu şişman bir penguene benzetip kafamı dağıttım. Kafamı bir yana çevirdim ve gördüğüm manzara tam bir kaos ortamıydı. Nereye baksam herkesi bir telaş halinde görüyordum. Kralın odasına vardığımızda kapıyı hışımla açtı ve geçmemi söyledi. Hala neler olduğunu anlamamıştım. Ama odanın içi alt üst olmuştu. Tüm kitaplar dağılmış, her yer sayfalarla dolmuştu. Masanın üstünde yığınla mektup vardı ve dökülmüş bir mürekkepin damlaları masadan aşağıya akıyordu. Her yerde kaos hakimdi. Normalde burada toz zerresi bile bulamadınız. Masanın arkasında benimse karşımda Sir Henry, tercümanım aynı zamanda dil öğretmenim olan Sir Darrel ve vezir Sir Grant duruyordu ve herkesin suratından dahi panik halinde oldukları anlaşılıyordu. Neler oluyordu lan burada? Fırtına her yeri yıkmış geçmiş gibiydi. Aval aval etrafa bakinirken kral elime bir mektup tutuşturdu.

Sayın Arkantia Kralı |||. Hektor,

Benim kim olduğumu bilmiyorsunuz ve buna gerek yok. Tek bilmeniz gereken şey Prens Nate'i ben ve benim adamlarımın kaçırmış olmaları. Bu kaçırma işlemi, sizin krallığınızın kriz altında olduğunu göstermek için yapıldı. Sizden fidye olarak büyük bir miktar para istiyorum. Bu fidyenin ödenmemesi durumunda prensinizi öldürmek zorunda kalacağım. Bu size verdiğim ilk ve son uyarı olacaktır. Paranın nereden geleceği sizin sorununuz, ama eğer 24 saat içinde paranın bulunduğunu görmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, sonuçlarınızı görmeye hazır olun.

Saygılarımla,

Kaçak Firari

Ne kadar harika ya. Bir de kayıp prensimiz eksikti. Ayrıca kaçak firari ne saçma sapan bi lakap daha yaratıcı olmasını beklerdim. Neymiş bi de saygılarıylaymış. Çattık ya. Hem insan azıcık daha korku dolu yazardı. Kralın ise arkadan sesi yükseldi.

“Onyx bu konuda senden başkasına güvenemem. Elimizde o kadar para yok ki olsa bile 24 saat içinde toplayamam. Biliyorsun ki Prens Nate benim tek varisim. O olmaz ise bu krallığı devredecek kimsem yok lütfen onu bul!”

Kralı ilk defa böyle görüyordum. Bu kadar çaresiz ve korkak. Kafamı Sir Darrel’e çevirerek işaret dili ile:

“Krala korkmamasını söyleyin. Birkaç araştırma yapıp 24 saat içinde bulacağıma söz veriyorum ama benim de bir isteğim olacak. Ejderham Fireclaw'ı hazırlatın ve bu mektubun nerede bulunduğunu öğrenmem lazım” dedim. O da aynen krala iletti anlattıklarımı.

Kral derhal söze girdi.

"Tamamdır, Sir Henry ejderhanı hazılacaktır. Sen de beni takip et mektubu Nate'in odasında masanın üzerinde buldum." dedi. Bir yandan da hızlı hızlı yürüyordu. Göbeği sağa sola sallanırken sırıtmamak oldukça imkansız duruyordu. Ben de kafamı çevirip etrafı incelemeye konulacaktım ki. Kral "Geldik. Nate'in odası burası istediğini yap ve lütfen onu bul. Ben ne istersen sana yardımcı olmaya hazırım." diyerek odadan ayrıldı. Etrafı incelemeye koyuldum. Kapının hemen karşınıda hayatım boyunca gördüğüm en büyük yatak vardı. Herhalde 10 kişi rahatlıkla yatabildi. Kafamı biraz daha yukarıya kaldırdığımda prensin fotoğrafını gördüm. Altından bir çerçeve içindeydi. Arka planda Arkantia Sarayı önünde de Prens Nate vardı. Sarı saçlarına ışık vururken resmedilmişti krallığın en ünlü ressamlarından kucağında ise uçan tavşanı Podufuk aynı şekilde poz vermişti. Tam resmi incelerken ayağıma yumuşak bir şey değmesi ile irkildim. Ne olduğunu anlayınca gözlerimi devirerek yaratığa baktım. Bu Pofuduk'tan başkası değildi. Küçük peri tavşanı ayağıma yapışmıştı. Bir bu eksikti cidden. Alıp onu kendi yatağına prensin harpının karşısındaki yatağının yanına koydum. Sonra harp dikkatimi çekti ışıl ışıl parlıyor adeta beni çal diyordu. Ama dikkatimi görevime vermem gerektiğini hatırladım. Sanırım mektup masada bulunmuştu ama hiç bir dağınıklık yoktu hatta etraf olması gerekenden de düzenli her yer gıcır gıcırdı. Bu işte bur tuhaflık vardı. Burada arbede çıkması gerekmez miydi? Yabancı birini görsen kıyamet kopmaz mıydı? Hele kaçırılan bir prens ise. Saraydaki çalışanlardan mutlaka birisi olayları duymuş ya da görmüş olması gerekirdi. Aksi takdirde prensin bağırmaması tanıdığı ve güvendiği birisi tarafından kaçırıldığı anlamına gelirdi ve bu kişi saray dışından ise gene de kralın haberi olurdu demek ki Prens Nate'i kaçıranlar saraydan kendilerine bir köstebek bulmuştu. Ama şimdiki önceliğim prens bulmak olduğu için bunu kimseye söylemedim ve ortalığın karışmaması için sesimi çıkartmadım. Köstebeği sonra da halledebilirdim. Önce prensi bulmam gerekiyordu. Bunu aklımın kenarına yazdıktan sonra tavşan Podufuk'u biraz sevip Nate'in odasının kapısını kapattım ve buraya kimsenin girmemesine krala ilettim. Ejderham dışarıda hazır bir şekilde beni bekliyordu ona binerek iz sürmeye çıktım.

5.Bölüm: Bir Tutam Umut

Fireclaw'la Arkantia'nın merkezine vardığımızda içimde bir huzursuzluk vardı. Burada yanlış bir şeyler olduğunu hissediyor ama ne olduğuna tam olarak anlam veremiyordum. Etraf insan kalabılığıydı. Karşıdaki kafe tahminimce yeni açılmıştı çünkü her yer ışıklarla bezenmişti. Süsler her yere özenle yerleştirilmiş, adeta bir görsel şölen oluşmuştu Kafenin önünde şehir meydanının ortasında tarihi Arkantia çeşmesi duruyordu. Bunu Arkantia'yı ilk kuran Kral Hector tarafından bizzat yaptırılmıstı. Kral Hector, Prens Nate'in büyük büyük dedesiydi. Çeşme her ne kadar geçen yıllar içinde eski ihtişamnını koruyayamamış olsa da hala görkemliydi. Yüzüme biraz su çarpmak için çesmeye eğildim ama buna saniyesinde pişman oldum. Çünkü hain arkadaşım Amaris'in boğuşma sırasına yüzümde açtığı kesik iyileşmemiş ve şu anda içine su girerek daha çok canımın yanmasına neden olmuştu. Hain! Kendisi öldü ama hala can yakmayı beceriyor, sinirlerimi bozmaya yetiyordu. Yüzümü hafifçe pelerinime kuruladıktan sonra Fireclaw'la beni beklemesi için işaret verdim. Lakin şu anda nereden başlayacağımı bilmiyordum ve mektubu okumamın üzerinden iki saat geçmişti bile. Belki daha çok. İlk defa bir görev için bu kadar stres olmuş hatta stresten terlemiştim. Elimin tersiyle anlımdaki teri sildim.

O an aklıma düştü bir düsünce. Bize ters psikoloji uyguluyorlardı. Prensi arayacak ve zaman kaybedecek olduğumuzu biliyor olmayıldı. Çünkü herkesin ilk adımı bu olacaktı. Tüm krallığı arasakta prensi zamanında bulamayacak ve kurtamayacaktık. Cünkü o burada krallığın merkezinde değildi. Çakallar! Bu çok zekice bir hareketti ama Gölge Varisi'ni hafife almışlardı. Hemen Fireclaw'ın yanına koştum. Pelerinim arkamda dalgalırken bana güç veriyor. Bu da hızlanmamı sağlıyordu.

Fireclaw'la saraya gitmesi için işaret verdim. O da kanatlarını sertçe çırparak havalandı. Ve saray yolunda uçmaya başladı. Ben de bu boşlukta planımı tasarlamaya ve nereleri aramam gerektiğini düşünmeye başladım

Saray zindanları olamazdı orası çok bariz olurdu ama bu insanlar ters psikoloji ile yaklaştıkları için en son oraya bakacağımızı düsünmüs olmalıydılar. Ve bunların sarayı çok iyi bilen insanımsı yaratıklar olduğunu unutmayalım. Saray'da bir köstebek vardı ve bu konuyu atlayamazdım. Bu prensin yakından tanıdığı ve güvendiği birisi olmalıydı. Çünkü başka bir şekilde odasına rahatça giremezdi. Bunların kim olabileceğini düşünmeye başladım.

Babası niye öyle bir şey yapsın o yüzden kral listeden elenmişti. Kralın özel veziri olan Sir Grant'ta listede değildi. Çünkü küçük kızı Solana hastalandığından dolayı kraldan özel izin isteyerek saraya bu hafta hiç gelmemişti. O küçük kızı severdim. Hiç var olmamış kız kardeşim gibiydi. Bıcır bıcır bir ufaklıktı Solana. Altın sarısı saçları prensi andırıyor sanki akraba gibilerdi. Ama karakterleri ile bir o kadar zıttı Solana ile Nate'in. Solana ne kadar hayat doluysa Nate o kadar kapanıktı içine. Babasının kopyasıydı karakter olarak Solana. Babası Sir Grant'ta cıvıl cıvıl bir adamdı ama bir o kadar da aksiydi. Yani ne zaman patlayacağı belli olmazdı. Kısacası geriye bir seçenek kalıyordu. Ve umarım ki yanılıyorumdur ki. Yanıldığını düşünmüyorum çünkü yakın olan bunların dışında sadece 1 kişi vardı. O da ben olmadığım zaman prensin özel korumalığını yapıyordu.Bu yüzden prens ile fazla zaman geçiriyor ve prens ona güveniyordu. O kişi beni bulan ve büyüten Sir Henry'den başkası değildi. Bunu bana nasıl yapardı nasıl? Beni bulan adamın bu denli bir pisliğe dönüşeceğini asla tahmin edemezdim. Arkamdan bir değil iki defa bıçaklanmıştım ve bu fiziksel acılardan bile daha çok acıtıyordu. Terk edildiğimde, konuşamadığımda bile bu kadar büyük bir yara oluşmamıştı kalbimde, bu kadar parçalanmamıştı. Bunları düşünmek bana acı verse de doğru olan buydu hayatımda değer verdiğin iki kişi de haindi ve hainlerin benim hayatımda yeri yoktu. Onun kellesini işim bittiği zaman bizzat ben alacaktım. Saraya geldiğimizde ejderham odasına çekildi ben de saraydan içeri doğru girdim. Etraftaki kargaşa hala sürmesine rağmen azalmış ve insanlar birazcık olsa da sakinlemişlerdi. Koşar adımlar ile kraliyet zindanlarına hızlı bir giriş yaptım ve etrafıma bile bakmaya vakit bulamadım sadece kralın benim aval aval burada ne yaptığımı düşündüğünü surat ifadesini ben anladım ama açıklama yapmaya vaktim yoktu.

Zindanlara indiğinde maalesef ki yanılmamıştım. Prens karşımda duruyordu en uçtaki zindanda ağzı Bir bez ile sıkıca bağlanmış ve acı içinde bana bakıyordu onu ilk defa bu şekilde görüyordum. Nate'in gözleri adeta beni kurtar diye yalvarıyordu. Elleri ve ayakları aynı şekilde sıkıca bağlanmış bir şekilde zindanım küflü yerlerinde oturuyor ve inlemeye benzer bir takım sesler çıkartmaya çalışıyordu. Kaldığı zindanda az sonra neler olacağının fikri yoktu. Tam onu kurtarmaya giderken arkamdan birisi kollarımı tuttu ve ağzımı bez yardımıyla kapattı.

En son gördüğüm şey Prens Nate'in korku dolu gözleriydi.

Uyandığımda Nate'in yanında olduğumu anladım ellerim ve ayaklarım bağlanmış hancerlerim ise alınmıştı. Ağızımı malum sebeplerden bağlamaya ihtiyaç duymamışlardı. Ben ise ne kadar süredir baygın olduğumu anlamaya çalışıyor ama çözemiyordum çünkü burada hiç pencere yoktu. İçerisi ise küf ve kan kokuyordu. Yani bir zindandan ne beklerseniz o kadardı işte. Başımı yana çevirip yüzümü Nate'e döndüm uyukluyordu. Bunca hengame arasında yorulmamış olması anormal olurdu. Onu ilk defa bu kadar yakından görüyordum. Daha doğrusu inceleme fırsatı buluyordum. Sarı saçları dağılmış birbirine karışmıstı. Halbuki hep arkaya doğru tarar. Üstüne bir tonda jöle uygulardı. Gözlerinin altı mosmor olmuş torbalar oluşmuştu. Bu benim için ne kadar normalse onun için o kadar anormal sayılabilecek bir durumdu. Yüzünde gözden yanağına kadar oluşan büyük bir yara açılmıştı. Her ne kadar kan durmuş olsa olsa da hala canının acıdığı anlayabilirdiniz. Okyanus mavisi gözleri kapanmış, başını eski bir tahta oturağına yaslamıştı.

Gözlerimi ondan ayırıp etrafa bakındım ama kimseyi göremedim. Yani görmeyi umduğum kişiyi.

Karşımda özel vezir olan Sir Grant duruyordu arkası dönük şekilde birileri ile hararetli hararetli konuşuyor bir şeyler tartışıyorlardı. Sir Henry değildi köstebek. Şükürler olsun. Buradan kurtulduğum an ona koşup sarılacak ve ondan özür dilecektim.

Ama önce şu iplerden alelacele kurtulmam lazımdı. Nate'i bacağımla dürtüp uyandırdım. O yorgun argın neler olduğunu anlamaya çalışırken ona doğru yaklaştım ve agızını kapatan kuması kafasının arkasından dıslerimi kullanarak koparttım. O tam bir şeyler mırıldanacakken ağızımla "sus" diyerek ellerimi işaret ettim. O da aynı şekilde bağları koparınca artık gerisini bizi kaçıranlar düşünsün. Karşılarına alabilecekleri en büyük düşmanı Gölge Varisi'ni almışlardı.

İkimizi de hızlı bir şekilde çözmüştüm ve tam kalkacak iken Sir Grant arkasını bize döndü. Şanslıydık ki bir iki dakika dik dik baktıktan sonra arkasındaki insanlarla konuşmaya geri döndü sanırsam Nate için alacakları parayı bölüşüyorlardı. Ardından odadan çıkıp Nate ile ikimizi yalnız bıraktılar. Akşam olana kadar zindanın her bir köşesini inceleyip bir kaçış rotası planlamaya çalıştım. Planım her zaman yanımda taşıdığım az miktar bir patlayıcıyla zindanın kapısını patlatmak, ardından gölgelerle birleşip teker teker insanların canını okumaktı. Bunu Nate ile yapmak biraz zor olacaktı ama başka bir seçeneğimiz yoktu. Cebimden içinde patlayıcı olan küçük paketi çıkartıp Nate’e gösterdim. Göz bebeklerinin büyümesinden ne olduğunu anladığını varsayarak fitili taşa sürterek yaktım. Kendimi ve Nate’i hızlıca kapıdan uzaklaştım. Patlama, geceyi yararak yankılandı. Kraliyet koruma köpeklerinin uğultuları her yerde yankılanırken, duman ve toz bulutu arasında kapı devrildi. Nate’i kolundan sürükleyerek ilerlemeye başladık. Karşımıza çıkan her bir kilitli kapıda tel toka ile kapıları açıyordum. Nate ise şaşırtıcı bir şekilde sessizdi. Olabildiğince arkamdan gelmeye çalışıyor, beni takip ediyordu.

Ve o anda en olmaması gereken şey oldu. Nate yanlışlıkla eski bir oturaktan koptuğunu düşündüğüm bir parçaya bastı ve çıt sesi tüm zindanda yankılandı. O anda kızılca kıyamet koptu.

6. Bölüm: Yıkılış

Sir Grant’ın adamları da duymuştu hayatımızı karartacak “çıt” sesini.

Eh be Nate ben senin sakarlığını! Kızgın gözlerle Nate bakmayı ihmal etmedim lakin şu anda çok daha önemli bir işimiz vardı buradan olabildiğince hızlı şekilde kaçmak. Ve artık sessiz olmak da umrumda değildi. Nate’i adeta sürükleye sürükleye koşmaya başladık. Artık kapıları tel toka ile değil, tekmeleyerek açıyordum. Dar koridorlardan ilerlerken elimle Nate’e sola mı sağa mı dönmesi gerektiğini işaret ediyordum. Tam arkamızda da Sir Grant’ın adamları bizi izliyordu. Koşarken ayaklarımın altındaki su birikintileri sıçrıyor, bacaklarıma soğuk su çarpıyordu. Kulaklarımda yankılanan köpek sesleri, zamanın daraldığını hatırlatıyordu. Bir an bile yavaşlayamazdık. Bir koridordan sağa doğru sapınca karşımızda sadece bir duvar belirdi. Arkamızı döndüğümüzde Sir Grant’ın adamları yolumuzu kapatmıştı. Buradan savaşmadan çıkamayacakmışız gibi duruyor. Nate’i arkama aldım ve her zaman bacağımda sakladığım çakıyı çıkarttım. Aniden en öndeki adam önüme atıldı. Hızla kendimi yana atıp bıçağımı boynuna sapladım. Adamlara geri dönüp işaret parmağımla “sıradaki gelsin” işareti yaptım. Bir grup adam üstüme geldi. Yumruklar ve tekmeler, ardı ardına geldi. Savunmada kalmak zorunda kalarak, her darbeyi engellemeye çalıştım. Adamların saldırılarında bir açıklık bulup ve güçlü bir hamleyle birisini çenesinden, birisini sırtından birisini de bacağından çakımla saplayarak onların işini bitirdim. Adamlar yere devrilince Nate’e döndüm. Sessizce korku dolu gözlerle bana bakıyordu fakat beni izlemeye devam ediyordu. Onu derhal saraydaki şifacıya götürmek için yol aldık fakat bundan önce babasına gidip olanları anlatmak ilk işimiz olacaktı. Sir Grant’ı görmeye can atıyordum. O hainin işini bitirmeyi de yapılacaklar listemin ön sıralarına koymuştum. Hızlıca kral’ın huzuruna çıkmak için yol aldık. Odasının önündeki kapıları açtık ve kralın yanında kimi görelim? Sir Grant. Dişlerimi sertçe sıkıp hemen onun üsüne atıldım. Arkadan kralın sesi duyuldu:

“Onyx! S-sen ne ne yapıyorsun?”

“Baba! O hain! Beni kaçıran insan! Sana be bu krallığa ihanet eden adam! Beni kaçırıp tahtın başına geçmek için seni de kandıracaktı. Onyx beni bu düzenbaz adamın elinden kurtardı.” diye bağıran Nate’in sesi sarayın bütün duvarlarında yankılandı.

Kralın yüzünden kan çekilmiş bembeyaz olmuştu. Yüzünden şaşkın ve korku dolu olduğu hemen anlaşılıyordu. Dehşet verici gözlerle Sir Grant’a bakıyor. Yıllardır en sadık adamının böyle bir hain olduğuna inanmak istemiyordu lakin hepsi gerçekti. Sir Grant kralına ve halkına ihanet etmişti ve bundan dolayı infaz edilmesi gerekiyordu.

Yüzüm onun yüzüyle buluştuğunda tek gördüğüm boş bakışlardı. Öleceğini kabullenmiş ve artık direnmiyordu bile. Son gördüğü yüz benimki oldu. O an orada son nefesini verdi. Kafamı gururla kaldırdığımda Nate’in bana ayrı duyguyla baktığını gördüm. Yüzünde okunan ifade korkuydu ama bakışlarının içinde rahatlama duygusu da okunabiliyordu. Yanında duran kral ise hala neler olduğunu anlamaya çalışır bir ifade ile bir cesete bir bana bir oğluna bakıyor, bir açıklama bekliyordu. Nate en baştan sona kadar anlattı. Kaçırıldığı ilk andan benim onu kurtarmama kadar. Kral ağzı açık bir şekilde dinliyordu Nate’i. Tam Nate konuşmasını bitirmiş ve kral bir şeyler söylemek için lafa girmeye çalışıyordu ki taht odasının heybetli kapısı yumruklanmaya başladı. Kapının arkasındaki ses tüm odada yankılandı. İçeri bir uşak girdi. Yorgun bakışlarla herkesi merak içine düşürdü. Adeta soluk soluğa kalmış vaziyetteydi. Bir tek cesedi görünce kendine geldi. Şaşkınlıkla bağıra bağıra konuşmaya başladı.

“Efendim kraliyet görevlisi Sir Henry ağır yaralandı. Şifacıya götürdük ama şans yok. Onu-Sir Henry’i kaybettik.”

O an dünya durdu. Kelimeleri anlamaya çalışırken donup kaldım. Kulaklarımda yankılanan sesler, zihnimde anlam bulamıyordu. Dizlerimin bağı çözülmüş gibi hissederek yere çöktüm.

“Gidemez” diye içimden geçirdim, gözlerim boşluğa bakarken. Bu doğru olamaz.Sir Henry… hayır, o gidemez. Beni o lanetli gecede bulan kişi, benim baba figürüm gitmiş olamaz! Gözyaşları, birdenbire yanaklarımdan süzülmeye başladı. Hıçkırıklarım odada yankılanıyordu. Göğsümde hissettiğim acı, tarif edilemezdi. Sanki kalbim yerinden sökülmüş, yerine kocaman bir boşluk bırakılmıştı. Kral, Nate ve uşak bana sessizce bakıyordu. Oda kasvetli bir havaya bürünmüştü. Aniden anılar birbiri ardına zihnimde canlanmaya başladı. Beraber geçirdiğimiz mutlu anlar, bana öğrettiği her şey, saçma hatalar yapınca gülüşmelerimiz... Şimdi hepsi, bir daha asla geri gelmeyecekmiş gibi hissediyordum. Kral Sir Henry’nin vefat etme nedenini sordu. Uşak nedeninin ejderim Fireclaw olduğunu söyleyince kulaklarıma inanamadım. Neden? Neden bunların hepsi bana oluyordu? Artık bu duygular bana çok ağır gelmeye başladı. Bu acımasız dünyadan ayrılmak istiyordum. Ağlaya ağlaya koştum. Bacaklarımın elverdiği kadar koştum. Her ne kadar üzgün olsam da bir yandan da hem hayal kırıklığı hem de bir öfke içindeydim. En iyi anlaştığım kişi Fireclaw’dı ve böyle bir davranışla duygularımı altüst etmişti. İlk işim onun yanına gitmekti. Fireclaw’ın durduğu ambara gidince birkaç kraliyet görevlisinin halatlarla ejderi kontrol altına almaya çalıştığını gördüm. Ellerimi sallayarak görevlilerin ve Fireclaw’ın dikkatini çektim. Ejder beni görünce rahatlamış gibi bir hal aldı, kanatlarını gevşetti ve derin bir nefes verdi. Fireclaw’ın gözlerine son bir kez baktım ve onu bağlı tutan halatları kestim. Aniden ejder havalandı, ambardan çıkıp uzaklara uçup gitti. Bu gün hem baba figürümü hem de en yakın arkadaşımı kaybetmiş oldum. Gözyaşlarım tekrar beni boğdu. Kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Sanki artık yaşama hevesim kalmamıştı. Nereye gittiğimi umursamadan yavaş adımlarla yakınlarda gördüğüm bir tepeye yürüdüm. Tepede tek bir ağaç vardı, hafifçe rüzgar ağacın yapraklarını ve saçlarımı dalgalandırıyordu. Ağacın altına oturup başımı kütüğüne yasladım. Ağlaya ağlaya gökyüzünü izledim. O ağacın altında ne kadar oturduğumu bilmiyorum. Belki birkaç dakika belki de saatlerce oturmuştum. Sadece adım sesleri duyunca kendime geldiğini hatırlıyorum. Gelen Prens Nate’di. Yavaşça yanıma oturup o da uzaklara bakınmaya başladı. Sessizlik içinde birkaç dakika geçtikten sonra cebimden kalem ve kağıt çıkarıp Nate’e bir soru sordum. “Kötülük nedir?”Nate dönüp kağıdı okudu ve bunun çok felsefi bir soru olduğunu söyledi ama benim için düşüncelerini paylaştı.

“Kötülük, etik değerler açısından uygunsuz kabul edilen eylemler ya da durumlardır. Kötülük tanımı birçok farklı unsurlara göre değişebilir. Örnek olarak cinayet ahlaki açıdan kötülüktür.”

Bu sefer kağıda başka bir şey yazdım. “Ben kötü müyüm?” Nate iç çekerek cevapladı:

“Onyx bu dünyada herkesin hikayesi farklıdır. Senin kötü olup olmadığına ben karar veremem fakat bunu sorgulaman bile bir ilerleme. Evet, belki işin pek de doğru olmayabilir ama bu sen küçükken devredilen bir meslek değil miydi? Benim bu hususta konuşmak istediğim tek şey neden cinayetten zevk aldığın. Senin küçükken ne yaşadığını bilmiyorum ama eğer sana kötülük yapmış birisi varsa yapabileceğin en iyi şey onu affetmek. Biliyorum kulağa pek hoş gelmiyor ama her ne kadar o insanı, o olayı aklına getirirsen seni o kadar etkiler. Biliyorsun ki duygularımızı düşüncelerimiz etkiler. Sen her ne kadar kafaya takarsan o yaşananlar seni o kadar rahatsız eder. Bu durumlarda bağları kırmak, onları affetmek en doğrusudur.”

Konuşmasının ardından bana sarıldı. Ne yapacağımı bilemedim ama ardından ben de ona sarıldım. Beni kurtardığı için teşekkür etti. O gün her ne kadar iki yakın dostumu kaybetmiş olsam da yeni bir tane elde etmiştim. Kim bilir belki de dosttan fazlasını kazanmışımdır.

7. Bölüm: İkinci Bir Hayat

Şu zamana kadar hayatımda sadece iki kişiye değer vermiştim. Birisi hain tutan arkadaşım diğeri ise sevgili ejderham tarafından öldürülen babam yerine koyduğum kraliyet muhafızıydı. Bunun dışında bütün hayatımı eğitimlere, dövüşlere ve işime ayırmıştım. Kraldan gelen emiri sorgulamadan gerçekleştirir sonra da ödülümü alırdım. Ama artık hayatın başka yönleri de olduğunu anlamıştım. Benim hayatım olan adam bana hayatımı geri vermişti. Gerçekte ihanet ve yalanlar dışında da bir hayat olduğunu bana bu adam öğretmişti. Ondan 8 yıl boyunca nefret etmem ne kadar ikonik olsa da şu anda hayatımın merkezindeki adamdı o. Muhtemelen kimden bahsettiğimi anlamışsınızdır. O adam Prens Nate'ti. Yarın onun taç giyme töreni olacak ve bizim birlikteliğimiz resmiyet kazanacaktı. Saray süslenmeye başlamıştı. Kırmızı krizantem çiçekleriyle tüm saray bezenmişti. Tavandan sarkan kırmızı krizantemler görsel bir şölen yaratıyor ve insana huzur veriyordu. Etrafa hayran hayran bakılırken prensim yanıma geldi. O sırada merak ettiğim bir soruyu ona yazdım:

"Nate neden kırmızı krizantem çiçeğini seçtin? Ben sen bunları söyleyene kadar böyle bir çiçek olduğunu bile bilmiyordum nereden aklına geldi? Özel bir nedeni mi var?"

Bildiğim kadarıyla annesi çok küçükken ölmüştü tahminimce onun en sevdiği çiçek olabilirdi ama gene de nedenini merak ediyordum.

Nate soruma sıcak bir gülümseme ile cevap verdi.

"Kırmızı krizantem çiçeği, sessiz istek anlamına gelmekte. Benim isteğimse sensin Onyx. Seninle geçen her an, kalbimdeki bu isteği daha da güçlendiriyor. Seni sevmek, yüreğimdeki bu sessiz isteğin en güzel gerçekleşmesi."

Böyle bir cevap duymayı beklemiyordum ona olan sevgim her gün artsa da şimdi sonsuz olmuştu. Uzun zaman sonra hayatımdaki eksik parçayı bulmuş ve asla bırakmaya niyetim yoktu. Ona kocaman sarılıp sıkı sıkı kavradım o da baştan ne olduğunu anlayamasa da şaşkın gözlerle bana baktı ama sonra o da beni sıkı sıkı sararak bir süre öyle durduk. Ta ki hizmetli gelene kadar:

"Efendim, kralımız sizi ve Onyx’i çalışma odasına bekliyor." diyerek geri geri yürüdü ve gözden kayboldu.

Kral Hector görev verecekse hiç sırası değildi. Yarın taç giyme töreni olacaktı ve ben bugün göreve çıkmak istemiyordum. Sıkıntılı gözlerle Nate'e baktım yüz ifadesinden anladığım kadarıyla onun da neler olduğunfan haberi yoktu. Elimi tuttu ve kralın çalışma odasına doğru yol aldık.

Etrafa bakıldığında hala çalışmalar sürüyor saray süsleniyordu. Taç tahtın üstünde tüm görkemi ile duruyor ve sahibini bekliyordu.

Kırmızı halı serilmiş hatta misafirler yavaştan gelmeye başlamıştı. Biz o sırada kralın çalışma odasına vardık. Ve Nate kapıyı yavaşça çaldı. İçeriden "Gelin" diye bir ses duyuldu.

Nate kapıyı açtı ve benim geçmem için kenara çekildi. O da arkamdan geldi ve kralın karşısında durduk. Kral hiç beklemeden söze girdi.

"Oğlum biliyorsun ki yarın taç giyme törenin olacak ve kral olacaksın. Senin yarın kendine bir kraliçe seçmeni emrediyorum, eğer seçmezsen bunu bil ki ben yapacağım ve bunu istemiyorum. Onyx, sen etrafı kolaçan edeceksin ve kimlerin gelip gittiğini takip edeceksin yarın çok büyük bir suikast girişimi olması oldukça mümkün. Sonuçta prens ölürse Arkantia'nın sonu gelir ve diğer krallıklar onu kendi arasında paylaşır benim artık bu işler için gücüm kalmadı. Lütfen oğluma sahip çık."

Tam bir şeyler söyleyecekken Nate lafa girerek elimi tuttu ve yazı yazmamı engelledi.

"Baba! Ben kendime bir kraliçe seçmeyeceğim çünkü benim ve bu krallığın zaten bir kraliçesi var o da yanımda duruyor bu fikri aklından sil." Diyerek elimi tuttu.

Kral şok olmuş gözlerle bize bakılarken bir yandan da sakalı ile oynuyor olanı idrak etmeye çalışıyordu.

"Ben bunu nasıl anlamam? Siz, siz ne zaman, nasıl?"

"Onyx beni o hainin elinden kurtardığında aşık oldum zannediyordum. Ama şimdi anlıyorum ki yıllardan beri özlemini çektiğim şey onun sevgisiymiş baba. Ben daha o gözlerini açtığı andan beri onu seviyor ve bekliyormuşum."

"A-ama bu mümkün değil oğlum. Hem senin bir prensese ihtiyaçın ve Onyx bir prenses değil bir suikastçı. Ayrıca ikinci olarak herkes onu benim yeğenim olarak tanıyor. Bunu nasıl açıklarız halka? Onyx'in kim olduğunu ve muhtemel gelecek kraliçelerin bir suikastçı olduğunu bilseler ne tepki verecekler? Bu kabul edilemez!"

"Baba! Oynx'i seviyorum ve halkta onu sevecek. Ayrıca kimse onun Gölge Varisi olduğunu bilmeyecek. Ben bir prensesle değil Onyx'le evleneceğim. Nokta! Eğer hala hayır diyorsan her şeyi geride bırakıp kaçar ve bizi kimsenin bulamayacağı bir yere yerleşiriz. Krallığı terk ederiz. Bunu göze alabilir misin?" diye sordu agresif bir ses tonuyla. Onu ilk defa babasına karşı bu kadar öfkeli görüyor ve bir şey yapmasından korkuyordum. Elini nazikçe tutup okşamaya başladım onu sakinleştirmek için. Kafasını bana çevirerek yüreğimi yakan o gülümsemeyle karşılık verdi bana. O sırada kral söze girmek istediğini belli edercesine yutkundu. İkimizde kafalarımız ona çevirince söze girdi."Madem öyle diyorsun kabul ediyorum Nate. Ama benim de bir şartım olacak sizden. Halkın son yaşananlardan dolayı zaten kafası oldukça karışık ve aynı zamanda korkmuş durumdalar. Onları sakinleştirmek ve kraliyetin onlara değer verdiğini göstermek için tüm halkı taç giyme törenine çağıracaksın."

Nate kabul edercesine başını salladıktan sonra odadan çıktık. Tüm halk gelecekse süslemeleri ve organizasyonu iki katına çıkartmamız her şeyi yeniden programlamamız gerekiyordu.

"Bana bu konuda yardım eder misin güzelim? Aklımda bir fikir var. Bence krallığı dolaşıp herkese davetiyeyi bizzat ben vermeliyim. Davetiyeleri hazırlamam konusunda bana yardım eder misin? Onları da kendim hazırlamak istiyorum. Gülümseyerek başımı evet anlamında salladım. Ve onu kolundan tutarak kraliyet arşivine doğru götürmeye başladım. Nate bana ayak uydurmak için hızlı hızlı adım atıyor ama gene de yetişemiyordu.

"Arkamızdan atlı süvariler koşmuyor merak etme azıcık yavaşlar mısın? Ayaklarım koptu!" diye bağırınca daha doğrusu bütün sarayı inletince mecburen bilerek yavaşladım. Prensimiz neredeyse yere çakılıyordu ve bu oldukça komik bir sahneydi. Gözlerimden yaşlar akana kadar güldüm. Uzun zamandır kendimi ilk defa bu kadar mutlu hissediyordum. Nate de bana katılınca bir kahkaha Şöleni ortaya çıktı. Saray halkı neden olduğunu anlamak için bize doğru dönünce çok utanmıştım. Hatta hayatında ilk defa utanmış bile olabilirdim. Gölge Varisi de bir zamanlar utanacakmış vay be! Arşive vardığımızda buranın bile çiçeklerle bezenmiş olduğunu gördüm. Bize en yakın masaya oturduk ve Nate saray çalışanlarından parşömen istedi. Bir on dakika sonra herhalde elli kiloya yakın parşömen vardı önümüzde. Bu kadar parşömeni ne yapacaksak ki artık? Bir yandan davetiyeleri hazırlıyor bir yandan da Nate bana espriler yapıyor, güldürüyordu. Hayatımda bu kadar neşeli bir insan tanımamıştım. Davetiyeleri hazırladığımızda neredeyse gün ağarmıştı. Hepsini tek tek yazmaktan elimi artık hissedemez olmuştum. Nate'in de benden pek bir farkı yoktu. İkimizin de canı çıkmıştı ama daha dağıtım işi vardı ve akşama taç giyme törenine de yetişmemiz gerekiyordu. Nate davetleri tek başına dağıtacağını söyleyerek atı Gölge'ye binerek benden ayrıldı. Şirin şey atının adını da benden yanında bir parça taşımak istediğini söyleyerek lakabımı koymuştu. Nate ile Gölge gittikten sonra ben de uzun zamandır yapmak istediğim ama bir türlü vakit bulamadığım bir şeye doğru yol almaya çıktım. Amaris her ne kadar bana ihanet etse de büyük annesi dünyanın en tatlı insanlarından birisiydi ve o koşullarda yaşamasını istemiyor, yüreğim buna katlanamıyordu. Onu saraya getirecek ve burada yaşamaya davet edecektim. Kabul etmese de zorlayacaktım. Bu yüzden merdivenlerden alelacele inerek ahıra doğru yol aldım. Ahırdan kraliyetin en hızlı atlarından birisini seçerek büyükannenin yolunu tuttum. Hayatımda ilk defa görev ya da kral olmadan saray dışına çıkıyordum normal kıyafetlerimle. İş kıyafetlerimi giymemiş onu yerine bir elbise giymiştim. Büyükannenin evine yaklaştığımı ise buram buram fakirlik kokan topraktan dahi anlamıştım. Eve geldiğimizde atı bir ağaca bağlayarak büyükannenin evinin kapısını çalmaya doğru yol aldım. Kapıyı çaldım lakin açan olmamıştı. Büyükanneye bir şey olduğunda endişelenerek pencereden içeri girdim. İçeri girince sadece uyuduğunu gördüm ve yüzüme bir gülümseme kondu o anda. Büyükanneyi uyandırarak geldiğimi haberdar ettim. Beni görünce tonton yüzüne sıcak bir gülümseme yerleşti. Bir kağıda her şeyi uzun uzun yazarak açıkladım ve ayrıca kim olduğumu da. Onu buradan alarak saraya götürmek istediğimi de ekledim. Büyükanne notumu okuduktan sonra beni karşısına oturtturdu ve konuşmaya başladı. Senin kim olduğunu benim biricik torunum Amaris bana söylemişti. Merak etme evladım kimseye söylemedim. İlk duyduğumda çok korkmuştum ama şimdi anlıyorum ki sen çok zorluklar yaşamış ve çok iyi bir kızsın. Keşke Amaris de burada olsaydı da seni görebilseydi. Son günlerde ondan ses seda yok. Belki her zamanki yaptığı o küçük maceralarına gitmiştir pek haberim yok. Teklifin için çok teşekkür ederim sen de artık benim bir evladım, torunumsun." Diyerek beni Sıkı sıkı sardı. Yaşlılıktan sesi az çıksa da onu duymuştum ve bu beni çok duygulandırmıştı. Onu sıkı sıkı sardım. Bu artık benim büyük annemdi. Her ne kadar Amaris’e ne yaptığımın onu etkilediğini görsem de şu an onu mutlu görmek her şeye değerdi. Eşyalarını toplaması için ona yardım edecektim ki fark ettiğim üzere kıyafetleri ve diğer her şeyi oldukça eskiydi. Hiçbir şeyine aldırmadan saraya götürdüm onu. Atıma başta binmekte zorlansa da hiç acele etmedim ve yavaş yavaş saraya doğru ulaştık. Kraliyet muhafızlarına onu yeni kıyafetler alması ve ona yeni bir oda vermesi için emir verdim. O sırada ona yiyecek bir şeyler getirdim. Oldukça yorgun düşmüştü. O yorgun bakışlarıyla konuşmaya başladı:

"Çok teşekkür ederim kızım sen olmasan ben ne yapardım? Bundan bir hafta önce evime hırsızlar girdi ve her şeyi çaldı. Son haftadır mideme kuru ekmekten başka bir şey girmemişti." derken sol gözünden bir yaş damla geldi. Ben de onunla beraber ağlamaya başladım. Ve bulduğum bir kağıt kaleme " Merak etme büyükanne sen artık benimlesin ve sana hiç kimse bir şey yapamayacak." yazdım ve okuması için onu uzattım. O da odadaki sallanır sandalyeye oturduktan sonra notumu okumaya başladı ve daha çok ağladı. Sonrasında yorgun düştü ve sandalyesinde uyuyakaldı. Çok tatlı gözüküyordu ama onu rahatsız etmemek için odadan çıktım. Tam odadan çıkıp hazırlıkları kontrol etmek için merdivenlere yönelmiştim ki bir çifte gözümü kapattı. Bunun kim olduğunu anlamam bir saniye bile sürmedi. Gelen benim sevgili prensimdi.

Yüzünde yorgun bir gülümseme vardı.

Ellerini havaya kaldırarak kafasının arkasına koydu. "Davetiyeleri dağıtabildiğim kadar dağıttım. Sen burada ne yapıyorsun?

Elimle büyükanneyi gösterdim. Nate'in çehresi endişeli bir ifade aldı "O kim? Biraz yorgun görünüyor.

Yapabileceğim bir şey var mı?"

Kafamı "hayır" manasında sallayıp Nate'i hazırlıklara devam etmesi için elinden tutup sürükledim. Önce çiçekleri hazırlamaya koyulduk. Nate özellikle bana verdiği çiçek türünü salonun her bir köşesinde görmek istediğini söyledi. Neymiş efendim, beni törenin her anında hatırlamak istiyormuş! Sanki sürekli dipdibe değildik! Yakında beni kendine bağlaması çok olasıydı. Hazırlıklar tam bitmişti ki kraliyet çanı çaldı. Bu da törenin başlayacağına işaretti. Konuklar ve halk yavaş yavaş sarayı dolduruyordu ve bizim üstümüzü değiştirmemiz gerekiyordu. Hem de acilen! Koşarak odalarımıza doğru gittik ve ben bugün değişiklik yapmak istediğim için önceden özel olarak diktirdiğim elbisemi çıkarttım. Altın rengi elbisem yere kadar uzanıyordu. Saf ipekten yapılmış rengi elbisem yere kadar uzanıyordu. Boynum da ve omuzlarımda bulunan yara izlerini kapatması için özel olarak bir kuyumcu tarafından yapılan gerdanlık bulunuyor. Gerdanlığın deseni elbiseye işlenmişti. Bu şekilde muazzam bir uyum yakalıyordu. Üzerinde çicek ve yaprak işlemleri bulunuyordu. Derin bir göğüs dekoltesi ile dikkat çekiyordu. Hayallerimin ötesinde bir elbiseydi. Özellikle bu renk istemiştim. Nate'in en özel gününde onu şaşırtmak heyecanlı olacaktı. Saçlarımın önlerini örerek arkada bıraktım ve kızıl dalgalı saçlarımın omuzlarımdan aşağı inmesine izin verdim. Hazır olduğuma kanaat getirip prensim yanına taht salonuna doğru yol aldım. Yolda pek çok halktan ve saraydan insanla karşılaştım. Hepsi gözlerini açarak bana bakıyordu şaşkın bir ifadeyle. Onlarla oyalanmadan prensimin yanına doğru yol aldım ve onu görünce nutkum tutuldu. Galiba ona da öyle olmuştu çünkü bana bakarken göz bebekleri büyüdü ve ağzı açık kaldı. Hayranlıkla beni izliyordu. Ben de onu. Uzun sarı saçlarını arkada toplamıştı. Üstüne hayatımda gördüğüm en güzel takımı giymişti. Siyah ceketinin cebinde ise bir adet kırmızı krizantem bulunuyordu. Bu detay beni hem gülümsetmiş hem de çok mutlu etmişti. Yanına gittiğimde suratımda aptal bir gülümseme vardı. Reverans yaparak elimi tuttu ve öptü. Bu yüzümün kıpkırmızı olmasına neden oldu. Halkın önünde böyle bir şey yapmasını beklemiyordum. Halktan ise koca bir alkış koptu. Bu durumda adeta yer yarılsa da içine gitsem diye bekliyordum. Ve o beklenen anın geldiğini Sir Darrel'in taçı getirdiği an anladım. Ama anlamadığım şey bir değil iki taç geliyordu. Anlamaz gözlerle Nate'e baktım ama o sadece gülümsemekle yetindi ve elimden tutarak ortadaki platforma çıkarttı. Neler olduğunu anlamaya çalışırken Sir Darrel'in sesi duyuldu.

"Sayın prensim, sizi tüm Arkantia halk huzurunda kralımız yapmaktan gurur duyarım."dedi ve tacı kırmızı yastıktan alarak Nate'in başında taktı. O an tüm sarayda kocaman bir alkış koptu ve herkes

kralının önünde eğildi. O anda Sir Darrel'in sesi tekrar duyuldu.

"Sayın Leydi Onyx, sizi Arkantia halkının huzurunda kraliçemizi yapmaktan gurur duyarım." Dedi ve diğer elindeki tacı başıma taktı. O an neler olduğunu anlamaya başlar gibiyken Nate elimi tutarak eğildi ve hayatımı değiştirecek o cümleleri kurdu.

"Sevgili kraliçem, seninle olan her anim, krallığımın en değerli hazinesi haline geldi. Senin gülüşün benim için güneşin doğuşundan daha parlak. Seninle her an, geçmişimde hiç tanımadığım bir anlam kazandı. Bugün burada, krallığımızın ve herkesin önünde, seni hayatımın geri kalanı boyunca yanımda görmek istediğimi söylemek istiyorum. Hayatımı ve krallığımızı sonsuza kadar seninle yönetmek istiyorum, kraliçem. Benimle evlenir misin?" dedi ve parmağıma yakut bir yüzük taktı.

Gözlerim yaşlarla doldu ve kafamı evet anlamında salladım. Bunu hiç beklemiyordum ama hayatımın en güzel günü olduğunu söylemeden geçemeyecektim.

~3 Yıl Sonra~

Nate ile bahçede oturuyorduk bir yaz akşamı. Kucağına uzanmış gökyüzünü izliyordum.O da bir yandan kızıl saçlarımla oynuyor bir yandan da kızlarımızı izliyordu. Kızlarımız da bahçede koşturuyor köpeğimiz Shadow ile oynuyorlardı. Evet, Nate her hayvanımıza illa benim lakabımı takmaya niyetliydi. İlk defasında duyduğumda gözlerimi devirmiştim ama artık buna alışmıştım. Evet, bu arada ikiz kızlarımız olmuşlardı. Şu anda 3 yaşındaydılar. Biri sarı diğeri kızıl saçlıydı. Sarı saçlı olan kızımızın adı Xana'ydı ve babasının kopyasıydı. İlk doğduğumda sanki bebek Nate'i elimde tutuyordum. Kızıl saçlı kızım ise Reagon o da benim klonum gibiydi. Sanki ikizimizi doğurmuştum. Ama maalesef ikisi de babalarına aşıktı. Baba diyor başka bir şey demiyorlar. En büyük kızım Solana ise bana düşkündü. O şu an da 7 yaşındaydı. Solana'yı evlat edindiğimizde 4 yaşındaydı. Doğduğunda öksüz kalmıştı Solana. Hain babasını ise bizzat ben öldürmüştüm 3 yıl önce kendi ellerimle. Ama Solana bunları bilmeyecekti. Bunları bilmemesi gerekiyordu. O anda Solana yanıma geldi. Ağlıyordu. Telaşla ayağa kalkarak yanına gittim. Yanına gittiğimde dizi kanıyordu. Ah be güzelim, nasıl becerdin sen onu? Elimi uzattım tutması için. O da ağlıyor bir yandan da bana bakıyordu. O an ilk defa bana "Anne" dedi. Gözlerimi açarak ona baktım. Ben de ağlamaya başladım o an. Daha önce bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyorum. Sıkı sıkı sarıldım Solana'ma. Bunu gören ikizler de paytak paytak bize geliyorlardı. Nate ise yerinden fırlayarak ikizleri yakaladı. Kahkaha dolu sesleri sarayda yankılandı. Sonra beşimiz birlikte sarıldık o an hissetmiştim. Bu benim mutlu aile tablomdu. Kızlarımın yüzü neşe saçıyordu.

O an karnıma sancı girdi. 9 aylık hamileydim ve sanırım doğruyordum! Acı dolu bir inleme ile Nate'e baktım. Sonra yavaş yavaş gözlerim kararmaya başım dönmeye başladı. Nate korku dolu gözlerle beni kucağına almış bağırıyordu. "Yardım edin! Şifacılar nerede? Acil hepsini toplayın!"

Son duyduğum sesler bunlardan ibaretti. Bilinçim daha fazla açık kalamadı.

~3 Gün Sonra~

Gözlerim yavaş yavaş açılıyordu. Ama her yerde çok fazla ışık vardı. Göz kapaklarımın açılıp kapanması bir olmuştu. O an Nate'in sesini duydum.

"Çabuk perdeleri kapatın. Uyanıyor!"

"Emredersiniz kralım!"

Perdeler kapanınca gözlerimi açabilmiştim. Gördüğüm üzere yatak odasındaydık ve kızlarım yanımda uyuya kalmıştılar. O an karnıma baktım. Bebek! Bebeğim nerede? Ölmüş olamaz!

Korku dolu gözlerle Nate'e baktım. Vereceği her cevaba hazır olmaya çalıyor bir yandan da ağlmamak için zor duruyordum.

Nate ise gülümseyerek bana baktı. Sonra ise bana dünyaları veren şu sözler ağızından döküldü:

"Çok sağlıklı bir prensimiz oldu kraliçem. Prensiniz sizi bekliyor." Diyerek bana oğlumu uzattı. Yüzüne baktığımda onun ilk defa bu kadar mutlu olduğunu hissediyodum.

Oğlum bana verdiğinde onu ilk kez görüyordum. Kahverengi saçları, minicik bir burnu,kocaman gri gözleri vardı. O koca gri gözlerle bize bakıyor neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sonra küçük bir gülücük sesi çıkardı. Ellerini bana doğru uzattı. O kadar masum görünüyordu ki...

Nate'e döndüğümde mutluluktan gözleri dolmuş bir şekilde bizi izliyordu. Yanıma gelmesini işaret ederek biraz yana kaydım. O da yavaşça yanıma oturdu ve yanağıma nazik bir öpücük kondurdu. İşte şu an gerçek anlamda tamamlanmıştım. Geçmisi geride bırakmış ve ailemleydim. O an Nate bana bir soru yöneltti.

"Kraliçem, oğlumuzun adı hala yok. Sizce ne olsun?" diyerek bana bir kağıt ve kalem uzattı. Gülümseyerek Nate'e baktım. Oğlumu gördüğüm an aklıma düşmüştü ismi.

Kağıda ismini yazarak uzattım. Nate ise bana bakarak gülümsedi. Ve oğlumuzu kucağına aldı.

"Bizi tamamladın güzel oğlum. Prens Lloyd."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.