İçeriğe geç

Gölge Taht

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Gölge Taht

Bölüm 1

0.1

Wanying, yazın tomurcuklanan şeftali çiçekleri desenli turuncu bir ruqun giymişti. Güneş sol omzunu kıyafetin üzerinden yakıyordu fakat kız dikkatini bir yere vermişti ve hissetmiyordu. Tezgâha biraz daha eğildi, arkasından prensin geleceğini duyan meraklı ve acele homurdanmaları duyabiliyordu. Prensin ismi zikredildiği her konuşma kulağından giriyor, bir iki saniye iz bırakıp kayboluyordu.

Elini cam oymaların üzerinde gezdirdi. Yeni bir toka istiyordu ve bir türlü istediği modeli bulamıyordu. Dikildi ve kaşlarını çatarak satıcıya baktı.

“Nasıl olur da bütün saç iğnelerin bu kadar sıradan olur!”

Sesi kızgınlıktan çok bıkmış gibi çıkmıştı, Çince’sinde az da olsa bir aksan kayması vardı. Zaten gözlerine bakan herkes onun buradan olmadığını anlıyordu. Bazı satıcılar onu zengin bir gezgin sanıyor, bu yüzden çok hürmet ediyorlardı. Fakat amca Li, Wanying’i tanıyordu ve onun sadece giyimine ve saç tokalarına özen gösteren bir yerli olduğunu biliyordu.

“Prens gelecek diye herkes en güzellerini sabah erken gelip seçti. Sanki saraydan metrelerce uzakta o kalın duvarların arkasından prens onları görecek ve aşık olacak. Maalesef sen bu şansı kaçırdın, bir dahaki sefere artık,” deyip gülümsedi.

Wanying erkekleri ve onların sığ görüşlerini düşündü.

“Biz prenslerden daha çok kendimiz için giyiniriz Li Bey. Bu zamana kadar bekar kalmanıza şaşırmamalı.”

Parmaklarını parlak ve ısınmış tokaların üzerinde gezdirdi ve mor çiçek işlemeli bir tokayı Li’ye uzattı.

“Denemeniz gerekiyor galiba, belki o zaman bir kadın sizi fark eder.”

Bunu söylerken kıkırdıyordu. Li kaşlarını çatıp hızlıca tokayı elinden aldı ve tıslayarak:

“Küçük çocuklarla uğraşacak vaktim yok, hadi kaybol buradan, satış yapamıyorum senin yüzünden.”

Wanying çoktan uzaklaşmaya başlamıştı. Yürürken arkasını dönmeden selam niyetine elini kaldırdı.

Pazara göz attığında yerde yapraklar gördü. Çiçekçiler bir sürü çiçek hazırlamış, yeşil yapraklarla süslemişlerdi. Birçoğu yerdeydi ve ayaklar altında eziliyordu.

Bu sıcakta herkes buradaydı. Bazı tezgâh başları tıka basa doluydu. Herkes prensin gelişi için pazarlık yapıyor; ya evlerini ya da kendilerini süslemek için binlerce yen döküyordu.

Wanying ayak parmaklarının üzerine kalktı, çok uzun değildi fakat çelimsiz de sayılmazdı. Siyah saçları vardı ve akılda kalmayacak bir yüzü; saçlarını açık bırakmış, bir tokayla kenardan tutturmuştu. Diğer kızlara göre iri bir gövdesi vardı, duruşu dikti. İnsanlar ona bakıyordu çünkü gözleri farklıydı; bu bakış anlık bir bakıştı, sonra kızın üstünden kayıp gidiyordu.

Kıyafetleri her zaman temiz ve alımlıydı. O yüzden onu yabancı bir zengin olarak sanıyorlardı ilk başta. Gerçekte ise bambaşka biriydi.

Sadece kafaları görüyordu, kalabalık tepeler halinde yavaşça hareket ediyordu. Biraz daha zorladı, parmakları acımaya başlamıştı. “Yüksek bir yere çıksam iyi olur,” diye düşündü.

Yuxi ile pazar başından itibaren ayrıydılar. Yuxi koluna takmak için çiçek aramaya çıkmıştı, şimdi ise ayarladıkları yerde yoktu. Arkasını dönecekken bir el beline sarıldı.

Aniden ürktü Wanying. Arkasını dönünce şeytan maskesi takmış biri ona bakıyordu. Yine ürktü ama alışkındı. Elini yumruk yapıp şeytanın omzuna geçirdi.

Şeytan homurdanıyor ve hayıflanıyorken maskeyi çıkardı. Chengye yüzünü buruşturmuştu fakat gözlerinde ışık vardı. Gülümsedi ve Wanying’e eğilip:

“Bir prense vurmanın bedelini biliyor musun?” dedi.

Wanying de:

“Keşke prensimiz prens gibi davransa,” dedi.

Chengye komik ve çirkin süslemeleri olan yeşil bir şal takmıştı omuzlarına. Yerlere sürünüyordu ve şimdiden uçları siyahlaşmıştı. Elinde çilekler vardı fakat ezilmişlerdi; büyük ihtimalle dikkatsizce her yere sallamıştı torbasını.

Wanying için Chengye ile alışverişe çıkmak her zaman eziyetti. Ama seviyordu onu. Ne zaman güldüreceğini biliyordu Wanying’i ve o da Wanying’i seviyordu.

El ele tutuşup kalabalığın azaldığı tentenin altına geçtiler. Chengye elini torbasına attı ve içinden ezilmemiş kocaman bir çilek çıkardı.

Wanying’le yan yana oturup yemeye başladılar. Wanying ağzı dolu bir şekilde:

“Yuxi nerede? Ve senin gardiyanın nerede?” diye sordu.

Chengye ardı ardına çilek yiyordu, yeşil saplarını yere tükürüyordu.

“Bilmem, ikisini de kaybettim,” dedi.

Wanying ona baktı ve merak etti. Bu kadar rahat ve vurdumduymaz biri nasıl o sarayda yaşayacak ve günün birinde belki de önemli bir vilayeti yönetecekti...

Torbaya uzanırken derince iç çekti.

“Umarım insanlar gördüklerimizden daha fazladır ve derindir,” diye düşündü, akan kalabalığa bakarken.

Chengye sarayın en küçük prensiydi ve sadece Wanying’in ve en büyük abisinin hoşlandığı bir kişilik sergiliyordu. Gününün büyük kısmını derslerini aksatarak, saray ahalisini rahatsız ederek—özellikle ikinci ağabeyi Jinhai’yi—ve Wanying’le saray çevresinde dolaşarak geçiriyordu.

Wanying için iyi bir dost ve sevgiliydi. Akşam çökerken yüksek otların altına çökerler ya da ağaçlara tırmanırlar ya da sarayın kuytu bir köşesinde soluksuz kalırcasına öpüşürlerdi. Chengye her seferinde onunla evleneceğinden ve onu da prenses yapıp uzaklara kaçacaklarından bahsederdi.

Wanying neden kaçacaklarını anlamaz, prenses olmak istemezdi ve sadece öpülmek isterdi. İkisi de bir nevi her istediklerini yapan tiplerdi.

Yuxi prensesti. Ciddi bir prenses. Wanying’den bir yaş büyüktü ve nedendir bilinmez ağabeyi ile Wanying arasındaki öpüşme oyunlarını bilmez ve anlamazdı. Bir prensesten beklenecek derecede zarifti; Wanying ve Chengye ne zaman başlarını belaya sokacak bir şey yapmak isteseler onlara şiddetle karşı durur, yine de peşlerine takılırdı.

Üçü bir nevi arkadaştı. Wanying ikisini de çok seviyordu, o yüzden onlar için hep endişeleniyordu.

Şimdi ise prens ve prensesle normal halkın pazarındaydılar. Bir nevi kılık değiştirmişlerdi ve Wanying sarayın muhafızlarını her yerde görebiliyordu. Güvendeydiler, Yuxi de büyük ihtimalle kendini alışverişe kaptırmıştı ya da yakışıklı askerlerin geçişini izliyordu.

Az aşağıdan yamaca bakan tarafta genç kızların kıkırdamaları duyulabiliyordu. Yuxi’nin narin bedenini fark ettiğinde Wanying gülümsedi, o taraftan geliyordu. Büyük ihtimalleri yanakları kızararak birkaç yakışıklı asker için tezahürat yapmıştı. Onu çok iyi tanıyordu.

Arkalarında iki muhafız vardı. Yuxi üzerinde pembe bir ruqun giymişti. Saçı mükemmel toplanmıştı ve yüzü tertemizdi. Güneş arkasından vuruyordu ve etrafındaki hava dalgalanıyordu. Adımları zarif ve düzgündü. Elbisesinin kumaşının kalitesi metrelerce öteden belli oluyordu.

Wanying bu elbiseyi ne zaman giyebileceğini merak etti. Yuxi bir elbiseden sıkılınca sıklıkla onu Wanying’e hediye ederdi. Bazen onun için de kıyafet diktirirdi. Wanying asla şikayetçi değildi.

Yuxi kimseye çarpmıyor, bakışlarıyla etrafı tarıyordu.

Wanying çilekten hafif kırmızı olmuş elini Chengye’nin yeşil çirkin şalına sildi ve ayaklandı.

Elini kaldırmadan Yuxi onları fark etti ve gülümsedi. Adımları sıklaştı ve elindeki çiçekleri kaldırdı.

“Gerçekten çok güzeldi ve renk renkti. En güzel çiçekleri ben aldım,” dedi yanlarına gelince.

Wanying çoktan eğilip çiçekleri kokluyordu. Chengye de ayaklandı.

“Haydi gidelim,” dedi. “Zaten geç kaldık, bu çiçekler yüzünden.”

Yuxi, Chengye’ye bakıp:

“O ne çirkin bir pelerin,” dedi ve kolundan sarkan maskeye baktı. “Umarım abimi böyle karşılamayacaksın.”

Yüzünü buruşturmuştu.

Wanying, Yuxi’nin elinden çiçekleri alıp arabaya taşırken Yuxi, Chengye’ye ne yapıp yapmaması gerektiğini söylüyordu. Başını eğeceksin… Bir gün imparator olacak abimiz ve o zaman bu gevşekliğin bir eğlenceden çok sorun olacak onun için…

Böyle böyle konuşa saraya döndüler. Yuxi’nin aldığı bazı çiçeklerin yaprakları yola dökülmüştü. Wanying bu yapraklara baktı.

Ne kadar güzel olsalar da yoldaydılar ve tekerlekler tarafından ezilmişlerdi. Daha şanslıları saraydaki üstün bakımla on gün daha yaşayacaktı.

“Ben de bu çiçekler gibiyim,” diye düşündü. “Yaşayacağım.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.