Derin’le alışveriş caddesindeki o kalabalığın arasında yürürken her şey son derece sıradandı. Tam bir mağazanın önünden geçerken kolumu çekiştirip, "Beş dakika şuraya da bakalım mı?" dediğinde isteksizce başımı salladım. Mağazaya girdiğimizde kendine beğendiği bir kıyafetle kabine yönelirken çantasını kucağıma tutuşturdu.
Bir elimde onun çantası, diğer elimde kendi telefonum, kabinlerin dışındaki bekleme koltuğunda oturuyordum. Derin’in kabinden çıkmasını beklerken, koridordan yaklaşan sert ve tempolu adım seslerini duydum. Kafamı kaldırıp ne olduğuna bakmaya fırsat bile bulamadan, yüzümde hissettiğim devasa ve sert bir el bütün dünyamı kararttı.
Nefesim kesildi. El, hem burnumu hem de ağzımı tek bir boşluk bile bırakmayacak şekilde acımasızca kapatıyordu. Diğer eliyle sol kolumu öyle şiddetli kavramıştı ki, kemiklerimin sızladığını hissettim. Bütün gücümle çırpınmaya, adamın tutuşundan kurtulmaya çalıştım ama oksijensiz kaldıkça bilincim bulanıklaşıyor, vücudumdaki derman tükeniyordu.
Gözlerimi yeniden açtığımda kendimi hareket halindeki lüks, siyah bir SUV’nin arka koltuğunda buldum. Ellerim arkadan sıkıca bağlanmıştı. Kafamda karanlık bir çuval vardı ve ağzım kalın bir halatla bağlanmıştı. Konuşamıyordum, tek yapabildiğim boğuk çığlıklar atmaktı.
Tam o sırada, başımdaki çuvalın üzerinde baskısını hissettiğim sıcak bir el, çuvalı yavaşça yukarı doğru kaldırdı.
Görüşüm netleştiğinde, karşımda duran keskin ve karanlık gözlerle göz göze geldim. Vücudum zangır zangır titriyor, gözlerimden engel olamadığım yaşlar süzülüyordu. Karanlık ve fısıltıyı andıran derinden gelen bir sesle konuştu:
"Sakin ol."
Ağzımdaki halatı yavaşça çözüp çıkardı. Serbest kaldığım ilk an, nefes nefese bir çığlık patlattım:
"İMDAAAT!" Sesim tıkanıyor, ciğerlerim acıyordu. "İm-daat!"
"Boşuna bağırma, kurtulamazsın," dedi soğukkanlılıkla. Beni baştan aşağı süzdü. Vücudumdaki titremeyi durduramıyordum. "Uslu durursan ellerini de açacağım."
Birkaç saniye boyunca sessizce gözlerimin içine baktı. Ardından eli yavaşça bağlı bileklerime uzandı ve düğümü çözdü. Ellerim serbest kalır kalmaz, refleksle sol koluma gitti. Tanrım, canım felaket şekilde yanıyordu. Çarşıdaki o korumanın kolumu sıktığı yer morarmıştı.
Bakışları doğrudan kolumu tuttuğum yere kaydı. Hiç tereddüt etmeden elimi oradan çekip moraran yeri kendi parmaklarıyla tuttu.
"Ahh! Ne yapıyorsun be, acıyor!" diye bağırdım geri çekilmeye çalışarak.
"Ne oldu burana?" dedi, sesindeki o anlık sertleşmeyle.
"Umurunda mı?"
"Ne oldu dedim!"
Cevap vermeme fırsat kalmadan araba aniden durdu. Hışımla dışarı çıktı. Dışarıdaki takım elbiseli adamlardan biriyle yüksek sesle tartıştığını, adama adeta gürlediğini duydum. Çok geçmeden benim bulunduğum tarafın kapısını açtı. Yanında son derece tatlı ve genç bir kız duruyordu.
"Maya, Gece'ye yardımcı ol," dedi emredici bir tonla.
Adımı nereden biliyordu? Beni tanıyor muydu? Peki ben onu tanıyor muydum? Kafamdaki sorular birbirini kovalarken, Maya adındaki kız elimden tutup beni arabadan indirdi. Fısıltı kadar yumuşak bir sesle konuştu:
"Merhaba."
Bu kızın bakışlarında en ufak bir kötülük yoktu. Bana zarar vermeyeceği, sadece yardımcı olmak istediği her halinden belliydi. Sadece başımı sallayarak karşılık verebildim.
Maya beni devasa malikanenin üst katındaki son derece lüks bir odaya çıkardı. Odaya adım attığımda kısa bir şok yaşadım. Sanki benim zevkime göre dizayn edilmiş gibiydi; her şey beyaz, siyah ve lacivert tonlarındaydı. Çalışma masasının üzerinde boş bir çizim defteri bile duruyordu.
"Burası sizin odanız Gece Hanım," dedi Maya gülümseyerek.
"Teşekkür ederim..." dedim, sesimdeki ve vücudumdaki titreme hâlâ tam olarak geçmemişti.
"Şimdilik biraz yalnız kalın, birkaç saat sonra birlikteyiz," deyip tatlı bir tebessümle odadan çıktı.
Yalnız kalır kalmaz dolaba yürüdüm. İçinden rahat bir sweat ve eşofman altı çıkarıp hızlıca giyindim. Çekmecelerden birinde bulduğum tarakla dağılan saçlarımı taradım, ardından odadaki banyoya geçip yüzüme soğuk su çarptım. Bir doktor soğukkanlılığıyla zihnimi toplamam gerekiyordu. Banyodan çıkıp masaya oturdum. Bir saat boyunca, yaşadığım bu kabustan kaçmak istercesine masadaki deftere çizim yaptım.
Tam o sırada kapı çalındı.
"Gel," dedim.
İçeri elinde ilk yardım çantasıyla Maya girdi. "Yatağa gelin lütfen Gece Hanım."
"Ah, lütfen 'hanım' deme. Gece desen yeterli."
"Peki," dedi sevecen bir tavırla. Yatağın kenarına oturduğumda kolumdaki morluğa dikkatlice bir merhem sürmeye başladı.
Daha fazla dayanamayıp sordum: "Sana bir şey sorabilir miyim?"
"Tabii ki sorabilirsin."
"Beni kim, neden kaçırdı?"
Hiç tereddüt etmeden cevap verdi: "Alaz Ateş."
Aynı rahatlıkla devam etti: "Birkaç saat önce bize bu odayı hazırlamamızı emretti, biz de hazırladık. Sonra da seninle ilgilenmemi söyledi. Nedenini ben de bilmiyorum."
"Peki beni ne zaman bırakır?"
"İnan bilmiyorum... Ama iyi geceler Gece. Alaz Bey bir an önce yatmanı söyledi."
"Tamam, iyi geceler Maya," dedim yatağın içine girerken.
"Bir şeye ihtiyacın olursa seslenmen yeterli," deyip odadan çıktı.
Yorganı üzerime çektim. Günün bütün yorgunluğu, korkusu ve belirsizliği üzerime çökmüştü. Daha tam olarak nerede olduğumu, başıma ne geleceğini bile bilmeden, zihnimin kapanmasına izin verdim.