Gecenin karanlığında bilgisayarın loş ışığı gözlerimi alıyor, parmaklarım klavyede kayıp gidiyordu. Ekrandaki kelimeler hızla akarken hataları en aza indirgemek için yazdıklarımı tekrar tekrar gözden geçiriyordum. Evimin küçük balkonunda süklüm püklüm olmuş divanda otururken omzumdan düşen pikeyi düzelttim. Yıllarından bu yana aralıksız yaptığım tek şey buydu: İnsanların saklamaması gereken gerçekleri saklamalarını engellemek. Öyle sıradan sırlar değildi elbet, sadece suç mertebesinde olanları. Kime göre neye göre... Daha doğrusu hükmünü giyebilmeleri için kanıtları ortaya çıkarıp bütün ülkeye sosyal medya aracılığıyla herkesin haberdar olduğundan emin oluyordum. Arada magazin siteleriyle anlaşma yaptığım da oluyordu, sonuçta herkes geniş kitlelere sahip değildi. Bazen olağan akışı hızlandırsam da çoğu zaman akışı başlatan ben oluyordum. Bunun başıma bela açtığını, peşime takılan mafyatik tipler olduğunu ve hukuken aranan bir suçlu olduğumu-ki bunun suç olarak değerlendirilmesi kadar ironik bir şey yok-kolaylıkla söyleyebilirim ama kimin umurunda? Sonuçta kimse kim olduğumu bilmiyor. Ben istemediğim sürece böyle de devam edecek. Derin bir nefes alıp verdim, bugünkü kurbanım için de olay akışı benim sayemde başlayacaktı. Kendisinden edinmiş olduğum bilgilerle oluşturduğum, makale çizgilerinden fazlaca taşmış olan yazıyı tamamlamamla son okumasını yaptım:
Beder Holding’de 7 aydır Bilgi Teknolojileri ve AR-GE Departmanında müdürü olarak çalışan Cihan Akkılıç geldiğinden beri beş kadın çalışanını kovdu. Kovulma sebebini okuduğunuzda kendisini yuhalayıp aşağılamanızı önemle arz ederim. Her zaman olduğu gibi açıklayayım o zaman: Cihan Akkılıç kadın çalışanlarına tacizde bulunuyor. Bulunduğu tacize karşı sesini çıkaran çalışanlarını ise işten atıyor. Atıyor diyorsam tamamen kariyer hayatlarını bitirme eylemine geçmesini kastediyorum. Adamın otuz beş yıldır evli olduğu bilgisini vermiş miydim ya da kovduğu kadınların kendi kızı yaşında olduğunu? Kendisinin mazideki işlerini incik cıncık ettiğimizde bunun ilk olmadığını apaçık ortada. Artık bu bilgiden ne muaf oldum sanırım. Ah cidden bu kadarla da kaldığını söylemek isterdim ama değil. Çalışanlarının adına zam talebi açıp zamlarının %50’sini herkesten habersiz-çok pardon Ayça Kaya’nın yardım ve yataklık haberini vermeyi unuttum- olarak kendi sinesine geçirecek kadar da hızını alamıyor. Cezasını en kısa zamanda alınması ve unutulmaması dileğiyle…
GÖLGE
Başta kendi varlığımı sadece “S.” olarak yayımlasam da sosyal medyada istemeden de olsa oluşturmuş olduğum hayran kitlemin bana “Gölge” ismini verdiğinden beri lakabımı benimseyerek kullanıyordum. Benim açımdan aman aman bir farklılık yoktu çünkü. Kullandığım dilin laubali olduğunun pekala farkındaydım. Bunun sorumlusunun ben olduğumu söyleyemem çünkü sadece nefsi müdafaaydı. İnsanlarında suçlarında kanıt arayanlara kanıt verdim diye suçlanmış olmak beni bu duruma sürüklemişti. Herkesi dalgaya alıyormuşum gibi yazmak, değerli hukuk çalışanlarını ve polis memurlarını biraz çıldırtıyordu. Hoş birazcıkta yediğim damgayı hak edecek davranışlarda bulunsam sorun teşkil etmezdi değil mi?
Kendinden emin bir sırıtışla belgeler, yazışmalar ve kanıtlarımla makalemi taçlandırırken Cihan Akkor olacak olan o adamın bütün sosyal medya hesaplarından her şeyi yayımlamayı ihmal etmedim. İşte bu kadardı. Zengin olan birisinin ne kadar hayatını karartabilirdim bilmiyorum ama en azından burnunu sürttürebilirdim. En azından adını lekelemiş oldum. Medya akışını takip ederken merak ettiğim şey; şu an Cihan Akkor’un yüz ifadesinin alacağı değişken ifadesi, hızla bütün gönderileri kaldırmaya çalışırken büründüğü panik halleri ve en güzeli de gönderileri asla silemeyeceğini anladığındaki o çöküşüydü. Ne kadar hayal edebilsem de kanlı canlı görebilmek benim için ayrı bir tatmin olurdu. Kendisi beni bir buçuk iki ay önce işten kovmuştu, hayatımın şokunu yaşamıştım çünkü bir çalışan olarak bu zamana kadar kendisinin hiç fark etmediğim bir yüzüyle karşılaşmıştım. En kötüsü de benden önce kovulan iş arkadaşlarımın kovulma nedenini çok sonradan idrak etmemdi. İntikam için ölüp biten bir insan değildim ama bu bir tek benim intikamım değildi, aslında bu benim için intikam bile değildi Gölge’nin her zamanki gibi çığlıklara megafon tutmasıydı. Gölge kimliğimle ilk defa kendim için, ufak da olsa bir dokunuş yapmıştım. Sanırım bu yüzden en zevk aldığım projem de buydu. Bilgisayarı kapatıp balkondan çıtım. Kendi odama geçerken bilgisayarı sıkış tıkış olmuş masanın boş kısımlarına iteleyerek yerleştirdim. Derme çatma dolabımdan kapüşonlu hırka bulup üzerime geçirdim ve kendimi sokağa attım. Kimsenin etrafta olmayışının verdiği zevkle ağır adımlara ilerliyordum. Gece yürüyüşü en sevdiğim şeydi, karşı cinsten biriyle karşılaşmadığım zaman. Bu gün de öyle olmamasını umdum ve titrek sokak lambaları eşliğinde gecenin karanlığında kayboldum.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandığımda yüzümün sirke satmasının tek sebebi işin gücün olmadığında gününün sıkıcı geçmesiydi. Erken kalkıp geç yatmak da bunun tuzu biberiydi. İş başvurularıma geri dönüş olmaması veya ret yemem de cabasıydı. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra saate baktım, daha sabahın yedisiydi. Kahrolası yedisi. İnleyerek acıkan karnımı doyurmak için mutfağa ilerledim.
Salonumla bitişik mutfağımın arasında tezgah vardı. Üstünde duran boş meyve sepetinin yanındaki kumandayı alıp televizyonu açtım, günün fon müziği olan sabah haberlerini açtım. Bir yandan kahvaltımı hazırlamak için mutfağı karıştırırken haberleri dinliyor, göz ucuyla bakınıyordum. Hazırlayacak pek bir şeyim yoktu çünkü evde olanların neredeyse yarısı küflenmişti. Artık markete gitmem gerekiyordu sanırım. En azından sandviç yapabileceğim kadarını kurtarabilecektim. Suyun kaynamasını beklerken sandviçimi hazırlamaya başladım. Ayırmam gerekenleri ayırıp hızlıca kahvaltımı hazırladım. Dirseklerimi tezgaha yaslayıp sandviçimi yerken bir yandan da sallama çayımı yudumluyordum. İştahla yemeğimi yerken televizyondaki haberlere dikkatimi verdim.
Her zamanki gibi Gölge imzalı bir haber karşımda duruyordu. Cihan ve Ayça’nın polis arabasına bindirildiği görüntüleri canlı yayında verilirken karısı ve çocukları hınçla kendisine bakıyor, sayıp döküyorlardı. Holding sahibi bu işten haberi olmadığına dair açıklama yapıyor Cihan’ın yaptıklarını düzelteceğini söylüyordu mesela işten atılan çalışanları geri işe alması gibi... Boş sözlerine gözlerimi devirmeden edemedim. Yalan yok adamın bir suçu yoktu ama bunu- tacize uğrayan kadın çalışanların ve parasıyla mağdur olanları-o kadar önemsediğini hiç mi hiç sanıyorum. Yaptığı sadece holdingin değer ve müşteri kaybetmemesiydi. Sıkı bir yönetimi ve kontrolleri olsaydı fark edebilirdi ve kendini şu an olduğu gibi küçük düşürmesine gerek kalmazdı. Kovulan bir çalışanı olarak kısa bir süre içinde işe dönebileceğim hakkında bir mail atacaklardı ama döneceğimi pek sanmıyorum. İşimde iyiydim ve daha iyi yerlerde daha iyi bir maaşa çalışabilirdim. Gerçi şu iki ay içerisinde Cihan Akkılıç buna müdahale etmeseydi çoktan çalışmaya başlamış ve maaşımla kendimi biraz da olsa şımartmış olurdum. Sanırım kahvaltımdan sonra yapacağım ilk iş özgeçmişimi birkaç yere tekrardan yollamak olacaktı. Ciddi manada ayaküstü olan kahvaltımı bitirip bulaşıkları evyenin içine bıraktım. Koltukların birine kurulup otururken çayımdan bir yudum daha aldım. Önemli haberlere verilen sürenin kısalığına binaen yeni haber önüme düşmüştü bile;
“...Hakan Akpınar’ın cesedi sabah 4.30 sularında çıkmaz sokak arasında bulundu. Ne bir delil ne bir kamera kaydı bulunabildi. Son iki yılda yaşanan altı cinayette olduğu gibi cesette 20 yerinde bıçak izi bulundu. Otopsi sonucunda bıçaklanma dışında kafasından ağır darbe aldığı ve darp edildiği anlaşıldı...”
Sıkıntıyla başımı arkaya doğru attım ve düşünmeye başladım. Cinayetten haberdar olduğumdan beri araştırıyordum-yani başından beri- ve elimde koca bir hiçlik vardı. Her ne kadar Gölge’nin büyük hayran kitlesi tarafından yüceltilsem de bu cinayete karşı sustuğum düşünülüp yerildiğimde oldu. Bir yerlerde hata yaptığımın farkındaydım. Bu cinayetin benim açımdan bu kadar kısa sürmemesi gerekirdi. Belki de her şeyim düz mantık ilerlemesine alışmıştım. Bu kadar çabuk pes etmeyecektim tabi ki de. Üstüne vazife olmayan işlere karışmakta pek iyi değildim ama bu tam da Gölge’nin işiydi.
“... Ailesi perişan halde...”
Kafamı tekrardan televizyona çevirdim. Bir önceki cinayette dedektif değişmişti. İki ay önce. Bu dosyanın en ince ayrıntısına kadar incelemiştim ve evet dedektif de buna dahildi, dedektif ve yardımcısı. Dedektif yanına yeni bir çalışan alır mıydı? Belki. Şu an tek yapacağım şey şimdi olduğu gibi iş arayan bir insan olmaktı. Sanırım özgeçmişim biraz daha yıllanacaktı.
Bir anlık verdiğim kararla ayaklandım. Belki de son zamanlarda verdim en iyi karardı. Her ne kadar iyi bir karar olsa da bu karar hayatımda bir şeyleri değiştirecekti. Son zamanlarda yaptığım ‘Gölge Show’ sayesinde daha çok kan donduran olayla karşı karşıya kalmıştım evet ama-eğer dedektifle konuşmam başarılı olursa-cesetlerle iç içe olacaktım. Derin bir soluk alıp verdim. Bilgilerimi gözden geçirdim. Her şeyin eksiksiz olduğuna emin olana kadar odanın içinde volta attım. Erken kalkmanın tek avantajı şu an bana hazır hissedene kadar bekleyebileceğimdi. Ya da beklemeyecektim. Beklemenin bana vereceği tek şey her şeyin gözümde büyümesi olurdu. Bu düşüncenin farkındalığıyla kendimi yirmi dakika içerisinde hazırlanıp çağırdığım taksiyi kapımın önünde gelmesini beklerken buldum. Ne çok resmi ne de çok salaş giyinmiştim. Ama bir iş görüşmesi için gayet ideal bir seçimdi, bir suç mahalline gidebilecek kadar. En azından elimdekilerle en iyisini ortaya koydum.
Zihnimi meşgul etmediğim her dakika beni düşünmeye ve kurmaya itiyordu bu da beni delirtiyordu. Düşüncelerimin bunaltısıyla inledim. Tırnaklarımı yememek yerine bulabildiğim tek şey parmağımı ısırmaktı. Gergindim, olması gerektiği gibi. Yapacağım şeyin ne kadar iddialı olduğunun farkındaydım. Planımın ‘B planı’ olmadığından sadece ‘A planı’yla yetinecektim. Dedektifi çeldirebileceğim tek bir konu vardı ve bunu iyi kullanacaktım. En azından ben öyle olmasını umuyorum.
Bütün her şeyi kafamda kurmuştum. Eksik bir yer görmüyordum ta ki taksiden inip dedektifi karşımda görene kadar. Bir dedektifle konuşacaktım tabi ki de açık arayacaktı. Biliyorum ki o açığı bugün vermesem de illa ki ona verecektim. En basitinden onun yanında çalışmaya başlayarak verecektim bu açığı, gerisi çorap söküğü gibi gelecekti ama bugün değil. Derin bir nefes alıp zihnimi toparladım ve kendinden emin adımlarla ilerlemeye başladım. Sevgili dedektifin sırtı bana dönüktü emniyet şeridinin biraz gerisinde, bir kenarda duruyordu. Nerdeyse iki metrelik boyuyla ve heybetli duruşuyla içimdeki özgüven yok olmasa da ufaldı. Kısa bir kadın olmasam da keşke biraz daha resmiyete kaçıp topuklu giyseydim diye düşünmüyor değildim. Siyah bir takım elbiseyle kendince bir yas havasına bürünmüştü sanki. Yaklaştıkça kollarını göğsünün altında kavuşturmuş olduğunu gördüm. Bundan sonra dönüşün olmadığını bilerek son adımımı atıp dedektifle aynı hizaya geldim. Onun gibi kollarımı kavuşturup baktığı yere baktım. Kendisi başta beni tanıdığı biri sanmış olacak ki derin bir nefes alarak dudaklarını araladı, kafasını bana çevirmesiyle aynı hızlar geri kapattı. Gece boyu uykusuz kaldığını belli eden koyu göz alına eşlik eden soluk teni bana her an ölüyle ölü olma dedirtebilirdi.
“Affedersiniz sizi bir yerden tanıyor muyum ya da bu birimde falan mı çalışıyordunuz.” Sorusuyla ben de başımı ona doğru çevirdim. Aynı düzlükte cevap verdim.
“Hayır, ne henüz tanışıyoruz ne de henüz bu birimde çalışıyorum.” Önce tek kaşını kaldırdı sonra alayla gülüp burnunun kemerini sıktı.
“Hangi sıfatla?”. Hızlı ve sinirli. “Yani kast ettiğim bana böyle bir talep geldiğini hatırlamıyorum.” diye düzeltti yanlış anlaşılmamak için. Her ne kadar kendi tavrından ödün vermese de sesin tonundan o hissiyatı karşısındakine verebiliyordu.
“Hatırlamamanız normal çünkü bu talebi bizzat karşınızda oluşturdum.” Rahat olan tavrımdan ödün vermeden devam ettim. “İyi bir bilgisayar mühendisi olduğumu söyleyebilirim. Her ne kadar dedektif olmasam da bu dosyada sizinle çalışmak istiyorum.” Ondan tepki bekleyerek sustum. Sanırım bende fazla hızlı gitmiştim. İşi alabilmek için patronun peşinden yalvar yakar koşar gibi. Bu düşünce yüzümü buruşturma isteği uyandırdı. Ceketinin düğmesini açıp ellerini ceplerine koydu. Vücudu bana doğru döndürüp ilgisini çekmişçesine konuşmamı bekledi. Kafamda kurduğum cümleleri sırasıyla zihnimden salıverdim.
“Yok olan kamera kayıtları, daha da önemlisi kayıp kısımlardaki bulunamaması gizemi. Kendi çapımda bulabileceğim kanıtlar ve bir kaç teorim var. Ah şunu da unutmayalım akıl akıldan üstündür, farklı bir bakış açısının iyi geleceğini düşünüyorum.” Kalbimin ağzımda attığını söyleyebilirim, bu son cümlelerimin onu etkilemesini umuyordum ama Allah aşkına ben kimdim ki benden fikir istesin. Sherlok’a dedektiflik hakkında açıkça pek bir bilgim olmadığını söylememe rağmen. Göz ardı edilebilecek bir hata olduğunu düşünerek kendimi sakinleştirdim. İçindeki ateşi dışarı yansıtmadan ifadesini izledim, buz gibi bakışlarında hiçbir değişiklik yoktu.
“Bu neden cinayet dosyasında çalışmak istediğinizi pek açıklamıyor.” Demek ki ilgisini
çekebilmiştim. Bu düşünce biraz da olsa içime su serpmişti. Sır veriyormuş gibi öne doğru eğilip fısıldadım.
“Hayat memat meselesi olduğunun yeterince farkında olduğunuzu sanmıştım.”. Ve bitirici vuruş. Sanırım bu cümlem ciddi manada hatamın üstünü örtmeye yeterdi. Tekrardan doğruldum ve gitmek üzere hareketlenirken sonradan hatırlamışçasına ekledim. İddialı duruşumu bozmadan aynı hızda ilerledim. “İyi düşünün dedektif. Eğer bana ulaşmak isterseniz şuradaki sokak kamerasının önünde el sallamanız yeter.” Yüzünü buruşturmasının verdiği zevkle kahkahamı bastırıp kıkırtıya çevirdim. Arkamı döndüm ve geldiğim yöne doğru ilerledim. Bu söylediğim onun sadece daha hızlı karar vermesine neden olacaktı. Aslında bakarsan yolun ortasında deli gibi el sallamasını çok isterdim ama biliyordum ki birkaç saniye içerisinde bana seslenecekti.
“Bir dakika!” demesiyle dudaklarımda zafer gülüşü peyda oldu. Durdum ve arkamı dönerken suratımı ifadesizliğe bıraktım. Çoktan aramızdaki mesafeyi kapama eylemine geçmişti bile. Surat ifadesinden düşüncelerini tarttığı belli oluyordu ama bu ifadesi kısa sürdü. Cebinden çıkarttığı elini uzattı ve her ne kadar bilsem de ismini bana bahşetti.
“Poyraz Berk Tanyeli.”. Aynı şekilde elimi uzattım ve elini tuttum.
“Saye Bozdağ.”. Memnun oldum dermiş gibi kafasını indirip kaldırdı. Elini tekrardan cebine koydu. Ela gözlerinde bana olan mesafesini ve şüphesini görüyordum. Bunu bilmemi istiyordu. Fark ettirmesine gerek yoktu bu açık bir şeydi. Bunun olacağını bilerek bu işe girişmiştim, kısacası gözüm korkmamıştı.
“Saye Hanım, sizinle çalışmayı iple çekiyorum” dedi yalandan bir gülümsemeyle. Demek ki bu oyunu oynayacaktık. Ne mükemmel. “Ama bir şartım olacak. Daha doğrusu bir ricam.”. Devam etmesi için kaşlarımı kaldırdım. “Bu davayı çözersem bu dava kadar iddialı bir dosya daha verilecek. İyi bir bilgisayar mühendisinin yardımına ihtiyaç duyacağım kadar iddialı...” Bu cümlesi gülümsememe sebebi oldu. Dedektif nasıl konuşacağını iyi biliyordu. Dua edelim de cümlelerine kanmayalım. “Onun için bir yardım ricası diyelim.” Zihnimde bir karıncalanma oldu içimden bir ses karışıklık çıkacağını bas bas bağırıyordu. Zihnimdeki karmaşanın fişini çekerek yüz ifademi gizledim.
“Neden olmasın?”