Eski kâğıdın kendine has, rutubetle karışık o kadim kokusu olmasaydı, belki de her şey çok daha kolay geçerdi. Bazı kokular insanı geçmişe götürmez; insanı hiç var olmadığını sandığı bir geçmişin ortasına, henüz kurumamış bir mürekkep lekesi gibi bırakıverirdi.
Elara için yağmurlu çarşamba ikindilerinin değişmez sığınağıydı Pasaj Kırtasiye. Şehrin en işlek caddesinin iki sokak arkasında, yarı bodrum katına inen dar mermer basamakların dibine gizlenmişti. Dışarıda kalan dünyanın gürültüsü—fren sesleri, su birikintilerini yaran lastik hışırtıları, telaşla açılan şemsiyelerin metalik takırtıları—bu basamaklardan aşağı indikçe boğuklaşır, yerini ahşap rafların ve binlerce yaprağın emdiği o derin sessizliğe bırakırdı.
Elara nemli trençkotunun yakasını düzeltip dükkânın içlerine doğru ilerledi. Çizim defterleri, kömür kalemler, pirinç divitler ve cam şişelerdeki koyu mürekkepler... Buradaki her şey elle tutulur, somut ve güvende hissettirirdi. En azından son birkaç haftadır geceleri uykusunu bölen, rüyalarında gördüğü o yabancı, taş duvarlı saray odalarından veya boğazına sarılan soğuk su dalgalarından çok daha gerçekti.
Elini kalın dokulu, krem rengi bir eskiz defterinin üzerinde gezdirdi. Sayfanın pürüzü parmak uçlarında tanıdık bir ürperti bıraktı. Yanına bir kutu 0.5 uç, iki adet kestane rengi mürekkep kartuşu ve kenarları yaldızlı birkaç ayraç ekledi. Hepsini kucağına toplayıp dar koridordan tezgâha doğru yürüdü.
Kasanın arkasında, yarım ay şeklindeki okuma gözlüklerini burnunun ucuna indirmiş, gazetesindeki bulmacayı çözmeye çalışan Nermin Hanım oturuyordu. Mahallenin en az otuz yıllık kırtasiyecisiydi; sessiz, ağırkanlı ve her zaman nane şekeri kokan bir kadın.
"Bunlar sadece, değil mi kızım?" dedi Nermin Hanım, başını kaldırmadan.
"Evet, bu kadar," diye gülümsedi Elara. Malzemeleri ahşap tezgâhın üzerine bıraktı.
Nermin Hanım barkodları yavaşça okuturken Elara elini çantasının derinliklerine daldırdı. Anahtarlar, yıpranmış bir mendil, kulaklık kablosu... Parmakları boşluğu taradı. Bir an donakaldı. Çantanın fermuarlı iç gözünü açtı; boştu. Ceketinin ceplerini yokladı; yoktu.
Soğuk bir ter sırtından aşağı süzüldü.
"Ben... cüzdanımı masanın üstünde unutmuşum," dedi Elara, yanaklarına hücum eden sıcaklıkla. "Çok özür dilerim. Ev hemen iki sokak yukarıda, ablam evdedir. Poşeti burada bırakabilir miyim? On dakika bile sürmez, hemen alıp gelirim."
Nermin Hanım gözlüğünün üstünden anlayışlı bir tebessümle baktı. Malzemeleri kahverengi kâğıt bir torbaya koyup tezgâhın köşesine, eski yazar kasanın hemen yanına bıraktı. "Telaşlanma güzelim. Git al gel, poşetin burada bekler seni."
"Hemen dönüyorum, çok teşekkür ederim."
Elara dükkândan fırladı. Merdivenleri ikişer ikişer tırmanıp dışarı çıktığında serpiştiren yağmur hızlanmıştı. Islanan saçlarını umursamadan caddenin köşesine kadar koştu, nefes nefese telefonunu çıkardı ve ablası Selen’i aradı.
"Abla? Evde misin?"
"Evdeyim Elara, ne oldu? Sesin neden öyle geliyor?"
"Çalışma masamın üstünde siyah deri cüzdanım kalmış. Pasaj Kırtasiye’deyim, kasada kaldım resmen. Aşağıya, sokağın başına getirebilir misin lütfen?"
Selen telefonda hafifçe ofladı ama sesinde her zamanki korumacı şefkat vardı. "Yine aklın bir karış havada. Tamam, montumu alıp çıkıyorum. Meydandaki pastanenin önüne yürü sen."
On dakika sonra Selen, elinde siyah cüzdanla yağmurun altındaki pastanenin tentesi altında belirdi. Üzerindeki açık gri kabanı, muntazam toplanmış saçları ve aceleci adımlarıyla her zamanki gibi kusursuz, düzenli bir hayatın simgesi gibiydi.
"Al bakalım unutkan hanımefendi," dedi Selen cüzdanı Elara’nın avucuna sıkıştırırken. "Ben de bankaya geçiyordum zaten, iyi ki tam çıkarken aradın."
"Kurtarıcımsın, gerçekten," dedi Elara ablasının yanağına hızlı bir öpücük kondurarak. "Akşam kahveler benden."
"Hadi çabuk git, kadını daha fazla bekletme."
Elara cüzdanı sımsıkı tutarak kırtasiyeye doğru geri koştu. Basamakları bu kez hızla indi, pirinç kapı kolunu ittiğinde üzerindeki küçük çan tanıdık bir tınıyla şıngırdadı.
Fakat içeri adımını attığı an, havadaki bir şeylerin değiştiğini hissetti.
Dükkân aynı dükkândı; raflar, defterler, sarı ışıklar... Ama az önceki o huzurlu, uykulu dinginliğin yerini, elektrik yüklü bir fırtına öncesi sessizliği almıştı. Havada toz zerrecikleri bile asılı kalmış gibiydi; sanki zaman akmayı bırakmış, derin bir nefes alıp beklemişti.
Elara tezgâha yaklaştı. Nermin Hanım gitmişti.
Kasada onun yerine genç bir adam duruyordu.
Yirmili yaşlarının sonlarında görünüyordu. Üzerinde dökümlü, siyah, hafifçe yıpranmış yün bir kazak vardı. Dağınık, kömür karası saçları alnına dökülmüştü. Ancak Elara’nın adımlarını tezgâhın bir metre önünde bıçak gibi kesen şey adamın yüzüydü. Keskin elmacık kemikleri, solgun teni ve hepsinden öte... o gözler. İnsanın içine bakan değil, insanın içinden geçip arkasındaki duvarı delip geçen, yüzyılların yorgunluğunu taşıyan iki dipsiz kuyu gibiydi. Sanki dün gece değil, asırlardır uyumamıştı.
Aras, basamakların oradaki kapı çanı çaldığı anda başını kaldırmıştı. Gözleri kapıdan giren kıza değdiği saniye nefesi ciğerinde kilitlendi.
Çünkü kızın etrafında, sıradan bir insanın asla göremeyeceği bir işaret vardı.
Kızın bedenini baştan aşağı saran, teninden birkaç parmak ötede titreşen, soluk altın sarısı ve gümüş karışımı saf bir ışık hüzmesi dalgalanıyordu. Bu, sıradan bir aura değildi. Bu ışıma; dünyada sadece "görenlerin", yani örtünün ardındaki hakikate uyanmış veya uyanmak üzere olan nadir ruhların taşıdığı o kadim mühürdü. Bir işaret feneri gibi parlıyordu. Karşısındaki kız sıradan bir ölümlü değildi; o da Aras gibi perdenin ötesine ait bir parçayı ruhunda taşıyordu. Ve en kötüsü, kızın kim olduğunu ruhu o saniye tanımıştı.
Aras kaskatı kesildi. Göz bebekleri titredi. Kendini toparlamaya çalışarak boğazını temizledi ama sesindeki o derinden gelen tınıyı bastıramadı.
"Ödemesi yapıldı mı?" diye sordu. Sesi pes, pürüzsüz ama dükkânın taş duvarlarında yankılanan bir ağırlığa sahipti.
Elara yutkundu. Boğazının kuruduğunu fark etti. "H-hayır, yapılmadı. Cüzdanımı unutmuştum... Poşetim orada, kasanın yanında."
Aras elini yavaşça hareket ettirdi. Tezgâhın köşesindeki kahverengi kâğıt torbayı aldı. Fakat torbayı uzatırken hareketi yarım kaldı. Parmakları kâğıdın kenarında dondu. Gözleri Elara’nın gözlerine kilitlendi; bir an değil, zamanın ritmini bozan, sonsuzluk kadar uzun süren bir aralık boyunca kızı süzdü. Kızın etrafındaki o ışık hüzmesi, tenine doğru dalgalanıyor, adeta uyandırılmayı bekleyen bir alev gibi titriyordu.
Aras’ın dudakları aralandı. Kendi iradesinin dışındaymış gibi, fısıltıdan hallice ama dükkândaki bütün sessizliği yırtan şu sözler döküldü:
"Önceki hayatında çok güzel bir kadındın."
Elara’nın nefesi göğsünde düğümlendi. Kalbi kaburgalarına öyle sert çarptı ki dengesini kaybedecek gibi oldu. Bu bir iltifat değildi; bir flört cümlesi ya da densiz bir şaka kesinlikle değildi. Cümle, bir gerçeğin ilanı kadar çıplak, bir mezar taşındaki yazıt kadar ağırdı.
"Ne... Ne dediniz?" diyebildi Elara, sesi titreyerek.
Cevap alamadı. Çünkü tam o anda Elara'nın bedenini saran o gizli ışık hüzmesi birdenbire genişleyip dükkânın havasına karıştı. Elara kendi etrafındaki o ışığı henüz algılayamıyordu ama gözlerindeki görünmez bir perde büyük bir çatırtıyla iki yana çekildi.
Dükkândaki sarı flüoresan lambalar sönmedi ama aydınlattıkları dünya birdenbire başka bir boyuta kaydı. Dükkânın içindeki gölgeler canlandı. Görüş alanı akıl almaz bir netliğe kavuştu.
Kırtasiyenin arka köşesinde, roman raflarının arasında kitap karıştıran yaşlı adamın arkasından yukarı doğru bir duman yükseldi. Saydam, ışıltılı ve devasa. Yaşlı adam kamburunu çıkarmış dururken, hemen ardında duran figür en az iki buçuk metre boyundaydı; göğsünde paslı bir zırh, sırtında ise yırtılmış devasa melek kanatlarını andıran, duman ve ışıktan örülü bir zarafet taşıyordu. O silüet, adamın geçmişteki savaşçı, kadim suretiydi.
Hemen sol taraftaki boya reyonunda duran genç kadının ardında; narin, ipek kumaşlar içinde süzülen, saçları inci dizileriyle örülmüş, hüzünlü ve saydam bir kadın silüeti havada dalgalanıyordu.
Dışarıda, camın önünden geçen şemsiyeli insanların her birinin sırtından gökyüzüne doğru kanat benzeri, yarı saydam ruhani gölgeler uzanıyordu. Kimisi ışıl ışıl ve görkemli, kimisi zincirlerle sarılmış, kimisi ise yaralı bir melek gibi solgundu.
Mekândaki her insanın ardında, onların eski hayatlarına ait devasa, melekvari birer suret dikilmiş duruyordu. Ve o suretler nefes alıyordu.
Elara dehşetle geriye doğru bir adım attı. Ciğerlerine hava gitmiyordu. Dünyanın bütün gürültüsü kesilmiş, sadece kulaklarındaki nabız sesi ve bu dumanlı silüetlerin yaydığı o fısıltılı uğultu kalmıştı.
Gözleri tekrar tezgâha, genç adama kaydı.
Aras hâlâ oradaydı. Kâğıt torbayı uzatan eli havada asılıydı. Elara’nın göz bebeklerindeki dehşeti, etraftaki silüetleri tek tek tarayan bakışlarını gördüğünde şaşırmadı. Kızın etrafındaki ışık artık tamamen parlamış, örtüyü yırtmıştı.
Fakat Elara için en korkuncu bu değildi.
Elara, dükkândaki herkesin ardındaki o melekvari silüetleri açıkça görebiliyordu. Rafların arasındaki yaşlı adamı, dışarıdaki yabancıları, boya bakan kızı...
Ama tezgâhın arkasındaki adamın arkasında hiçbir şey yoktu.
Aras’ın ardı bomboştu; sanki onun geçmişi bir silüet olarak arkasında durmuyor, doğrudan doğruya o yorgun bedenin içinde, o karanlık gözlerin ta kendisinde yaşıyordu.
Aras kâğıt torbayı yavaşça tezgâha bıraktı. Kıza doğru bir adım yaklaştı, gözlerinde hem acı bir şefkat hem de derin bir tekinsizlik vardı.
"Korkma," dedi Aras. Sesi dükkânın içinde değil, doğrudan Elara'nın zihninin tam ortasında yankılandı. "Işığın yandı. Artık sen de görüyorsun."