🎧 Free- SVRCİNA
Kahkaha sesleri her yere yayılıyordu. Hemen önümde koşturarak giden çocuğu içinde bulunduğum beden biliyordu. O çocuğun benim tek arkadaşım olduğunu da biliyordum. Ona yetişmeye çalışıyordum fakat ne zaman elim ona dokunacak gibi olsa biraz daha hızlanıp benden kaçınıyordu. En sonunda dayanamadım ve mızmızlanmaya başladım. Olduğum yerde durup ayaklarımı yere çarparken benimle dalga geçtiğinin de farkındaydım.
"Ama benimle hep alay ediyorsun. Hep aynı şeyi yapıyorsun! Artık seninle oynamayacağım!" Ağzımdan çıkan peltek sözler ile ona seslendiğimde dönüp bana baktı. Kollarımı birbirine bağlayıp dudak büzdüm. Arkamı dönerken beni tuttu ve önüme geçti. "Tamam, söz veriyorum bir daha seninle alay etmeyeceğim."
Omuzlarımı silkeledim ve dudak büzmeye devam ettim. "Hep söz veriyorsun fakat sonra sözünden dönüyorsun. İnanmıyorum sana gidiyorum ben!" Sinirle soluyordum bu küçük yaşıma rağmen. Ve benden ne kadar büyük olursa olsun yanımda her zaman benden daha küçük bir çocuk gibi davranıyordu. Kendimi onun elinden kurardım ve yürümeye başladım. Ayağımın altında uzanan taş zemine bakarken yeniden önüme geçti ve kollarını iki yana açarak bana engel oldu.
"Nereye gidiyorsun, Umay?" Başımı yana çevirdim ve pencereden içeriye giren ışığa baktım. Burası ile ilgili gördüğüm her anda karanlık bir gökyüzü görüyordum. Gün ortası olsa bile karabulutlar bir türlü yok olmuyordu. Fakat bu karanlık yerde bile o yanımda olduğu için çocukluğum aydınlık günlerle başlıyor ve aydınlık günlerle bitiyordu. "Odama gideceğim ve tek başıma oynayacağım."
Açtığı kollarını bana dolayıp alnımdan öperken çoktan ona olan kızgınlığım geçmişti. "Bende seninle birlikte bebeklerle oynayabilir miyim?" Omuzlarımı kaldırdım ve yavaşça indirdim. Kollarım hala birbirine bağlıydı. "Düşünmem lazım." Oyun oynarken benimle en çok alay eden o iken böyle zamanlarda ise sözümden çıkmayan kişi de oydu. Beni kolları arasında sallarken ondan kurtulmaya çalıştım. Sonunda ikimizde yere düşerken acıyla sızlandım.
"Senin yüzünden her yerim uf oldu." Her an ağlamaya yakındım. Onun üzerine düşmeme rağmen kendi acısını unutup ellerimi tuttu ve üfledi. "Neresi acıyor? Hadi Şifacı Mayda'nın yanına gidelim." Ne yaparsa yapsın bu çocuğun kalbimde ki yeri çok ayrıydı. Yanında istediğim gibi şımarabiliyor ve istediğim gibi davranıyordum. Fakat buna rağmen sızlanmıyordu bile. Elinden tuttum ve kalkması için yardım ettim. "Şifacı Mayda'nın yanına gidelim ve onunla zaman geçirelim. Hem asıl senin tedavi edilmen gerekiyor." Dizinde oluşan yarayı gösterirken saklamaya çalıştı. Başını salladı ve hiçbir şeyi yokmuş gibi davrandı.
"Buna gerek yok. Böyle yaralar bir erkek için sinek ısırığı gibi."
"Ama sinek ısırıklarından nefret ediyorum. Sürekli kaşınıp duruyorlar." Eğilip dizinde ki yaraya üfledim. "Hala acıyor mu?" diye ona sorarken başını sallayıp bana gülümsedi. Elini bana uzatırken yeniden elini tuttum. "Hadi gidelim, Umay." Birlikte yavaş yavaş yürürken o an gerçek hislerimin ulaşmasını istedim.
"Sen benim en yakın arkadaşımsın, Kutay. Annemden sonra en çok seni seviyorum!"
Zihnimin içinde dönüp dolaşan anıların artık unutmuş olduğum çocukluğun birer anıları olduğunu anlıyordum. Gözlerimi her kapattığımda gördüğüm kapılar unutulmuş olan anılarıma açılan kapılardı. Ve her anımın içerisinde Kutay vardı. Bu anılar sayesinde farkında olmadan hayatıma öylesine yerleşmişti ki... Ona bir an önce kavuşup çocukluğumda beni böylesine güzel hissettiren kişi ile olmak istiyordum. O benim tek ailem ve tek arkadaşımdı -tabi o zamanlar-.
Yeniden Kutay'ı anımsarken meşale yanması için elimde ki kumaş parçasını alevin içine bıraktım. "Bu son parça. Daha fazla eşya harcamak istemiyorum." Atletimin son parçasını ateşin içerisine atarken artık bu işkencenin geçmesini istedim. Bedenim artık terden yapış yapıştı ve berbat bir koku beni rahat bırakmıyordu. 10. yüzyıllarda yaşamak berbat bir histi. Banyo etmek istiyorum sadece. Her an ağlamaya yakın yüzümle Aybars'a seslendim. "Banyo etmek istiyorum!" Mızmız bir çocuğun ağlamasına benzemişti şimdi de ses tonum.
"Şu an en çok yapmak istediğim şey bu; banyo etmek." Bir an için bana baktı ve gözlerinde sorgular bir bakış vardı. "Sence de İnsan Diyarı'nı bırakıp buraya gelmek doğru karar mıydı?"
"Kesinlikle bende aynı şeyi düşünüyorum. Yani bırakın dünya batsın, kötü ruhlar her yer sarsın, Erlik bizi yönetsin ama biz İnsan Diyarı'nda yaşamaya devam edelim."
Anlık olarak söylediğim sözler komik olsun diye söylemek istemiştim. Fakat neden burada olduğumu hatırlatmıştı daha çok. Gülüşüm kayboldu. Aynı şekilde onunda. Uzandı ve sırtımı pat patladı. "Tüm bunlar ufak bir bedel sadece."
"Evet yalnızca ufak bir bedel."
Garip sesler çıkarıp ağlıyormuş gibi yaparken bana eşlik etti. Hava iyice serinlemeye başlamış olmalıydı ki mağaraların içi iyice buz kesmeye başlamıştı. Ayaklarımızın altında ezilen çakıl taşları sesleri adım seslerimize karıştı. Mavi ışık yansıyarak duvarlara ulaşırken gözüm duvarlara çizilen resimlere ulaştı. Duvarlarda çizimler vardı. "Aybars bunu görmen lazım!"
Ona seslenirken yanıma geldi hemen. Işığı duvara tutmasını söyledikten sonra meşaleyi oraya yönlendirdi. Duvarların üzerine çizilen şekilleri bozuk bir kaç çizim vardı. Bunlar daha çok harflere ve hayvan motiflerinden çok çiçek güneş ve bulutlara benziyordu. Gülümseyerek gördüğüm şeyin gerçekliğini ölçmeye çalıştım. Beynimin içinde koşturmaya başlayan iki çocuk vardı. Birincisi İnsan Diyarı'nda sürekli söylenip duran mağara adamlarının yaşadığı dönemlerde duvarlara çizdiği resimlerden görüyor oluşumdu. İkincisi ise burada birileri yaşamıştı ve yakın zamanda çıkışı bulabilirdik.
"Bu muhteşem. Bunun değerinin gelecekten gelen bizim için ne kadar önemli olduğunu biliyorsun değil mi?"
"Çok tuhaf değil mi? İki farklı diyar var ve biz ikisinde de yaşadık. Ve asıl tuhaf olanı bir diyar çok ileride teknolojiye sahip bir yerken diğer diyar ise henüz yeni tekerlek üretiyor. Taştan evlere geçeli çok uzun zaman olmamış ve mağara duvarlarına resim çiziyorlar."
"Asıl tuhaf olanı İnsan Diyarı'nda bizden daha ileri teknolojiye sahip kişiler yaşayıp yaşamadığını merak etmemizdi. Bu dünya gerçekten sırları olan bir yer."
Yüreğimde ki heyecan artarken kopan bir gürültü ile yüreğim çıkmıştı. İkimizde dönüp sesin geldiği yere baktık ardından da birbirimize. Sessizce sesin geldiği yere ilerlerken iki kişinin gürültülü bir şekilde kavga edişini duymaya başladık. Yüreğim gittikçe hızla çarpıyordu. Birileri vardı. Biz burada yalnız değildik. Delirmiş gibi koşup o kişilere sarılmak ve bu derin çukurdan kurtulduğumuz için onlarla bunu kutlamak istedim.
Aybars önüme geçip az ilerimizde kavga eden iki kişiye baktık. İkisi de çıplaktı ve birbirleri ile dövüşüyorlardı. İki çıplak erkek gözlerimin önünde savrularak kavga ediyorlardı. Ses çıkarmamak için kendimi zor tutmuştum. Aybars hemen gözlerimi kapatıp önüme geçerken o sahneyi görmemi engellemişti. Bu iki geri zekâlı gerçekten bu şekilde kavga ederek neyi düşünüyorlardı.
"İlk ben banyo edeceğimi söyledim anlamıyor musun beni?"
"Kapat çeneni onun bunun çocuğu! Sen kimsin ki senin sözünü dinleyeceğim!"
Kavga sebepleri belli olmuştu ama halka açık bir yerde bu şekilde kavga etmenin anlamı var mıydı ki? Bir süre sessizce beklerken Aybars beni tuttu ve hareket ettirdi. Gözlerime koyduğu elini çekerken sanırım tehlikeli bir sahne görmemi engellemişti. "Beni burada bekle. Bu iki aptalla ilgilenip geleceğim. Banyo etmeyi düşündükleri yeri bir de biz görelim." Bana son kez sert bir bakışla baktı. "Sakın ama sakın ben senin yanına gelene kadar buradan ayrılma."
Başımı salarken düşündüm. Tek kişi iki kişinin icabına bakabilir miydi ki? Onun için endişelenirken sesleri dinleyerek neler döndüğünü anlamaya çalıştım. Sanırım bu iki aptal erkek aynı anda banyo etmek istememişlerdi fakat birbirlerine karşı çıplak bir şekilde banyo etmeyi kabul etmişlerdi değil mi? Gerçekten aptallık. Burası nasıl bir yerdi böyle?
"Pardon bölüyorum ama..." diye Aybars'ın sesini duydum. İki kişi hala kavga etmeye devam ediyor gibiydiler. Sonra birden bir bağırma sesi geldi ve birisinin yere düşmesini duydum. Kulaklarımı iyice kabartıp neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. "Sen kimsin lan göt lalesi!"
"Merhaba ben buraların yabancısıyım. Sanırım sizden önce suyu kullanmamızda problem yok değil mi?"
Adam daha sesini yükseltemeden nefesin kesilme sesi ile bir düşme sesi daha duydum. Sanırım Aybars ikisini de bayıltmıştı. Bayıltmıştı değil mi? Öldürmemişti. Yoksa bunu yapmış mıydı? Korku ve heyecanla kaldığım yerde bekledim. Uzun bir bekleyişin ardından söylenerek yanıma yaklaşan Aybars'ı gördüğüm zaman üzerine baktım. Sanki en ufak bir kan lekesi gördüğüm zaman onları öldürdüğünü anlayacaktım.
"İlk önce sen banyo et. Ardından ben ederim."
Birlikte hareket edip banyo edeceğimiz yere ilerledik. Mağaranın bir ucunda parlak ışık bize kendisini gösterirken çıkışın az ileride olduğunu anlayabiliyordum. Diğer uçta ise dışarıya doğru akıp giden buharı gördüğüm zaman burada sıcak suyun olduğunu görünce heyecandan yerimde duramamıştım. Koşturarak suyun olduğu yere gittim. Burası kaplıca gibiydi. Yavaşça suya ilerleyip hayranlığımı dile getirdim. "Burası Cennet mi? Sıcak su..."
Elimi suyun içine daldırıp sıcaklığını kontrol ettim. Muhteşem bir sıcaklığı vardı. Bir an önce içine girip yıkanmak istiyordum. "Su muhteşem. Banyo etmek istiyorum ama bana bakmayacaksın değil mi?"
Bana gözlerini devirerek baktı. Bu bakış daha çok 'Sen benim kim olduğumu sanıyorsun?' demekle eş değerdi. "Ciddi misin? Ben mağaranın girişinde bekleyeceğim. Acele etmene gerek yok." derken yanımdan ayrılmıştı bile. Gittiğini tamamen anladıktan sonra ona seslendim emin olmak için. "Aybars!"
Sesim mağaranın içinde yankılanırken uzaktan bir ses bana ulaştı. "Oyalanma ve banyonu et!" Rahatlamıştım. Düşünmeden üzerimde ki kıyafetleri çıkardım ve soğuktan titreyen bedenimi sıcak suyun içerisine yerleştirdim. İlk başta sıcak gelen suya bedenim iyice alışmıştı. Banyo ederken kullanabileceğimiz malzemeleri almak kimin aklına gelmişti bilmiyorum fakat o kişiyi tebrik etmek istiyordum. Gerçekten bir yolculuğa çıkacak şekilde hazırlık yapmıştı. Su bedenimi öylesine yumuşatmıştı ki bir an için uyuyacağımı bile düşünmüştüm.
Bugün başıma gelen şey tam olarak neydi? Ben neden sürekli bana ait olmayan anılar görüp duruyordum. Yoksa tüm bunlar Umay Ana'nın niteliklerini aldığım için miydi? Umay Ana ile ilgili hatırladıklarımı tekrarladım beynimin içinde.
Onun gezegeni Venüs olarak nitelendiriliyordu. Ve bizim Tan Yıldızı olarak bildiğimiz Venüs'tü. Aynı zamanda Çoban, Zühre, Sabah ve Akşam Yıldızı olarak da geçiyordu. Fakat Türkler de ise inandıkları şey şuydu: Sabah gözüken Venüs, Kanlı Yıldız ya da Kervan Kıran Yıldızı olarak nitelendirilir. Savaşı, kanı ve ölümü getirdiklerini düşündükleri için Umay Ana'dan desteklerini isterlermiş. Askerleri güçlü bir zaferle geri dönsünler diye. Hatta bunun için türküler bile söylenirmiş.
Ve aynı zamanda Umay Ana bereket olarak da görülürdü. Özellikle kadınları ve çocukları koruduğunu düşünürlerdi. Onu, mitolojik kişiler ile bir araya getirecek olursak eğer Kayra Han ile aynı seviyede düşünebilirdik. Hatta bazı düşünürlere göre de Kayra Han ile aralarında eş diyebileceğimiz bir ilişkilerinin olduğunu da varsayıyorlardı.
Tabi tüm bunların hepsi tamamen tahminler üzerine yürütülen şeylerdi. Türkler uzun yıllar boyunca göçebe olarak yaşadıkları için tam bir yazılı tarihçeleri yoktu. Bir çok efsaneleri ve destanları kulaktan kulağa dolma ve abartmalı bilgiler ile günümüze kadar yani İnsan Diyarı'nda ki zamana kadar gelmişti.
Umay Ana ile aklımda beliren tahminleri bir araya getirdim. Ve tüm bunlar tam emin olmasam bile doğumum ile başlayan anılar ile gelmeye başlamıştı. Ve ardından devam etmişti. Fakat her defasında bir doğum ve ölüm görüyordum. Bir bebeğin çığlık çığlığa dünyaya geldiği bir dünya da aynı zamanda sessizce göçüp gidiyordu. Fakat neden ölümleri bu derece canlı izleyebilirdim?
Başımı yukarıya çektim ve daha derin nefes alıp vermeye çalıştım. Sanki hala o suyun içinde boğuluyor gibiydim. Kader denilen bir şey vardı ve benim kaderimde ki sorumluluk ağır sonuçlar getirecek kadar sertti. Oturup saatlerce ağlayıp bu işten vazgeçmek isteyeceğim bir zorunluluktu bu. Belki de gerçekten her şeyden vazgeçip hiçbir şey yapmadan hayatımın kaldığı yerinden devam etmeliydim.
Kalbimin üzerinde hissettiğim bu ağır sorumluluk canımı yakarken aynı zamanda her şeyi bildiğim halde hiçbir şey yapmadan ve umursamadan oturup hayatıma kaldığım yerden devam edemezdim. Aybars'ın dediği gibi annem yıllar önce belki bu yüzden beni korumak için canından vazgeçmişti. Şimdi ise onun ölümüne bu şekilde ihanet edemezdim. Ve beni bu yaşıma kadar büyüten Aleyna annem o araba kazasında boşuna ölemezdi. Konakta benim kaçmam için Rau Panu'ya karşı gelen Doran ve Balamir... Her biri benim için çabalıyordu. Bu şekilde pes edemezdim.
Henüz hiçbir şey görmemiştim fakat başıma daha neler geleceğini düşünerek kendime eziyet çektirmemin alemi yoktu. Sakince ve yavaşça karşıma zorluklar çıktıkça her birisi ile savaşmam ve kendimi daha fazla güçlendirmem gerekiyordu. Henüz okuyamadığım büyücü kitabının içinde yazılanları çözmem gerekiyordu. Bu diyarda yaşayan varlıkların muhteşemliği ile büyülenmem gerekiyordu. Ve tüm bu dünyayı koruyabildiğim kadar korumam gerekiyordu.
Ölmek gibi bir lüksüm olmazdı. Karşımda Yeraltı Diyarı ve kaç yaşında bilmediğim eşsiz ezici bir güce sahip Rau Panu vardı. Fakat ben yalnız değildim. Kübey Hatun bana yol göstermek için beni bekliyordu. Umay Ana'nın güçlerini kazanmıştım. Ve asıl önemlisi yanımda benimle birlikte savaşan iki güçlü erkek vardı. Karşımda ki adamlar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar ben yalnız değildim. Bu his beni ayakta tutan güçtü.
Belki de ilk defa o zaman suyun içerisinde uzun uzun kalmıştım. Artık çıkmam gerektiğini anladığım zaman hareket ettim ve kurulanıp yeni kıyafetleri üzerime geçirdim. Serin hava ile titreyen vücudumu ısıtmak istiyordum. Mağaranın girişine yaklaşırken Aybars'a seslendim. Arkasına dönüp bana bakarken beklemekten sıkılmış bir hali var gibiydi. Ona bakıp gülümserken yeni bir ben vardı karşısında.
"Yenilenmiş gibisin." Başımı heyecanla salladım ve saçlarımı iyice kurutmak için havluyu kullanmaya devam ettim. "Şimdi yenilenme sırası sende." Yanımdan ayrılırken bir an için durdu ve bana seslendi yeniden. Durduğunu ona baktığım zamana anlamıştım.
"İyi olacağına emin misin?"
Bu soruyu sanırım tek başıma onu bekleyeceğim için söylemişti. Dalga geçmek için hazırlandım. Elimi havaya kaldırıp parmaklarımı hareket ettirdim. "Birisini öldürmek için bir alete ihtiyacım yok. Bu eller fazlasıyla iş görür." Kutay'ın insan diyarında söylediği sözleri şimdi daha iyi anlıyordum. Bir an için yüzünde belli belirsiz bir ifade geçti.
"Aybars!" Sesimi gülerek ona doğru yükselttim. "Çabuk ol ve banyonu yap. İyice acıkmaya başladım." Başını sallayarak yanımdan ayrılırken beklemeye koyulduğum sırada çantamın içinden kitabı çıkardım ve okumaya çalıştım.
Bu alfabe daha çok harfleri bir nesneye benzetip seslerini de onlardan türetmişlerdi. Ve asıl kafa karıştıran şey ise bu harfleri okurken Türkçe gibi okuyordun fakat tabi ki arada ki bazı sesleri harfler düşüyor ve daha farklı kelimelere dönüşüyordu.
Keşke bu kitabı okuyabilmek için bazı büyülü kelimeler olsaydı. Mesela 'Ben kehanette ki o kişiyim. Bu kitap için seçilmiş kişiyim. Seni bana beni sana anlaşılır yap.' dediğim zaman kelimeler birden benim anlayacağım bir dile dönüşseydi.
Gözlerime ağrılar girerken yaptığım banyodan dolayı bedenimin rahatladığını düşündüm. Büyük ihtimal güzel bir uyku çekme istiyordu. Parmaklarımı gözlerimin üzerine hafifçe bastırdım ve masaj yaptım. Beni uyku halimden çıkarmasını istiyordum. Gözlerimi açıp kitabın sayfalarına baktığımda harfler sanki birbirine geçiyormuş gibi hareket haline girmişlerdi.
Gerçekten yorulmuş olmalıydım yoksa bu gördüklerim gerçek miydi?
Kitabın diğer sayfalarını değiştirip doğru görüp görmediğimi anlamaya çalıştım. Fakat her sayfada harfler delirmiş gibi yer değiştirip duruyor hatta öyle ki bazıları şekil değiştiriyordu. Saniyeler içinde en sonunda ışıklar eşliğinde yerlerine yerleşip kendilerini sayfaların üzerine sabitlerken okuduğum kelimeler ile kafam daha fazla karışmıştı.
Ben bu kitabı okuyabiliyordum. Eski Türkçe diye bildiğim bu harfler benim bildiğim Latin alfabesine dönüşmüştü. Parmaklarımı sayfanın üzerinde değdirdim ve diğer yerleri incelemeye başladım. Tüm sayfalar birer birer değişmişti ve hepsini okuyabiliyordum. Oturduğum yerden heyecanla kalkarken düşünmeden Aybars'a seslendim.
"Aybars! İnanamıyorum Aybars!"
Hala kitabın içini karıştırıyordum. Okuyordum. Diyarın bölgelerini teker teker okuyor ve her birinde saklanan gizli gerçekleri okuyabiliyordum. Kahkahamı bastıramıyordum bile. Ağlamak istememe sebep olacak şekilde yüreğim çarpıyordu. "Umay!" Aybars'ın endişeli sesini duyduğum zaman başımı kaldırmadan koşturarak ona gittim.
"Kitap," diye başladım sözlerime. Yüreğimde ki heyecan tüm mağaranın içini sesimle yankınlanmıştı. "Okuyabiliyorum. Her bir kelimesini..." Sayfaları ona gösterirken başımı kaldırıp ona baktım. Saçından damlayıp yüzüne iz bırakarak giden su damlacıklarını gördüm. Ardından korkuyla irileşmiş gözlerini. Kitabın içine bakarken başını sallayıp daha fazlasının saçından damlamasına izin verdi.
"Ben burada hiçbir şey göremiyorum." Elini uzatıp sayfaları değiştirdi. Şaşkın ifadesi daha da farklı bir ifadeye bürünmüştü. "Umay tüm yazılar nereye gitti?" Zihnimin ikiye ayrıldığını hissettim. Birincisi banyo yaparken acele ile çıkıp beline sadece bir havlu sarmış Aybars'ı gören, utançla nasıl davranacağını bilmeyen yanım. İkincisi ise nasıl burada yazılan yazıların olmadığını söyleyebilir dediğim yanımdı.
Elimi onunla arama yerleştirip görüşümü engellemeye çalıştım fakat beyaz ten rengi ben buradayım der gibi bağırıyordu. Bedeni kocaman duruyordu ve bu kasları nasıl bir kaç kıyafet ile kapatabilirdi diye kendimi düşünmeden edemiyordum. Arkama dönüp yere çömeldim. Kitap hala elimde sıkı sıkı duruyordu.
"Ne..." kelimeler boğazıma düzülüyordu "Ne demek yazı-" kahretsin. Şuan Aybars'ın dediği şeylerden çok kırmızı alarmlar eşliğinde gözlerimin önünde ıslak bir Aybars duruyordu. Bu sahneyi normalde bir dizi de veya bir filmde ya da bir anime de izliyor olsam heyecandan çıldırmıştım fakat şimdi utancımdan yerin dibine girecek gibiydim. "Nasıl olurda bu halde yanıma gelebilirsin?"
Avcumun içi ile alnımı ovaladım. Gözlerimi kapatsam veya kapatmasam bile hala bedeni gözlerimin önünde duruyordu. Fazlasıyla büyük ve heybetli görünüşü kesinlikle muhteşemdi.
Hayır! Kendine gel Umay! Şu an bunu düşünmemin sırası değildi. Asıl önemli olan büyü kitabıydı. Şu an Rau Panu'dan kaçıyorduk. Kutay'dan haberim yoktu ve ilk defa adım attığım bu yeri bilmiyordum. Bana korktuğum bir güç vermişlerdi. Şu an bile ölen bir çok kişi vardı. Asıl düşünmeme gereken şeyler bunlardı. Aybars'ın beyaz tenli, banyodan yeni çıkmış ve fazlasıyla çekici duran kaslı bedeni ve masumca bakan yüzü değil.
Saçlarımın içine parmaklarımı sokup karıştırdım. "Çünkü başına bir şey geldi sandım. Üzerimi giyinip yanına gelmeye çalışarak zaman kaybetmek yerine bu şekilde gelmek daha hızlıydı." Yüzüne bakacak cesaret yoktu. Hatta arkama dönüp onu görmek bile yapamayacağım şeydi. Başımı dizlerimin arasında yerleştirdim. "Ben... böyle olacağını tahmin edemedim. Benim aptallığım. Heyecanlandım ve hemen sana söylemek istedim."
Boğazını temizler gibi öksürdü. "Böyle..." ses tonu iyice zayıflıyordu. Onunda utandığı fazlasıyla belliydi. "Böyle olacağını tahmin edemedim." Şimdide sesi boğuk geliyordu. Hayal dünyamda yanakları kızarmış ve bunu eli ile kapatarak kendisini saklayan bir Aybars düşündüm. Eşsiz genişliğe sahip hayal dünyamda ki Aybars kesinlikle çok güzel gözüküyordu.
Kendime gelmek için yüzüme tokat atarken aklımın yerine gelmesini sağladım. Bunları düşünme bile Umay! Sakın aklından dahi geçirme! Aybars'ı bu şekilde hayal etmeye hakkın yok senin.
Zihnimin ortasında oluşan bir mahkemede hakim ahlaklı bendi. Bir ucunda beni suçlayan mantıklı düşünmemi sağlayan kişiliğim varken diğer ucunda ise hayal dünyamı sınırlarını zorlamamı sağlayan ben vardı. Yani kısaca fesat düşünceleri salmak isteyen ben.
'Hakime hanım, bahsi geçen kişi kısa bir süre onca bana aşk itirafı yapmıştır. Yani bu kişiyi alıcı gözü ile bakabilirim demek oluyor.'
'İtiraz ediyorum! Bahsi geçen kişiye henüz nasıl duygular beslediğini bilmediği birisi için kafa karıştırıcı davranışlardan kaçınmalıdır. Ve bu durum ahlaki değerlere de uzaktır!'
'Eğer iki tarafında rızası varsa burada ahlaki değerlerden bahsetmemiz imkansız. Bu yüzden bahsi geçen kişi ile olup olunmayacağı hakkında hayal kurup birazcık da olsa ona sunulan güzelliklerden yararlanabilir.'
Fesat yönüm beni öylesine manipüle ediyordu ki onu haklı bulmam için bana çok mantıklı nedenler sunuyordu. Fakat bir anda melek tacı takıp ayağa kalkan mantıklı tarafım sesini duyurdu bana. 'Ne durumda olunursa olunsun geçilmemesi gereken durumlar, üzerinde hassasça davranılması gereken anlar vardır. Bu düşünce yapısı bencilce bir hareketin sunduğu arzulardan başka bir şey değildir. Müvekkilimin bahsi geçen kişinin ve daha sonrasında pişman olmamak adına bu durumdan en mantıklı şekilde sıyrılıp yanlış düşüncelerin içine düşmemesi için hareket etmesini öneririm.'
Beni zihnimin içerisinde ki derin düşüncelerden daha doğrusu tartışmadan çıkartan omzumda hissettiğim eldi. "Umay iyi misin?" Saçlarımı yüzüme kapatıp başımı salladım. "İyiyim daha fazla bu durumda olmak istemiyorum. O yüzden kaldığın yerden devam et.”
Elini omzumdan çekti "Umay," bana son kez seslendi. "İyi olduğuna eminsin değil mi?" Bağırmaya hazırladım kendimi. Bu utanç verici ve kafa karışıklığımdan kurtulmamın en etkili yollarından birisi sinirli tarafımı kullanmak oluyordu. Ve her zaman işe yarıyordu. "Defol ve banyona devam et." Utançtan ölecek gibiydim. Nasıl hala burada durabilirdi.
Oturduğum yerde bacaklarım iyice uyuşmaya başlamıştı. Benden uzaklaşan adım seslerini duyduğum zaman daha fazla rahatlamıştım. Oturduğum yerden kalkıp mağaranın çıkışına ilerledim ve dışarıya baktım. Güneş batıyordu ve saat büyük ihtimal dört veya beş olmalıydı. Sarmaya durmuş ağaç yaprakları sonbaharın haberini bana veriyordu. Düşüncelerimi altüst yapan dakikaların ardından birazcık manzarayı izlemek beni kendime getirmesi gerekiyordu. Soğuk bir rüzgar eserken titredim.
Ara ara hala zihnimin orasına düşüp bana o hali ile gülümseyen Aybars'ı hatırladıkça utancımdan ölecek gibi oluyordum. Başımı geriye atıp saçlarımı daha fazla karıştırdım. Ben bir aptalım. Ben gerçekten büyük bir aptalım. Nasıl olurda Aybars'ın koşturarak o şekilde geleceğini tahmin bile edemezdim ki. Durdum ve gökyüzüne baktım. Güneş hala batmamış olmasına rağmen parlayan yıldızı gördüğüm zaman kaşlarım çatıldı. Sanırım bu bahsedilen Kanlı Yıldız olmalıydı.
Gün ışığında belli olan bu yıldız ölümün habercisiydi. Fakat benim anlamadığım bilimsel olarak güneş ışığından daha parlak bir cisim nasıl olabilirdi? Ve Kanlı Yıldız diye bildikleri yıldız aslında bir gezegendi. Yani o hep orada duruyordu. Neden onu bu şekilde gösteriyorlardı ki? Cevabını merak ettiğim öylesine sorular vardı ki. Burası bana bir ormana yüksek bir yerden bakıyor gibi hissettiriyordu ve İnsan Diyarı'ndan çok büyük bir farkının olmadığını gösteriyordu. Tabi gökyüzünde asılı duran güneş kadar parlak olan Kanlı Yıldız haricinde her şey normaldi.
Ufukta gözüken ve yükselen dağlara baktım. O dağlara kadar her yer ormanlık veya düz alandı. Gözüme çarpan nehrin uzunluğunu tahmin edemiyordum. Bu nehir büyük ihtimal tüm diyarı dolaşan Sancar Nehri'ydi. Su İyelerinin evi.
Su İyeleri aklıma geldiği zaman bu sefer kafamı kurcalayan şey gördüğüm anılarda ki okyanusun içinde yaşayan kuyruğu olan canlılardı. Su İyeleri'nin haricinde insan yiyen varlıklarda mı vardı? Tabi insan diyorum ama genel olarak baktığımız zaman insan özelliklerimiz vardı. Görünüşümüz tamamen insana benziyordu. Büyücüler, Koruyucular, Şamanlar bunlar insan bedenine sahip ırklardı. Yalnızca içlerinde barındırılan güç farklıydı. Büyücüler, Yer-Su'yu kullanarak büyüler yapabiliyordu. Koruyucuların ise diğerlerine göre üstün hissiyat yetenekleri ve yüksek kabiliyetleri vardı. Şamanlar ise sihir, iksir yapabiliyorlardı. Fakat insanlar düz bir ırktı. Yalnızca zekasını kullanarak ilerleyebiliyorlardı.
Fazlasıyla karışık bilgiler vardı ve ben tam anlamıyla bir çoğunu bilmiyordum. Ve şimdi bu bilinmez yolculuğun başında nereden ve nasıl başlamamız gerekiyordu? Sakince nefes alıp verdim.
"Yenilenmiş gibi hissediyorum."
Aybars'ın sesini duyduğum zaman az önce hissettiğim utanç duygusu unutulmaya yüz tutmuştu. Ona baktığımda havlu ile saçlarını kuruluyordu. "Merak ediyordum da burada ki o iki adama ne oldu?"
Ani sorum ile bana dönüp baktı. Burada bir saate yakın duruyorduk ama onları hiçbir yerde görememiştim. Yüzünde gergin bir gülümseme oldu ve parmağını uzatıp mağaranın dışını gösterdi. "Onlar için... Ormanın içinde bir yerde ağaca bağladım onları," diye itirafta bulunurken nasıl rahat bir şekilde bunu yapabilirdi? "Merak etme," diye başladı cümlesine sanki beynimden geçenleri okuyormuş gibi. "Fazlasıyla güvendeler ve bir gece dışarıda yatabilirler."
Başımı sallayıp durumu kabullendim. Daha fazla irdelemek gibi bir niyetim yoktu çünkü. Saçlarını kuruttuktan sonra konuşmaya devam etti. "Ben çevreyi araştıracağım ve şansımız varsa yiyebileceğimiz şeylerde bulabilirim. Sende beni burada bekle." Mağaradan çıkarken son kez bana baktı.
"Eğer birisi seni bulursa onu öldürmekten çekinme! Hemen gelmeye çalışacağım."
Başımı sallayıp onu onaylarken yapabileceğim şeyleri düşündüm. Sanırım o gelene kadar kirli kıyafetlerimizi yıkayabilirdim ve sabaha kadar daha rahat kururlardı. Eşyaları yıkadım ve onları güzel yerlere astım. Güneş iyice batmıştı fakat Aybars'tan bir haber yok gibiydi. Kitabı açıp okumak istesem bile iyice kararan hava ile bunu yapamazdım.
Eminim ateş yakabilmemiz için odun toplayıp da gelecekti. Bu yüzden ateşi yakabileceğimiz bir yer hazırladım ardından onu beklemeye devam ettim. Rüzgar estikçe yaprak seslerini duyabiliyordum. Öten kuşların sesi bir an olsun bitmiyordu. Doğanın sesi haricinde başka hiçbir ses kulağıma ulaşmıyordu. Kollarımı dizlerime bağlayıp kendime sarıldım. Gözlerimi kapatıp bu sesi dinlerken fazla geçmeden adım sesleri ile gözlerimi açtım.
Mağaranın girişine bakarken elinde avladığı tavşanı kaldırıp bana bakan Aybars'ın yüzünde mutlu bir ifade ile gördüğüm zaman artık yalnız olmadığım için mutlu olmuştum. "Bu akşam et yiyoruz." diye konuştuğunda heyecanı sesinden belliydi. Sırtında taşıdığı odunları yere yığarken kalktım ve ona yardım ettim.
"Tavşanı nasıl yakalayabildin?"
Gururla gülümsedi ve başparmağı ile kendisini göstererek "Avcılık yeteneklerimin doğuştan geldiğine inanılır," diye şaka ile karışık konuştu. Ellerimi havaya kaldırıp alkış tutarken kendisini övmesine izin verdim. "Eline sağlık. Fakat ben hiç tavşan yemedim. Tadının güzel olduğuna emin misin?" Başını salladı özgüven ile.
"Merak etme her şey benim elimde."
Gülümsedim ve ona güvenerek akşam yemeğini hazırlamak için çalışmaya koyulduk. Hazırladığım yere odunları yerleştirdim ve yanması için bedenime yeniden harekete geçirdim. Tüm vücudumda hissettiğim ateşin yanma hissi ile bedenim ısınırken ellerimi havaya kaldırdım ve anlık refleks ile parmaklarımı çıtlatarak ateşin odunların içinde yandığını hayal ettim. İsteğim yerine gelmiş gibi ateş çatırdayarak yükselmeye başladığında kendimle yeniden gururlandım.
Mağaranın dışında hançerle tavşanı derisinden ayıran Aybars'ın yanına gittim. Deriyi tamamen ayırmış ve içini temizliyordu. Eti yıkamak için yanına mağaranın içinde bulduğumuz yontulmuş tasla sıcak su taşıyıp yanına getirdim. Sanki bunu uzun zamandır yapıyor gibiydi ve onu hayran dolu bakışlarla izlemekten kendimi alamıyordum.
"Bu gerçekten tuhaf," diye konuştum. Başını sallayıp bana baktı. "Neymiş o tuhaf olan." Eti yıkayıp bir dalın içinden geçirip ateşin üzerinde pişebileceği şekilde yerleştirdik. "İki ay önce seninle bir çadırın içinde yaşamak ile şakalaşırken şimdi gerçekten bir mağaranın içinde elimizden gelen olanaklar ile yaşamaya çalışıyoruz."
Hayatın cilvesi gerçekten komikti. Tası tekrar alıp içini su doldurup yanına tekrar dönerken ellerini yıkaması için dökmeye başladım. "Ve sende hemen bu hayata alışmış gibi kıyafetlerimizi bile yıkamışsın." Parmağımı ona uzatıp "İç çamaşırlarına dokunmadım. Onları sen yıkarsın!" diye uyarıda bulunurken gülüşü çoğaldı ve gamzesini ortaya çıkardı.
Elini uzanıp saçımın bir tutamını parmaklarının arasına dolarken sakin ses tonunu bana duyurdu. "Sanırım bu şekilde bütün bir ömür yaşayabilirim." Göz devirdim. Şu an romantiklik düşünecek halde değildim. "Bütün bir ömrünü yaz kış yağmur fırtına demeden kapısı bile olmayan bu mağarada mı yaşayacaksın?”
Gülüşü çoğaldı ve ufak bir kahkaha attı. Kolunu havaya kaldırıp kas gösterisi yaparken "Burada yaşayabilmemiz için her şeyi yapabilirim. Burayı bir Kapadokya'da ki evlere bile çevirebilirim. Baksana bize özel kaplıcamız bile var," dedi. Onunla burada ateşin başında şakalaşarak zaman geçirirken sanki bir an için her şeyi unutmuş gibiydim. Aybars'ı sevmemin bir diğer nedeni ise güvenebileceğim bir yerdi benim için. Dertlenip düşünmek ve canımın daha fazla sıkılması yerine yanında rahat hissettiğim birisiydi.