İçeriğe geç

Gök Safir Yer Kara

Bölüm 6 · 8 dk okuma

Gök Safir Yer Kara

Bölüm 6

Bölüm 5

Sevgili okurlarım,

Sizleri "Gök Safir Yer Kara" dünyasına davet ederken, kalbimdeki hikayenin temel taşlarını biraz daha yakından paylaşmak istedim.

Bu yolculukta aslında her şey, adını kitabıma da veren asıl karakterim Safir'in etrafında şekilleniyor. Ancak Safir'in o derin, gizemli ve sarsılmaz dünyasını tam anlamıyla hissedebilmeniz için, hikayeye onun köklerinden, yani ailesinden başlamayı seçtim.

Konağın o ağır havasını, Samet babanın gidişiyle sarsılan dengeleri, Mahir'in korumacı öfkesini ve Hacer Hanım'ın sessiz ama güçlü duruşunu okurken aslında Safir'i tanıyorsunuz. Onun nasıl bir fırtınanın ortasında filizlendiğini, hangi mirasın ve hangi çatışmaların gölgesinde büyüdüğünü kafanızda daha iyi şekillendirebilmeniz için bu aile bağlarını ilmek ilmek işliyorum.

Unutmayın; toprak ne kadar sarsılırsa sarsılsın, Safir o sarsıntının içinden parlayarak çıkacak olan asıl cevherdir. Bu başlangıç, onun hikayesine giden o puslu ama bir o kadar da elzem olan yolun ta kendisidir.

Keyifli okumalar dilerim.

-İnci

Samet Bey’in vefatının üzerinden tam bir ay geçmişti. Toprak tazeliğini yitirmiş, taziye kalabalıkları evlerine çekilmiş, o ilk günlerin uğultulu acısı yerini mutlak bir sessizliğe bırakmıştı. Defin gününün hemen ardından Eşref karısını ve kızını yanına alarak konaktan ayrılmış, geride kalanlarla bağını tek bir hamlede koparıp atmıştı.

Mahir, babasının toprağa verildiği o akşamdan itibaren karısı ve kızı ile birlikte konakta kalmaya başlamıştı. Annesi o koca boşlukta, yankılanan hatıralarla tek başına bırakmaya gönlü el vermiyordu. Kendi evi, sorumlulukları ve çekirdek ailesinin düzeni onu geri çağırıyordu. İstemeyerek de olsa kendi evlerine geçtiler ama Mahir’in huzuru o taş duvarların arasında asılı kalmıştı.

Akşam çökerken Mahir, elinde telefon, gözü kararmış sokak lambalarında yine annesini düşünüyordu. Kendi evinin mutfağından gelen neşeli sesler, çocukların oyunları ona bir yabancı gibi geliyordu. Aklı hep o ıssız konaktaydı.

Dayanamayıp her gün yaptığı gibi yine telefonuna sarıldı.

"Anne," dedi Mahir, sesi bir rica değil, bir yalvarış gibi çıkarak. "Hazırlan geliyorum. Bu akşam burada kal. Safir de seni çok özledi."Hacer Hanım’ın sesi hattın öbür ucundan,"Oğlum, daha kaç kez söyleyeceğim? Benim yerim burası. Babanın vasiyeti bu evin ışığını sönük bırakmamaktı. Ben buradan bir adım atmam artık." Yutkundu, boğazındaki o yumru bir aydır hiç geçmemişti. "Anne, tek başına o koca odalarda ne yapacaksın? İnat etme, bak biz geliyoruz o zaman, bu gece de orada kalalım."

"Hayır Mahir," dedi Hacer Hanım, otoritesinden ödün vermeden. "Sizin kendi yuvanız var. Kızımı da torunumu da kendi evlerinden koparıp buradaki mateme hapsetme. Siz orada mutlusunuz, ben burada babanlayım. Gelme, ben iyiyim."

Samet Bey’in toprağa verildiği o günden beri Eşref için zaman durmuş, dünya sadece dört duvardan ibaret bir hücreye dönüşmüştü. Tam bir aydır uyku, kapısına uğramayan bir yabancıydı. Göz kapakları birer kurşun ağırlığına ulaşmış olsa da, kirpikleri birbirine her değdiğinde zihnindeki o karanlık perde aralanıyor ve Samet Bey oradan ona bakıyordu.

Samet Bey, ağır adımlarla Eşref’e yaklaştı. Elindeki tespihin her bir tanesi, sessiz odada birer kemik kırılması gibi yankılanıyordu. Eğildi, Eşref’in kan çanağına dönmüş gözlerinin içine, ruhunu deşen o bakışlarla baktı.

"Sen adisin Eşref..." diye fısıldadı babası. Sesi bir rüzgar gibi değil, bir hüküm gibi odayı doldurdu. "Kendi kanına, kendi canına göz dikecek kadar alçaldın. Sen babana ihanet ettin!"

Eşref, oturduğu koltukta kaskatı kesildi. Hayal olduğunu bilse de, o sesin ağırlığı altında eziliyordu. Ter damlaları alnından süzülürken, Samet Bey elini oğlunun buz kesmiş omuzuna koydu; o temas, Eşref’in etini yakıp geçti.

"Beni sen öldürdün!" diye gürledi babası aniden. Eşref, çığlık atmak istedi ama boğazı düğümlendi. Babasının sanrısı üzerindeki baskıyı artırırken, o suçlayıcı parmak Eşref’in göğsüne saplandı.

Dehşet içinde gözlerini araladığında, oda bomboştu. Sadece kendi hırıltılı nefesi ve şakaklarındaki o zonklama kalmıştı. Ama babasının o "Adisin" deyişi kulaklarından silinmiyordu. Sandalyesinde geriye yaslandı, titreyen elleriyle yüzünü kapattı.

"Beni sen öldürdün," cümlesi odanın duvarlarında yankılanmaya devam ediyordu. Ve bu gerçek, onu iyileştirmek yerine, cinnetin daha karanlık, daha da geri dönülmez oldu.

Eşref’in bir aydan fazladır durumu bir karabasan gibi koridorlara yayılmıştı. Gülçin, yatak odasında Şura’nın elini tutarken, aşağıdan gelen o boğuk, hırıltılı sesleri dinliyordu. Eşref yine babasıyla kavga ediyordu; ama odada babası falan yoktu.

Gülçin valizleri merdiven başına bıraktı ve kızının elini daha sıkı kavrayarak aşağı indi. Çalışma odasının kapısı ardına kadar açıktı. İçerideki manzara, bir insanın ruhunun nasıl çürüdüğünün resmi gibiydi. Eşref koltuğuna çökmüş, elinde tuttuğu boş kadehi havaya kaldırmıştı. Göz altları mürdüm rengine dönmüş, uykusuzluktan zayıflayan yüzü bir kafatası gibi gerilmişti.

Gülçin: "Eşref... Biz gidiyoruz."

Eşref başını ağır ağır çevirdi. Bakışları Gülçin’in üzerinde durmadı; sanki karısının arkasında bir başkası varmış gibi boşluğa odaklandı.

Eşref: Hırıltılı bir gülüşle "Bak baba... Görüyor musun? Onlar da gidiyor."

Şura korkup annesinin arkasına saklanıyordu.

Gülçin: "Kendi kendine konuşmayı kes artık! Orada kimse yok Eşref! Baban öldü, onu toprağa gömdük!

Eşref: Aniden ayağa fırladı, masa üzerindeki her şeyi tek hamlede yere yıktı "Kimse yok mu? Burada! Tam karşımda duruyor! Duymuyor musun Gülçin?

Şura korkuyla annesinin beline sarıldı, hıçkırıklarını tutmaya çalışıyordu. Eşref, kızının bu halini gördüğünde bir an duraksadı; ama o an saniyeler içinde babasının sanrısıyla boğuldu. Boşluğa bakarak haykırdı:

Eşref: "Gitsinler baba! Gitsinler ki ellerim kana bulandığında yüzüme bakacak kimse kalmasın! Sen bana İhanet ettin demedin mi? İşte gerçek ihaneti şimdi göreceksin!"

Gülçin, kocasının gözlerindeki o deli parıltıyı gördüğünde, orada kalan son adamın da öldüğünü anladı. Gülçin valizlere uzandığında Eşref ona doğru bir adım attı ama sanki görünmez bir el onu geri itti. Kapıdan çıkan karısının ve kızının arkasından bakarak intikam planını gerçekleştireceğine sözünü verdi kendine.

3 gün sonra

Safirin doğum günü...

Mutfak masasının üzerinde, Aleksandra’nın bütün sabahını uğraşarak hazırladığı o sade çilekli pasta duruyordu. Kreması hafifçe yanlara taşmış, üzerine Safir’in elleriyle seçtiği en kırmızı çilekler dizilmişti.

Gözlerini pastadan ayırmadan babasının koluna dokundu. "Baba, pastamı kestikten sonra babaanneme gidebiliriz, değil mi?" Mahir, karısı ile göz göze geldi.

"Gideceğiz güzel kızım," dedi Mahir, kızının saçlarını okşayarak. "Babaannen seni bekliyor . Pastanın en büyük dilimini ona götüreceğiz."

Mahir, mutfaktaki o küçük dolabın üzerinden fotoğraf makinesini aldı. Safir, pastanın başında sabırsızlıkla babasına bakıyor; çilekli pastanın mumları, küçük kızın gözlerinde titrek ışıklar oluşturuyordu. Mahir, makineyi gözüne hizaladı, tam tuşa basıp o mutlu anı donduracakken Aleksandra elini kaldırdı.

"Dur! Mahirrr" dedi Aleksandra heyecanlı bir sesle. "Hayatım bir saniye, unuttum."

Odadan hızlıca çıkıp saniyeler içinde geri döndü. Elinde, Mahir’in yıllar önce ona aldığı o safir broş vardı. Hırkasının yakasına, tam kalbinin üzerine iliştirdi taşı. Masaya, kızının yanına oturdu ve Mahir’e bakıp gülümsedi.

O gece, pastanın üzerindeki yedi mumun alevi Safir’in gözlerinde son kez neşeyle parladı. "İyi ki doğdun Safir!" sesleri, çekilen o son fotoğrafın flaşıyla birleşip odada asılı kaldı. Henüz kimse o flaş patlamasının, hayatlarındaki son ışık olduğunu bilmiyordu. Safir, kremanın tadına bakmak için parmağını pastaya uzatmıştı ki; huzur, kapının o kan donduran kırılma sesiyle paramparça oldu.

Kapı menteşelerinden kurtulurken Mahir bir aslan çevikliğiyle öne atıldı. "Aleksandra, kızı al!" diye kükredi. Aleksandra, bir an bile tereddüt etmeden Safir’in üzerine kapandı, onu kendi gövdesiyle bir zırh gibi sardı. Ama karanlık figürlerin merhameti yoktu.

İlk metalik ses Mahir’in göğsünde yankılandı. İki kurşun. Tam kalbine. Mahir, sevdiği kadın ve kızı sarsılarak yere düşerken, gözlerindeki son ferle onlara bakıp dizlerinin üzerine çöktü.

Ardından o korkunç sessizlikte tek bir patlama daha duyuldu. Safir’in küçük bedeni annesinin kollarında kaskatı kesildi. Şakağına isabet eden o tek kurşun, yedi yaşındaki tüm hayalleri oracığa akıttı. Aleksandra’nın çığlığı boğazında düğümlendi; önce kocasına, sonra kucağındaki cansız sandığı yavrusuna baktı. Gözlerinde artık korku değil, dipsiz bir nefret vardı. Namlu ona döndüğünde sadece fısıldadı: "Beni de öldür... Ben zaten öldüm."

Geriye kalan tüm mermiler Aleksandra’nın üzerine boşaldı. Oda, barut kokusu ve yarım kalmış bir doğum gününün ağır matemine gömüldü.

Saldırganlar gittiğinde oda sessizdi. Pasta masanın üzerinde duruyor, kremanın üzerindeki çilekler artık başka bir kırmızıya boyanmış halde bekliyordu. Dakikalar sonra, o sessizliğin içinden cılız, hırıltılı bir ses yükseldi.

Safir’in parmak uçları, annesinin kanla ıslanmış kazağının üzerinde hafifçe titredi. Ölüm meleği o gece odaya gelmiş, annesini ve babasını almış ama Safir’in küçük kalbinin kapısında duraksamıştı. Kurşun, beyninin o kadar kıyısından geçmişti ki, yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiyi yırtıp atmıştı ama koparamamıştı.

Safir gözlerini araladığında dünya bulanıktı. Annesinin soğumaya başlayan gövdesinin altından, babasının cansız eline baktı. Ağlayamadı. Sesi çıkmadı. Sadece o son çekilen fotoğraf makinesinin yerde ters duran objektifine takıldı gözü.

Safir hayata tutunmuştu; ama artık ne o yedi yaşındaki çocuktu, ne de o ev artık bir yuvaydı.

Eşref, parayla tuttuğu adamların Safir’in evine girdiği dakikalarda, annesinin yaşadığı konağın ağır demir kapısından bir gölge gibi süzüldü.

Mutfaktaki fırından yayılan o mis gibi limonlu kek kokusunu içine çekti.

o sırada Hacer hanım huzur doluydu . "Birazdan burada olurlar," diye geçirdi içinden. Pencerenin kenarındaki koltuğuna oturdu ve kucağına yarım kalmış kitabını aldı. Gözlüklerini burnunun ucuna yerleştirip sayfaların arasında kaybolmaya çalıştı ama kulağı hep dış kapıdaydı.

Az sonra, konağın ağır dış kapısının gıcırtısını ve ardından koridorda yankılanan sert ama tanıdık ayak seslerini duydu. Yüzünde kocaman, şefkatli bir gülümseme yayıldı. Kitabını hafifçe kucağına indirdi, başını kapıya doğru çevirdi.

"Mahir? Geldiniz mi oğlum?" diye seslendi neşeyle.

Ayak sesleri kapının eşiğinde durdu. Oda bir anda buz kesti. Kapı yavaşça açıldı ama içeri giren beklediği o gülen yüzlü oğlu Mahir değildi.

Eşref, elindeki siyah eldivenleri sıkarak, yüzünde o çarpık ve karanlık gülümsemeyle annesinin karşısına dikildi. Gözlerinde ne bir evlat şefkati vardı ne de bir pişmanlık izi "Mahir gelemez anne" Yaşlı kadının elindeki kitap büyük bir gürültüyle yere düştü.

"Yapmadım de... Eşref, 'kardeşime dokunmadım' de! O senin kanındı, canındı!"

"Sadece Mahir mi sanıyorsun anne?" dedi, başını hafifçe yana eğerek. "Tek o değil... O çok sevdiğin, el üstünde tuttuğun gelinin ve o şımarık kızı? Eşref’in gülüşü odanın duvarlarında soğuk bir yankı bıraktı.

"Hepsi öldüler anne. Hepsi!"

Annesinin yüzüne birkaç santim kadar yaklaştı. Sesi artık bir fısıltıdan öte, geçmişin tüm günahlarını kusan bir çığlık gibiydi.

"Babamın nasıl öldüğünü unutmadın, biliyorum anne..." dedi, dudaklarında o kan donduran, çarpık gülümsemeyle. "Hani o kalp krizi dedikleri, vadesi doldu dedikleri geceyi... Onu da ben öldürdüm."

Yaşlı kadının gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Göğsünden kopan o boğuk hırıltı, duyduğu bu korkunç itirafla bir feryada dönüşmek istedi ama Eşref izin vermedi. "Her gün..." dedi Eşref, gözlerini kırpmadan. "Her gün azar azar ilaçlarını değiştirdim. Sen ona şifa verdiğini sanırken, ben senin ellerinle ona ölümü içirdim. O çok sevdiğin kocanı, kendi ellerinle hazırladığın o şifalı sularla yavaş yavaş mezara gönderdin."

Annesini arkaya yatağa doğru itti. Yastığı eline aldı. Annesinin yüzündeki yastığı sertçe bastırırken, artık kadının çırpınışları yerini derin ve korkunç bir sessizliğe bıraktı.

"Merak etme anne... Artık bu konakta sevdiğin hiç kimse yok" elindeki yastığı yatağın kenarına fırlattı.

Annesinin cansız bedenine son kez baktı. Hiç vakit kaybetmeden şifonyere yöneldi. Cebinden siyah bir poşet çıkardı. Kasadaki bütün paraları içine doldurdu. Annesinin takılarını ve çekmecelerdeki altınları da poşete attı.

Gecenin karanlığında, arkasında koca bir enkaz bırakarak uzaklaştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.