İçeriğe geç

Gök Safir Yer Kara

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Gök Safir Yer Kara

Bölüm 2

Bölüm 1

Yetimhanenin o devasa demir kapısı kapandığında çıkan ses, Aleksandra için bir özgürlük çığlığı değil, bir infaz hükmü gibiydi. 1997’nin o gri sabahında, Leningrad artık Saint Petersburg olmuştu; isimler değişmiş, rejimler yıkılmış, binalar yaşlanmıştı. Ama yerdeki kirli karın soğuğu ve burnuna dolan o isli hava hiç değişmemişti.

Şehir ismini değiştirmişti; artık tabelalarda Saint Petersburg yazıyordu ama onun için dökülen sıvalar, sokaktaki is kokusu ve iliklerine işleyen o tanıdık soğuk hala Leningrad’dı. Dünya kabuk değiştirmişti ama onun kaderi, o eski ve acımasız şehrin sokaklarında asılı kalmıştı. Yeni isimler, eski yaraları iyileştirmeye yetmiyordu.

Nevsky Prospekt’in o görkemli binaları, sanki üzerine yıkılacakmış gibi devasa görünüyordu. Etrafından geçen insanlar, şık kürkleri ve telaşlı adımlarıyla birer gölge gibiydi. Kimse, bir çöp poşetinde başlayıp devletin soğuk koridorlarında biten o on sekiz yıllık hikayeyi bilmiyordu.

Yırtık pabuçlarının karda çıkardığı o ince, ıslak hışırtı, kulağında bir idam marşı gibi yankılanıyordu. Her adımda parmak uçlarına sızan o buz gibi su, ona ait olmadığı bir dünyanın kapısında beklediğini hatırlatıyordu. Bir vitrinin önünde durdu. Camdaki yansımasına baktı; saçları darmadağındı, yüzü solgundu ama gözleri... O mavi gözler, Saint Petersburg’un gri gökyüzüne inat, donmak üzere olan bir göl gibi parlıyordu.

Saint Petersburg’un birbirine benzeyen soğuk binaları arasında saatlerce yürüdü. Artık ne bacaklarını hissediyordu ne de bavulunu taşıyan parmaklarını. Kar, kirli bir toz gibi üzerine yapışmış; yetimhanenin ona verdiği o ince ceket, sırılsıklam bir ağırlığa dönüşmüştü. Sığınacak bir saçağı, çalacak bir kapısı, sora dahi sığabileceği bir ismi yoktu.

Şehrin ana caddelerinden uzaklaşıp, isli ve karanlık ara sokaklara saptığında karşına o çıktı.

Uçsuz bucaksız bir duvar. Gökyüzünü yırtan devasa bacalar. Ve havada asılı kalan o ağır, geniz yakan pas kokusu...

Завод Красный Металлург - Kızıl Metal İşleme Fabrikası

Burası bir bina değil, kendi içine kapalı bir şehirdi. Aleksandra, devasa demir kapıların önünde durduğunda kendini bir karınca kadar küçük hissetti. İçeriden gelen ritmik metal sesleri, sanki dev bir kalbin atışları gibi yer altından yankılanıyordu. Dizleri daha fazla dayanamadı. Bavulunun üzerine çöktü, sırtını fabrikanın soğuk beton duvarına yasladı. Saint Petersburg’un devasa fabrika duvarları, Aleksandra’nın yorgun sırtına çarpan bir buz kütlesi gibiydi. Artık adım atacak gücü kalmamıştı. Dizleri, sanki on sekiz yıllık o ağır yükü daha fazla taşıyamayacağını fısıldayarak yavaşça büküldü. Dikişleri patlamış, çocukluğunu ve sahipsizliğini içinde saklayan o eski bavulunun üzerine, bir kuş gibi tünedi.

Başını fabrikanın pürüzlü, isli betonuna yasladığında, rüzgarın uğultusu garip bir şekilde dindi. Artık üşümüyordu. Bu, Saint Petersburg’un en sinsi oyunuydu; bedeni donmaya başladıkça, zihni ona sahte bir sıcaklık vaat ediyordu.

Göz kapakları, sanki üzerlerine kurşun dökülmüşçesine ağırlaştı. Kirpiklerinin ucunda donan her bir kar tanesi, birer safir kristali gibi parlıyordu. Uzaktan gelen o ritmik makine sesleri, artık korkutucu değil, aksine onu derin bir uykuya çağıran bir ninni gibi geliyordu.

Sokağın sonundaki loş ışıkların arasından bir gölge belirdi. Ağır bot sesleri karda tok bir yankı bıraktı. Mahir, yirmi yedi yıllık hayatında çok dert, çok kavga görmüştü ama bu betonun soğuğuna bir emanet gibi bırakılmış kızı gördüğünde, elindeki fenerin ışığı titredi.

Mahir, sigarasından son bir nefes çekip dumanı havaya savurdu. Kıza yaklaştı. Fenerin ışığı Aleksandra’nın bembeyaz yüzüne düştüğünde, Mahir hayatında gördüğü en hüzünlü ve en güzel manzaraya baktığını anladı. " Kimsin sen?"

Mahir, kızın bembeyaz yüzüne ve donmak üzere olan masmavi gözlerine bakarken, sesi fabrikanın gürültüsünden arınmış, inanılmaz bir şefkatle döküldü dudaklarından:

"Kimsin sen?.."

Kelimeler Türkçe’ydi. Aleksandra bu dili hayatında hiç duymamıştı. "Kimsin sen?" sorusunun anlamını bilmiyordu.

"Что? Я не понимаю" (Efendim? Anlamadım) diye fısıldadı Aleksandra.

Sesi o kadar cılızdı ki, fabrikanın uzaktan gelen ritmik metal dövme sesleri arasında kaybolup gidecek gibiydi. Mahir, kızın Rusça cevabını duyduğunda duraksadı.

Mahir, yirmi yedi yaşının verdiği o olgun ve sert duruşuyla, fabrikanın ağır döküm bölümünde vardiya şefiydi. Ellerindeki nasırlar ve yüzüne sinmiş kömür karası, onun bu yabancı şehirde tırnaklarıyla kazıyarak kurduğu hayatın nişanıydı.

"Если будешь stands здесь так," (Burada böyle beklersen,) dedi Mahir, sesi fabrikanın derinliklerinden gelen o ritmik makine uğultusu kadar tok ve derinden geliyordu.

"К вечеру ты не будешь отличаться от ледяной статуи, малышка." (Akşama heykelden farkın kalmaz, küçük kız.)

Aleksandra, soğuktan morarmış dudakları ve titreyen çenesiyle başını kaldırdı. Bakışlarında korku vardı ama o korkunun altında, hayata tutunmaya çalışan vahşi bir direniş parlıyordu.

"Мне некуда идти," (Gidecek yerim yok,) diye fısıldadı Aleksandra, sesi rüzgarın uğultusunda kaybolup gidecek kadar cılızdı.

Mahir, kızın gözlerindeki o tanıdık "istenmeme" acısını gördü. Bu bakış, ona beş yıl önce Türkiye’den ayrılırken aynada gördüğü kendi yansımasını hatırlattı.O an arkasını dönüp gitmek yerine, elini o buz gibi ayaza uzattı.

"Иди за мной," (Gel benimle,) dedi Mahir, sesi bu sefer bir emirden ziyade gizli bir sığınak vaat eder gibiydi.

"На фабрике ищут уборщиц. "Если будешь работать, я дам тебе место, где можно согреться, и что-нибудь горячее." (Eğer çalışırsan, sana kalacak bir yer ve sıcak bir şeyler verebilirim.)

Mahir, ağır botlarıyla karları ezerek fabrikanın devasa dökümhane kapısına doğru yürüdü. Kapı, paslı bir çığlık atarak açıldığında; içeriden dışarıya vuran sıcak hava, is ve gürültü dalgası Aleksandra’nın yüzüne bir tokat gibi çarptı. ışarıdaki o beyaz, sessiz ölüm gitmiş; yerine turuncu ışıkların, kıvılcımların ve devasa çarkların döndüğü bir canlılık gelmişti.

"Не отставай," (Geri kalma,) dedi Mahir, arkasına bakmadan ama kızın peşinden geldiğinden emindi. Dar, yağlanmış metal merdivenlerden yukarı tırmandılar. Aleksandra’nın yırtık pabuçları metal basamaklarda keskin sesler çıkarıyordu. Mahir, fabrikanın gürültüsünün biraz daha azaldığı, sıcak su borularının duvarlarından geçtiği o dar koridora soktu onu. Koridorun sonundaki 402 numaralı odanın önünde durdu.

Cebinden ağır bir anahtar destesi çıkarıp asma kilidi açtı. Kapı gıcırdayarak açıldığında, Aleksandra hayatında ilk kez birine ait bir alanın kokusunu duydu. Odanın içi; taze demlenmiş çay, ağır tütün ve makine yağı kokuyordu. Küçük masanın üzerinde duran eski bir radyo, cızırtılı bir Rus şarkısı mırıldanıyordu. Mahir, köşedeki elektrik ocağının üzerindeki isli demliği kontrol etti. Sonra kıza döndü. Aleksandra, omuzlarındaki parkaya sımsıkı sarılmış, odanın ortasında bir yabancı gibi dikiliyordu.

"Садись," (Otur,) dedi Mahir, odadaki tek sandalyeyi kıza doğru iterken.

"Здесь тепло. Больше никто не выставит тебя за дверь, пока я здесь." (Burası sıcak. Ben buradayken kimse seni kapının önüne koyamaz.)

Mahir, dökümhaneden kalma kirli eldivenlerini çıkarıp masaya fırlattı. Nasır tutmuş elleriyle, ince belli bir bardağa İstanbul’dan getirdiği o tek hatıraya koyu bir çay doldurdu.

"İç" dedi Mahir, farkında olmadan Türkçe bir kelime kaçırarak. Sonra hemen düzeltti:

"Пей. Это согреет твою кровь." (İç. Bu kanını ısıtır.)

Aleksandra bardağı iki eliyle kavradı. Bardaktan yayılan sıcaklık, parmak uçlarından kalbine doğru akarken; Mahir’in o kömür karası gözlerinde, Saint Petersburg’un kışını bile eritebilecek bir kor ateşin yandığını gördü.

"Здесь ты в безопасности," (Burada güvendesin,) dedi Mahir, sesi bu sefer fabrikanın gürültüsünden tamamen arınmış, derin bir fısıltı gibiydi.

Aradan geçen altı ay, Saint Petersburg’un o dondurucu ayazını yavaş yavaş kırarken, Mahir ve Aleksandra’nın arasındaki o yabancılık duvarlarını da eritmişti. Artık fabrikada kimse Aleksandra’ya "o kimsesiz kız" gözüyle bakmıyordu; o artık Mahir’in gölgesi, Mahir ise onun sarsılmaz kalesiydi.

Fabrikanın gürültülü koridorları, altı ayın sonunda Aleksandra için bir ev melodisine dönüşmüştü. Artık o eski, yırtık pabuçların yerini Mahir’in aldığı sağlam botlar; o titreyen omuzların yerini ise dik bir duruş almıştı. Mahir, Aleksandra’yı her gördüğünde gözlerindeki o sert bakışın yerini görünmez bir şefkat alıyordu.

"Опять поздно, Махир," (Yine geç kaldın, Mahir,) dedi Aleksandra, gülümseyerek. Mahir, isli ellerini yıkayıp masaya oturdu. Altı ayda Rusçası ilerlemişti ama Aleksandra ile aralarında artık kelimelere pek ihtiyaç kalmamıştı. Bakışlar, her şeyi anlatmaya yetiyordu.

"Работа не ждет, Александра," (İş beklemez, Aleksandra,) diye cevap verdi Mahir. Sonra cebinden, kağıda sarılı küçük bir paket çıkarıp masaya bıraktı. Aleksandra paketi açtığında, içinden üzerinde küçük bir safir taşı olan gümüş bir iğne çıktı. Gözleri parladı.

"Это тебе. " (Bu senin için. ) dedi Mahir.

Aleksandra paketi açtığında, içinden üzerinde küçük bir safir taşı olan gümüş bir iğne çıktı. Gözleri parladı. Altı ay önce bir çöp poşetinin hışırtısından korkan o kız, şimdi Mahir’in ona sunduğu bu kıymetle yeniden doğmuş gibiydi.

"Зачем? (Neden?)" diye sordu kısık bir sesle. Mahir, sandalyesine yaslanıp kıza baktı.

Aleksandra’nın boğazına bir düğüm oturdu. Hayatında ilk kez biri ona ihtiyacı olduğu için değil, sadece onu düşündüğü için bir şey veriyordu. Yetimhanenin o ruhsuz koridorlarında geçen on sekiz yılın, açlığın ve sahipsizliğin tüm acısı o küçük taşın parıltısında eridi.

"Махир..." diye fısıldadı, sesi hıçkırıkla karışık bir minnetle titreyerek.

"Зачем ты это делаешь? Я же просто... никто." (Mahir... Neden bunu yapıyorsun? Ben sadece... hiç kimseyim.)

Mahir, masanın üzerinden uzanıp Aleksandra’nın titreyen elini o devasa, nasırlı avuçlarının içine aldı. Başını hafifçe iki yana salladı.

"Ты больше не никто. " (Sen artık 'hiç kimse' değilsin.)

Aleksandra, Mahir’in elini daha sıkı sıktı.

"Когда ты успел это купить, Махир?" (Ne ara aldın bunu, Mahir?) diye sordu Aleksandra, sesi hala buğulu bir hayretle titreyerek.

"Ты ведь всё время здесь, на заводе..." (Sen hep buradasın, fabrikadasın...)

Mahir, hafifçe gülümsedi.

"Вчера, когда ты уснула после смены," (Dün, sen vardiyadan sonra uyuduğunda,) dedi Mahir, sesi bir sırrı fısıldar gibiydi.

"Я поехал в центр. И я увидел это в витрине на Невском. Подумал, что этот камень украл свой цвет у твоих глаз." (Merkeze gittim. Bunu Nevski’deki bir vitrinde gördüm. Bu taşın, rengini senin gözlerinden çaldığını düşündüm.)

Aleksandra’nın kalbi göğüs kafesine sığmıyordu artık. Mahir, kendi dinlenme vaktinden, uykusundan çalmış; o yorgun haliyle şehrin kalabalığına sadece onun için karışmıştı.

"Махир, это ведь дорого..." (Mahir, bu pahalıdır...) diye mırıldandı Aleksandra, gümüş iğneye sanki kırılacak bir kanatmış gibi dokunarak. Mahir, masanın üzerinden uzanıp Aleksandra’nın çenesini hafifçe kaldırdı. Kömür karası gözlerini, kızın o safir mavisi bakışlarına hapsetti.

"Senin gülüşün, bu fabrikanın tamamından daha değerli. Eğer güleceksen, bu şehrin tüm taşlarını sana getiririm" dedi Mahir.

Aleksandra bu cümledeki tek bir kelimenin bile sözlük karşılığını bilmiyordu. Mahir’in dudaklarından dökülen o yabancı ses dizileri, kulağına Rusça’nın keskinliğinden çok uzak, bir dua ya da kadim bir yemin gibi geliyordu. Ama dilin bilmediği o boşluğu, Mahir’in bakışlarındaki hırçın merhamet ve sesindeki titreme doldurdu.

"Что ты сказал?"(Ne dedin?) diye sordu kısık bir sesle.

"Я сказал..." (Dedim ki...) diye başladı Mahir, sesi fabrikanın gürültüsünü susturan derin bir melodi gibiydi.

"Твоя улыбка для меня дороже, чем весь этот завод. Если ты будешь улыбаться, я принесу к твоим ногам все камни этого города." (Senin gülüşün benim için bu fabrikanın tamamından daha değerli. Eğer güleceksen, bu şehrin tüm taşlarını senin ayaklarına getiririm.)

"Махир..." diye fısıldadı Aleksandra, gözleri yeniden dolarak.

"Ты сумасшедший. Зачем тебе мои улыбки? Я ведь просто девчонка, которую ты нашел в снегу." (Mahir... Sen delisin. Benim gülüşlerim ne işine yarayacak? Ben sadece karda bulduğun bir kızım.)

Mahir, kızın elini tutup kalbinin üzerine daha sert bastırdı.

"Нет," (Hayır) dedi Mahir, bakışlarını bir an bile ayırmadan. "Ты не просто девчонка. Ты причина, по которой этот город перестал быть для меня холодным. (Sen sadece bir kız değilsin. Sen, bu şehrin benim için soğuk olmaktan çıkma sebebisin. Aleksandra, Mahir’in göğsüne iyice sokuldu. Artık ne fabrikanın isli kokusu ne de dışarıdaki soğuk ayaz umurundaydı. Aleksandra o ritmin içinde ilk kez "evinde" olduğunu hissetti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.