İçeriğe geç

GÖĞSÜMDE YANMIŞ KİBRİT KUTUSU

Bölüm 2 · 13 dk okuma

GÖĞSÜMDE YANMIŞ KİBRİT KUTUSU

Bölüm 2

BİR

BİRİNCİ BÖLÜM "Sana sessiz kalacaksın demişler; yabancılarla konuşmayı keseceksin. Bu, onların kötülüğünden değil, senin nefesinin yakacağı kişiler olmasındandır. Ne görüyorsan, üç maymunu oynayacaksın. Bir nevi görünmez olacaksın. Sessiz çocuk olacaksın ki herkes seni 'iyi' sansın. Sana bu öğretildi." Düzensizliğin arasında gelen hayatımın içinde neşeyi içimde yaşıyorum. Kişilik hayatımda kaydırağı olan hedefim aslında şu an yoktu. Çoklu kardeşlerin varsa, evde hiç bilinmeyen kişi oluyorsun. Nereye gidersen git, sesini kısan ebeveynler ve seni melûl bırakılan gözlerine bakan kardeşlerin vardır. Sesini kesmişler prensin. Kendimi şimdi tanıtmak istemiyorum. İnsan kendisini nasıl tanıtır ki? Dur, kendimi şöyle tanıtmayı deneyeyim: Ben, filmler ve kitaplarda olan sessiz çocuğum. Kimsenin görmediği çocuk; kulaklarına kulaklığı takıp şarkılar eşliğinde çantasını alıp çıkar her yerden. Arkadaşı yoktur; vardır ama yoktur. Onu sadece onu anlayan görmek ister, o da yoktur. Eline kitap alır, okur; insanların yüzüne bakarken çekinir, utanır. İşi düşen gelir, yardım ister; yardım eder, sonra gölge olurum, susuyorum olur. Prense bu öğretilmiş. Sessiz kalacaksın. Ötekileştirilen çocuklar ebedi sessiz kalır. Okul formasına normalde özen gösterecek birisi değilimdir, kendi okulumda maddi durumumdan dolayı forma giymezdim, sivil gezerdim. Azar işiten bendim ama ertesi sabah tekrar aynı kıyafetle gidip rezil olan da bendim. Gücenip kırılmazdım. Hesap soran çoktu ama birisi dahi neden böyle olduğumu sormadı. Ben de soran olmadı diye susup köşeme çekilip uzaklara dalardım. "Ben sana konuş dedim mi?" diye ses geldi, binanın sol tarafından. Bakışlarımı istemsizce o tarafa döndürüp baktığımda, simsiyah saçlara sahip, uzun boyuna rağmen siyah topuklu ayakkabı giymiş, okul forması da üzerine tam oturmuştu. Eteğini dizine kadar indirmiş, okulun hırkasını üzerine giymiş, formasını kapatmıştı. Gömlek, formayı. Bankta oturan, minyon tipli, yeşil gözlü kıza emirler yağdırıp hesap soruyordu. Beyaz tene sahip, baş parmağı ve işaret parmağını kızın çenesine yerleştirmiş, kızın ağlamasına sebep oluyordu. Ağlamasına sebep olan kişinin adı Merve'ydi. Merve, okulun gözde çalışkan öğrencisiymiş. Üç seneyi ikincilikle bitirmiş, ödüller almış. Zenginliğiyle övünüyordu ama haberi yoktu: Zenginlik insanın iç dünyası. Kız hâlâ ağlıyordu. Ama o durmuyordu. Zorbalık yapıyordu, akran zorbalığı. Yanında dikilen esmer tenli kızın, kahverengi saçları ensesine kadar geliyordu. Kollarını arkasında tutup, kızın ağlamasına gülerek karşılık veriyor, izliyordu. Hoşuna gidiyordu kızın ağlaması. O kadar çok ağlıyordu ki kız, artık gözlerini kapatmıştı. Adım attı, bir adım daha attı, sonra bir daha; kıza yaklaşıp saçlarını avucuna aldı ve sıktı. Yaparken acımadı. Bunun adı da sanırım Gizem'di. Okulun gözde üçüncü öğrencisiydi. Aslında kendisi silik bir öğrenciydi. Sınıfta dönen dedikoduların üzerine duydum; okula ilk geldiğinde kiloluymuş. Onu yanına alıp ön plana çıkarıp zayıflatmışlar. İçine kapanık insanı şimdi canavara dönüştürmüşler. İnsanın içinde varsa, kimse kimseyi zorlayamaz. İnsanın kalbi kötülüğe önceden alışmış. Çantamı sıkıca tutup binadan içeriye girecektim ki, bana doğru gelen çocukla olduğum yerde durdum. Beni görünce bayağı sevindi. Adı neydi? Dün söylemişti, şimdi hatırlamıyorum. Önem vermediğim insanların ismini çabuk unutuyorum. Yabancı geliyorlardı. Okulu tanıtacağım demişti. Eylül ayına girdik, güzel de; ablam burada edebiyat öğretmeniydi. Kardeş olduğumuzu kimse bilmiyordu, ama bu çocuk biliyordu. Annemin yakın arkadaşının kızı ile ablam resmen kan kardeşi olmuşlardı. Küçükken şöyle şeylere merakı varmış ikisinin de. Bu çocuk da o kızın kardeşiymiş. Buraya tam burslu gelmiş; benim gibi yarı burslu gelmemişti. Şanslı olamaz bizim gibiler; "bizim gibiler" dediğim maddi sıkıntı yaşayan aileler. Ablam evlenip yeni soyad almıştı, yeni hayat kurup beni de devlet okulundan alıp özel okula yarı burslu yazdırmıştı. Kardeşlerini gittiği halde unutmamıştı, kalbi temizdi. Aynı karşımda duran çocuk gibi. Okulda onca kişinin arasında bana zarar vermeyecek ilk insan. Herkes sorumlu tiplerdi. Elini omzuma attı, sevecen tavırla; refleks olarak geriye kaçtım. İnsanlarla yakınlık mesafem vardı. Ablamın anlatması gerekiyordu; nasıl anlatamaz? Nasıl görmezden gelir? Konuşmalarımın arasında iken, "Özür dilerim, unuttum. Mesafenin olduğunu," dedi ve elini çekti. Bu sefer ellerini beline koydu. "Kusura bakma, şey..." dedim. İsmini hatırlamak için çaba gösteriyordum ki... "Murat, adım." dedi, destek vermek için. "Yenmek için çok uğraştım, olmadı. Zamanla olur diye düşünüyorum." Çantamı diğer koluma takıp, önden yürüyen Murat'ı takip ederken ellerimin içi terliyordu. Pantolonuma sürüp geçirmeye çalışırken, dikkat çekmemek adına elimi cebime koydum. "Sınıflar ne kadar küçük," dedim büyülenerek. Panoda asılan afişler, kâğıtların üzerinde çizili satranç ve spor dalları çok iyiydi."Panolarda... Koridor renkleri..." Etkiliyordu insanlar. Koridor rengârenkti. "Sen ne sandın?" dedi. "Burası özel okul." "Doğru," dedim. Kendi sınıfımıza doğru yürüdük. "Benim sınıfım 12F'de." Onun sınıfı 12G olduğundan, sınıflar yan yanaydı. Kendi sınıfıma doğru yürüdüm, sınıfın kapısını açıp içeriye girdim. İçeride kimse yoktu. Sınıfın içi gerçekten boştu, kimse gelmemişti. Burası okul denilmeyecek kadar büyükmüş. İnsanları zayıf. Kendi sınıfımdan çıktım, gözlerim Murat'ı aradı. Kendi sınıfının önünde durmuş beni bekliyordu... Hakkı ödenmez. Saçlarımı düzeltip onun yanına doğru durdum. Beraber aynı anda adım atıp koridoru geçtik. Geçerken içimden gelen sesler kafamı karıştırıyordu. İkimiz yürürken, kendi kendime iç sesimle konuşurken üzülüyordum kendime; uzak kalan ben iken... Yan yana yürüdük. Panoda tek fotoğraf yoktu gerçekten. Duvarda asılı çerçeveler vardı, onlar dahi rengârenkti. Koridoru geçip binadan çıktık. Binadan çıkarken az önce orada duran kızlar yoktu. Ortalıktan kayıp gitmişler. "Üç yıl devlet okulunda okuyup buraya gelmekte zor geliyor ve yabancı," dediğimde içten içe tebessüm yolladı. "Benim burada dördüncü yılım, biliyorsundur," dedi özgüvenle Murat. Tek kelime kurmadım, kafamı salladım onaylayarak. Sonra, "Merak etme, ben de burada sessizim. Sesimi çıkarmam," dedi. Resmen bunu fısıldayarak söyledi. Çoktan dışarı çıkmıştık zaten. Bahçeyi dolanıyorduk, zilin çalmasına daha vardı, yirmi dakika. İkimizin de hayvanca ses çıkararak gülen kişilerin sesleriyle bakışlarımızı vermeden kulaklarımızı verdik. Ses tam olarak nereden geliyordu? Murat öne atıldı ve yürüdü. Adımlarım "takip et" dese de aklım ve kalbim "dur, duracağın yerde!" diye haykırsa da yerimde durmadım. Takip edip nereye gittiğini merak eden edamla büyük adımlar atarak arka bahçeye girdik. Arka bahçede yedi kız vardı. Üzerlerinde basketbol giyimi yoktu, sadece forma giymişlerdi. Ellerinde basketbol topu ile eğleniyorlardı. Birbirine pas verip pas atmaya çalışıyorlardı. Hayatım boyunca hiç basketbol oynamadım, merak dahi etmedim. O yüzden boyum kısa olmuş olabilir. Yanımda duran Murat konuştu: "İşte, okulun adı gerçekten ne olduğunu yansıttı," diye keyifle girdi. "Neden?" Ellerini kaldırıp kamera yaptı. Kızların olduğu yere değil, tek odağını çekti birisinin üzerine. Bakışlarımı indirdim oraya. Dönmez olsaydım iyiydi de. Uzun sarı saçlara sahip, saçları omzuna düşmüş. Üzerinde lacivert çizgili, turuncu bir okul üniforması ceketi vardı. Ceketin sol göğüs kısmında arma bulunuyordu, armada yazan 'T' harfi vardı. Aynısı bende de var zaten ama onda daha belirgin. İçinde turuncu gömlek vardı ve kurdelesini takmıştı. Kendisi etek giymek yerine turuncu pantolon giymişti. Kaşlarını çatmış, dağınık saçlara rağmen kendisini baskın gösteriyordu. Pası yanlış yere verdiler diye sinir oluyordu. "Tahtalı Duvar Lisesi," dedi Murat. Fısıldıyordu. Sesli konuşmak yerine, kamera yaptığı ve çektiği kişi sarı saçlara sahip kızın yüzünü esir almıştı. "Okulun esas kızını göstermişti," dedi ve elini indirdi, oradan bakışlarını kaçırdı. O kaçırdı, ben ise tekrar baktım. Saçlarını geriye atıp ikimizin olduğu yere baktığı an, ikimiz de aynı anda büyük adımlarla yürümeye başladık. Ben ne olduğunu çözerken Murat resmen beni arkada bırakacak kadar hızlı yürüdü. Büyük adımlarımı atıp onun yanından geçip binanın önünde olan merdivenleri çıkarken kendisi arkada kaldı. Umursamaz tavırlarımla koridora giderken, kendisi koşarak yetişti. Durmak zorunda bırakıldım çünkü Murat sırtıma asıldı. Sırtımdan indiremedim, kendisi de nefes alıp verip indi. "O kimdi, biliyor musun?" "Sıradan öğrenci," dedim bilmişlikle. "Hem, asıl o beni biliyor mu?" "Sen sıradansın, o ise..." dedi, nefes alıp verdi. Nefesini kontrol ederken kendini tuttu. "Okulun sahibinin kızı." "E ben ne yapayım?" dedim, kendi sınıfıma doğru giderken, arkamdan konuşmaya devam etti ve durdurdu beni. "Okulun birincisi. Okulun hep ilkinde. Senin en iyi olduğun matematikte bile ezer geçer, seni sağlam bırakmaz. Gireceğin yarışmalar dahi gelip geçici olur, bursun yanar gider," dedi Murat. Neden bağırıyor ki? Duyuyorum ben. Arkamı dönüp adımları yavaş atarak ulaştım yanına. Elimi onun alnına koydum, ter sürüsü dolmuştu çoktan. Bir kızdan da korkacak değiliz, altı üstü yarışma. Kazanan olur, kaybedenler olur. Gözümüzde kimseyi büyütmeyeceksin, kafan olduğun yere odaklansın. Yarışmaya girerim, nasipte varsa kazanırım, yoksa kaybederim. Allah kiminleyse o kazanır. Kimin yanında ise o kazanır. Büyütecek bir şey yok. Ağzımdan çıkana ben de inanmadım. "Adı ne?" diye sordum. "Ümmü Gülsüm," dedi sessizce ve nefes alıp verdi. "Ümmü Gülsüm Duvar." "Sıradan insan." "Tahtalı Duvar'da seni tahtalı köye postalar. Burada iki gözyaşı ile kaç çocuğu bursundan etti, biliyor musun?" "İnan, bilmek istemiyorum." Kafamı kaldırdım ondan. İstemesem de koridorun sonunda gezdirdim bakışlarımı. Kollarını göğsünde yatırmış, ayağını ayak ayak üstüne atıp kendini duvara yaslamış, bize baksa da gözlerimi kapattım. Sonra geri açıp sınıfıma doğru yürürken saçlarımı karıştırıp sınıfa attım kendimi. Atarken aklıma evim geldi. Şu an yemek mi yiyorlar, yoksa kavga mı ediyorlar... Derse vermek istiyorum kafamı ama aklım da hep kardeşlerimde. Babam, ben çıkarken sabahın köründe kavga etmişti; defter parası istedim diye defterlerimi yırtmıştı. Ağlamak orada yabancı gelmişti, geliyordu da. Ağlamak... Erkek adamın ağlamasını yanlış, hatalı görüyor. Annemle konuşmak için telefon açmak gerekiyordu, okulda serbestmiş. Elimi çantama atıp çıkardım, ekrana dokundum. Telefon rehberine dokunup annemi çevirip kulağıma götürdüm. Aranıyor... diyor. Muhtemelen babam evden gitmiş, annem de uyumuştur ya da işe gitmiştir. İşe giderken sessize alır telefonunu, alırken de işine odaklanır. Telefonu kapatıp çantama koydum. Defter, kalem çıkarıp masaya koydum. İnsanların sınıfa girişini gördüm. Dakikalar önce bahçede zorbalık yapan iki kız, benim sınıfıma girdi. Çantalarını çoktan bırakmışlardı. Pencere önüne geçip konuşuyor, insanlarla dalga geçiyorlardı. Zil çaldı, öğrenciler doluştu. Öğretmenler zili de çalmıştı. Koridorda sesler gelmeye başladı. Ben susarak duvarı izledim. Sınıf kalabalıklaştıkça tedirgin zihnim beni biraz geriye atmıştı. Herkes gülüp eğleniyordu ve gülmeyen sadece bendim. Kafamı kesip atmak istiyorum ama zikir getirerek kendimi avutup refaha çıkmak istedim. Kapıdan içeriye, saçlarını topuz yapmış, burnunun ucuna gözlüğü yerleştirmiş, elinde pembe çantasıyla öğretmen girdi. Masasına çantasını bırakıp bize baktı, sonra sırasını çekip oturdu. Yoklama kitabını eline aldı, okumaya başladı sırayla. Tek tek herkes "Buradayım." dedi. Sıra bana geldiğini anladım. Öğretmen, "Rüyam." dedi. Adımı yanlış telaffuz ettiğini anlayıp, "Rûyam." diye düzeltti. "Buradayım." dedim çekinerek. "Rûyam diye isim mi olur? Yok bende hayal." dedi Merve, kahkaha atarak. Şimdi bu espri mi olmuştu? Gülmek de yakışmıyor kendisine. "Kız ismi." dedi. Konuşacak hâlim yoktu. Buraya ait değildim, çok da belliydi. Öğretmen benden sonra birkaç kişinin daha adını andı. Daha sonra imzasını atıp kalemini kapattı, çantasına koydu, ayağa kalkıp tahtanın önünde durdu. "2025 ve 2026 eğitim-öğretim yılı çok uzun ve zor bir yıl olacak." "Uzun ve zor" bana biraz pasif geliyordu. Zor bir hayat yaşayıp, ufak sitem eden şeylerin içinde bulunmak, kimsenin vermediği bir zayıflık ya da lüks gibiydi. Şimdi burada olmaktan pişman olsam da, muhtemelen gelecekte girdiğim yarışlar sayesinde bir hedefim olacak ve kazanıp o hedefin başına birincilikle gideceğim. Burada olan insanların benimle iletişime geçeceğini düşünmem... pasif insanlar ve zengin olanlarla zaten muhatap olunmaz. Gözler küçükse insanlar pasifleri küçümser... Doğruydu. Günün bitmesini dört gözle bekliyorum. İnsanların kavgasını, gürültüsünü, zorbalığını izlemek bana yabancı geliyordu. Yabancıların önünde bunları yaparken hiç mi düşünmüyorsunuz? Ya sizi şikâyet eder ve okuldan attırırsa? Hem ben... kafası hep seni sona getirir. İnsanları şikâyet etmem ama gözümde büyük olursa, hiç düşünmeden yaparım. İç sesimi susturup kendimi derse verdim. Öğretmen derse başladı, dersi tek dinleyen bendim. Deftere geçirdim. Geçirdiğim notların önemli yerlerine yıldız attığımda, arkamda oturan birisi uyumuştu ve horlama sesleri geliyordu. Görmezden gelip notları özenle yazmaya devam ettim. Sınıf biraz sesliydi, dersi kaynatmaya çalışıp duruyorlardı. Başarıyorlar mı? Tabii ki. Öğretmen görmezden gelse de olmadı. Özel okul olduğundan, öğretmen de pes edip yerine geçti. "Parasını alır, gider." kafasına çoktan girmişti. Öğrenciler başardıkları şeye zevkle bakıp telefonlarına girmeye başladılar. Ben ise yazdığım notları tekrar tekrar okumaya başladım. Ders, onların sayesinde sıkıcı geçiyordu. Gözlerim cama kaydı, uçuşan kuşları gördüm. Sesleri, nefesin güzelliğini andırıyordu. Onları izlerken çoktan zil çalmıştı. Yerimden kalkıp çantamdan telefonu çıkardım, sıramı çektim, sınıfın kapısını açıp cehennem ateşine ait yerden çıktım. Okulun zili on dakikalıkmış. Bahçeye çıktım, okul duvarının dibine oturdum. Herkes kafasına göre bir yerlere gitmişti; şu an burada yalnızca ben vardım. Düşüncelerime selam verdim. O sırada biri geldi, gölgemle buluştu. Kafamı kaldırıp gelen kişiye baktım. Oydu. Oydu. Kaçtığımız kişinin ta kendisi. Gözleri yeşildi, çimenleri andırıyordu. Ellerini ceplerine koymuş, başını omzuna yaslamış bakıyordu. "Sağır mısın? Bağırıyorum, topu at diye sesleniyorum." dedi. Gerçekten sarı mı? Tam konuşacağım sırada benden önce davranan başkası oldu. "Duymadım." "Duyacaksın. Duymak zorundasın." dedi. Ne yani, seslenip konuştuğu kişi ben değil miydim? Hesap sorduğu, sessiz kişi ben değil miydim? Neden gözlerimin içine baktı? Gölgesiyle benim üzerime düşüp başımda durdu ki? Şu an yan tarafımda duran kıza kısa bir bakış attım. Hafif kiloluydu. Hiçbir kızın çirkin olmadığı bu dünyada, yüzü de tatlı ve sessizdi. Elinde bir kitap vardı: Yeraltı Krallığı. Dark kitaplarını sanırım seviyordu. Nereden anladım? Kitabın kapağında piyon, masa ve silah figürleri vardı. Dağınık kızıl saçları rüzgârla yüzüne dalmıştı. Kitabını kapatıp yere bıraktı, sonra topu alıp koşarak ona doğru götürdü ve önüne bıraktı. O ise topa tekrar vurup kızın kitabına doğru fırlattı, kitap açıldı. "Git, geri getir." diye emir verdi. Ondan haz etmemeye başladım. Kalbinin pisliği nasıl oluyor da yüzüne vurmamış, hayret... Kafamı okulun pencere tarafına döndürdüğümde, bir pencereden ablamın bana eliyle "gel" işareti yaptığını gördüm. Görmem için muhtemelen çok uğraşmıştır ama ben geç görmüştüm. Yerimden fırladım, bahçeden koşarak uzaklaştım. Binanın merdivenlerinden çıkıp kendimi içeri attım. Koridoru geçip merdivenleri çıktım, ablamın yanına gitmek için iki kat birden çıktım. Koridorda yoktu. Tek tek sınıflara baktım. Koridorun sonunda olan sınıfta, ayakta pencere kenarında durmuştu. Öğretmen masasında iki tane poşet vardı. "Abla?" dedim merakla. "O kızdan uzak dur." dedi ablam, gözünü pencereden ayırmadan. Sesi ne sert ne de yumuşacıktı. Biraz emir tipiyle konuşmayı seçti. Poşetlerden birisini açıp içinden bir şeyler çıkardı. İçinden çıkardığı poğaçayı bana uzattı, yanında da soğuk limonatayı verdi. Bir anne gibi... Ablam, annem olmadığı zaman annesiz kalıyordu ama bunu kimseye söylemiyordu. Güçlü görünmek ona yapışmış bir lekeden ziyade süstü. "Yemek yemeden neden geliyorsun okula?" Poğaçayı açıp büyük bir lokma yerken yüzü biraz solgun ve bitkindi. Ben ise, ağzımda duran lokmayı henüz bitirmeden gözlerimle sorumu sormaya başladım. "Herkes neden ondan uzak durmamı söylüyor?" Ablam, gözlerini sabit şekilde bir bende bir de pencerede tuttu. Ayırmak istemedi, öyle sessiz kaldı. Ablamın burada kaçıncı yılı olduğunu dahi kendisi de bilmiyor. Sadece gelip dersini işleyip gidiyormuş, hiçbir öğrenciyle arasında bağ yokmuş. Neden istemediği mesleği seçti, aileden çözen olmadı. Kaçmak için eylem yapmıştı. "Ümmü Gülsüm," dedi. "Okul sahibinin kızı değil aslında... okulun terörü." İçecekten bir yudum alıp, "Neden?" dedim. "Yani..." Diğer poşeti açıp içinden yeşil bir hırka çıkardı. Bana almıştı muhtemelen ama pek de bedenime uygun değildi, küçük geliyordu. "O kıza karşı gelenlerin başarı seviyesi düşüyor. Bursu olanın bursu kesiliyor, dersi iyi olan artık tembel oluyor. Etrafa neşe saçan öğrenciler birden onun sessizliğine giriyor. Onun arkadaş yaptığı kişiler kimler biliyor musun?" "Hayır," dedim, büyük bir lokma daha aldım. "Okulun en kötülerini... Hocaların kayırdığı, çalışkan ama sessiz ve kötü olanları. Ama onlarla kendisi muhatap olmuyor, başkasını araya sokup onu kötü gösterip kendisini iyi gösteriyor. Sessiz ama çok da güçlü. Zekâsı sayesinde hem ailesi hem de öğretmenler ondan çekinir." "Kız deccal mi abla? Duvardan mı ibaret? Kalbi hiç mi yok?" "Yok," dedi ablam, bu sefer sesli konuştu. "Kalbi olan insan, başkasının imkânlarını elinden almaz kardeşim." Sonra ellerini masaya bıraktı. "Az önce top attığı kız mesela... Kendini okuduğu kitaba kaptırmış ama kendisi kitap okumadığı için bunları bilmediğinden, kızın önüne gelen topu fark etmemiş. İnatla 'fark edeceksin' diyor, kendini ön plana koyar." Yutkundum. Az önce gözlerimin önünde olan olay hiç de bu kadar masum durmuyordu zaten... Ama kasten kıza yaptığı şey vardı ortada. Sustum. "Tanımadığım insandan uzak kalacağım yani?" "Doğru olan bu, Rûyam." Zil çaldı. Elimde bitirdiğim içecek ve poğaça poşetini ablamın poşetlerinin içine koyup başına bir öpücük bırakıp sınıftan çıkacağım sırada son kez ona baktım. Hâlâ pencereden bakıyordu. Ablamın bu kızla yaşadığı bir olay mı olmuştu acaba, bu kadar tepkili davranmasının sebebi o muydu? Sınıftan çıkıp koridoru geçtim, ellerim ceplerimde merdivenleri inip panoda olan resimlere baktım. Yarışma birincileri... Keşke benim de öyle olsa. Şöyle şeylere imrenirim. Kendi sınıfıma geçeceğim sırada orada duran insanların, yani kalabalığın içine baktım. O kadar çoktular ki, sanki önemli bir filmin sahnesini izliyorlardı. Umursamaz hâlimle kendi sınıfıma doğru yürüdüm, açık kapıdan içeri girip sırama geçip oturdum. İçeri giren kız, okulun bahçesinde kitap okuyan kızdı. Elinde kitabı, kızıl saçları dağılmıştı. Hangi sıraya oturmak istese de herkes tarafından reddedildi. Kimse yanında oturmasını istemedi. Çantamı alıp arkama koydum, çünkü benim olduğum sıraya geldi. Gördü, yaptığım şeyi ve gelip yanıma oturdu. Utanıyordu, gözlerinde çekingen tavırları vardı. Çantasını sıraya asıp, bahçede okuyamadığı kitaba kaldığı yerden devam ediyordu. Yüzünde mutluluk vardı, gözlerini büyüttü. Okuduğu satırlarda neresi hoşuna gittiyse gözleri ışıldıyordu. O kadar zorbalığı görmezden geliyordu. Ama kız bana tanıdık geliyordu. Hafızamı güçlendirmek için çaba gösterdim. Sonra saçlarımı karıştırıp, aklıma gelen ismi dudaklarımla buluşturup çözdüm. "Esila?" dedim, kendi kendime. "Efendim?" dedi yanımda oturan kız. Kitabından başını kaldırıp bana baktı. Utandım, çekinerek: "Beni hatırladın mı?" diye sordum sessizce. "Ben seni... Sen de beni hatırlama. Dayak yemek istemiyorum. Sadece sıranda oturmama yardım ettin ve ben de teşekkür e

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.