İçeriğe geç

glitter - solangelo

Bölüm 1 · 9 dk okuma

glitter - solangelo

Bölüm 1

uno

sufle'ye ithafen,

“Sto vivendo con te

I miei primi tormenti

Le mie prime felicità”

Yeni arabamızda yankılanan eski İtalyanca şarkılar yanından geçip gittiğimiz Philadelphia gökdelenlerinin gerçekliğini değiştirmiyordu. Annemin babamdan boşandıktan sonra yeni bir sayfa açacağını tahmin etmiştim ancak bu yeni sayfayı yeni kıtada açacağını? Asla. Onun bu radikal kararıyla ortaokul arkadaşlarıma veda edemeden, yine geleceğim düşüncesiyle denizde yeteri kadar yüzemeden kendimi gökdelenlerden gökyüzünü göremediğim Philadelphia’da, Amerika’da bulmuştum.

“Mamma mia,” mıırltım şarkıdan ve annemin şarkıya eşliğinden duyulmamıştı. Uzanıp sesini kısacakken eski arabanın tuşlarıyla karıştırdım ve yanlışlıkla CD’yi çıkarmış bulundum. “Lanet olsun.”

“Dikkatli konuş.” Annemin uyarısıyla derin bir nefes alıp özür diledim, CD’yi tekrardan yerine takmaya çalışıyordum. “Ama cidden, sabah sabah aşk şarkısı dinlemek istemiyorum.” diyerek kendimi açıklama çalıştım. Bianca şanslıydı tabi, onun kulaklığı kutuların arasında kalıp kırılmamıştı.

Bu yolculuktan sıkılmaya başladığımdan kravatımı biraz gevşettim, annem ise yüzü yumuşamış ve dudaklarında muzip bir ifadeyle bana bakıyordu. “Piccolinom, benim aşk şarkılarım senin o çığlıklı müziklerinden çok daha iyiler.”

Ellerim emniyet kemerini sıkıca kavramıştı ve vücudum savunmaya geçerek gerilmişti. Neyi mi savunuyordum? Şarkı tercihlerimi elbette. “Ya, çığlık atmıyorlar,” omuz silktim, “sadece biraz bağırıyorlar o kadar.” Haklı olduğunu biliyordum, benim şarkılarım baş ağrıtan türlerdi ama yaşımın getirisiydi bunlar. Yorucu bir boşanmadan çıkan ben değildim.

Annem pes edişimi görünce ufak bir zafer kıkırtısıyla yola geri döndü, omuzlarını dikleştirdi ve saçlarını omuzlarından çekti. “Kravatını düzelt Nico, artık bir temsiliyetimiz var.” Gözlerimi devirip güneşliği indirdim ve küçük aynada kravatımı düzelttim. Bu seferki formam siyahtı ancak ceketimin ve gömleğimin göğüs cebinde pegasus işareti yer alıyordu, bilmeyenler iiçin pegasus kısacası kanatlı at demek.

En azından boynuzlu değildi ve unicorna benzemiyordu.

“Kimse benim İtalyan olmamla ilgilenmiyor.” Belki de bu iğrenç aksanımı duyduklarında ilgilenebilirlerdi ama özellikle aksanımı saklıyordum. En başından beri burada olmak istememiştim çünkü. “Diplomat olan ben değilim nasılsa.” Ah, diplomat kim miydi? Annem.

Annem başkonsolosun ta kendisiydi ve bu yüzden birçok yeri ziyaret etmiştim: Avrupa’da neredeyse her ülke, Mısır, İran, Amerika’da özellikle New York ve Washington. Ancak ziyaret etmek ve orada yaşamak arasında dağlar kadar fark var. Ziyaret ettiğinizde Amerika’yı sevebilirdiniz ama güzelim Sicilya’yı ve Akdeniz’i bırakıp oraya taşınmak mı? Bence cevabını çatık kaşlarım ve büyükannemin cannolilerinden uzak kalmanın verdiği moral bozukluğu veriyordu. Sakinleşmek için camı açıp şehrin havasını içime çektim. Bu sırada küçük bir İtalyan restoranın yanından geçtiğimizde annem kapalı dükkanı işaret etti.

“Ah, bak, beceremediğim yemekler için buraya gelebiliriz.” Beni daha evde hissettirmeye çalıştığının farkındaydım ama buradaki restoranların tadına güvenmiyordum.

Dirseğim camın kenarına dayanmış bir şekilde mırıldandım. “Eminim ki sen onlardan daha iyi yemek yapıyorsundur.” Annemin mutfağa hiçbir zaman ilgisi olmamıştı bu yüzden sık sık büyükannemde yemeğimizi yerdik. Yine de bu restorandan daha iyi iş çıkaracağına inanıyordum.

“İltifat mı ettin yoksa gerçekten çok mu kötü yemek yapıyorum?” Annemin kaşları hafif çatılmış, yüzünde hafif bir sırıtmayla bana bakıyordu. Omuz silktim tekrardan. “Nasıl anlamak isterseniz, Signora di Angelo.”

Annemin ağzından neşeli bir oflama çıktı. “Gerçekten çok kötüsün piccolino.” Anneme, buraya yaşındığımızdan beri verdiğim en geniş gülümsemeyi verdim ancak gülümsemem çok uzun sürmedi, şehirden uzaklaşıp okulun yoluna girdiğimizde dudaklarım çoktan ince bir çizgi halini bulmuştu. İki tarafı da ağaçlı ve düzgün taşlı yol her ne kadar benzemese de bana okul çıkışları bisikletle sahile indiğimiz yolları hatırlattı, hatta bazen gelatolarımızı alır ve parmaklarımıza erimeden sahile yetişmeye çalışırdık arkadaşlarımla. Dar ve dik sokakların arasından, eski merdivenlerin üstünden neredeyse uçarcasına geçerdik ve sahile son varanı denize atardık.

Şimdi öyle bir eğlencemin olmayacağına inanmıştım.

Okulu uzaktan gördüğümüzde Bianca arka koltuktan öne doğru eğilip ileriyi gösterdi. “Vay be ne kadar güzel!” Bunu yeni binalara söylediğini biliyordum oysa ben başımla onaylarken gotik mimariyle yapılmış eski binayı işaret ediyordum. En başta hastane olarak yapılmış binanın şu an okulun yatakhanesi olduğunu biliyordum annemin anlattığına göre.

Annem arabayı kenara çekti, park etmeyecekti çünkü işine koşuşturacaktı. Ön koltuk yarışmasını kazanmış bana ve öne doğru eğilmiş Bianca’ya baktı, ben de nefes alışveriş tarzından ne konuşması yapacağını bildiğim için Bianca’ya baktım. “Yeni okul, yeni arkadaşlar…”

“Görüşürüz anne.” Bianca ve ben annemin motivasyon konuşmasını dinlemek istemiyorduk ve ikimiz de arabadan indik. Bize sonuna kadar açtığı camdan baktı. “Tamam, belki de bu sözler için fazla büyüdünüz ama yine de sizi seviyorum ve bir şey olursa arayın, ayrıca çıkışta sizi alacağım.” O kadar hızlı konuşmuştu ki İtalyanca konuştuğunu anlamamıştım bile. Çantamı omzuma asıp el salladım. O da öpücük yolladı ve saatini kontrol edip tekrardan yola koyuldu.

“Taşındığımızdan beri aynı konuşmayı yapıyor.”

“Bence daha çok kendisini ikan etmeye çalışıyor.” dedim. “Neyse belki o da alışamaz ve İtalya’ya tekrardan dönüp sabah akşam denizde yüzeriz.” Hâlâ yazdan kalma bronzluğum geçmemişti.

Kapılardan geçip koca bahçeye baktık. Yeni döneme ve öğrencilere hoşgeldiniz diyen kocaman bir bayrak asılmıştı ve herkesin konferans salonunda toplanmasını duyurmuşlardı. Etrafımda herkesin İngilizce konuştuğunu bilmek bende tuhaf bir duygu uyandırmıştı. Yabancılık. “Beynim dil değişikliğine hiç hazır değil,” diye mırıldandım. En azından Bianca yanımdaydı.

Bianca ufak bir kahkaha atıp gerginlikle yana doğru ördüğü saçlarını düzeltti. Bir süre daha bahçede kalmak istediğimizi hissedebiliyorduk. “Ben de hiç hazır değilim.” En azından Bianca da benim gibi düşünüyordu.

Okul o filmlerdeki tipik Amerikan liselerine benzemiyordu ve annemin özellikle neden bizi buraya kaydettirmeye çalıştığını anlayabiliyordum. Avrupavari tasarımı ve ekolü bizim yabancılık çekmememiz içindi. Ne diyebilirim, bu kadar uğraşacağına bizi İtalya’da okutmaya devam edebilirdi.

Derin bir nefes aldım ve yatakhaneye ufak bir göz atıp Bianca’yı konferans salonuna kadar takip ettim. Arka koltuklardan bir yere oturup çantamı kucağıma aldım. Platformun üstü dağınıktı, henüz yerleştirilmemiş Yunan filozoflarının büstleri ve önemli bağışçılara verilecek çelenkler kenarda bekliyordu.

O sırada yüzüme doğru gelen kıvırcık saçlar yüzünden kafamı Bianca’ya doğru çevirdim.

“Ay, çok üzgünüm.” Diğer yanımda oturan siyahi kız oldukça kabarık saçlarını toplamaya çalışıyordu. İnternette bu saçlar hakkında o kadar çok şikayet görmüştüm ki kızın mahçupluğuna bir şey diyemedim. O saçlar gerçekten baş belası olabiliyordu. “Önemli değil, sadece bir anda gelmeleri şaşırtıcıydı.” Mahcubiyetini gidermek için şakacı olmam gerekmişti.

“Ben Hazel, yeni başlayanlardanım, sen?” Uzattığı elini sıkarken bir kaşım hafiften kalkmıştı. Freshman. Birinci sınıf yani. “Nico.” Genelde dil alışkanlığı, özel isimleri hep İtalyanca telafuz etmiştim. “Ben de ondanım, yeni başlayan.” Omuz silktim. İtalya’da böyle değişik isimler yoktu, diğer birinci sınıf derdik. Prima superiore.

“Tanıştığıma memnun oldum.” Cevap vermek adına başımı salladım ve platforma çıkan adam bakınca Bianca’yı dürttüm. Müdür kıvırcık ve kırlaşmış saçları, olgunluk belirtisi yoğun sakalıyla Zeus ya da Poseidon heykellerine benziyordu. “Arkasından filozof büstlerine benziyor. Sence Yunan mı?” diye fısıldadım hafif bir kıkırtıyla. Bianca ise dirseğini karnıma geçirmeyi ihmal etmedi. Tabi kendi halimde eğlenirken adamın kendisini tanıttığı sahneyi kaçırmıştım.

“...burada görmekten büyük bir gurur ve heyecan duyuyorum. Bu koridorlarda bir kısmınız ilk defa yürüyecekken diğerleriniz tanıdık adımlarla geri dönüyorsunuz. Ancak hepimiz birlikte sadece bir okul yılına değil, aynı zamanda büyüme, keşif ve fırsatlarla dolu yeni bir bölüme başlıyoruz. Lütfen, ulusal marşımızı okumak için ayağa kalkalım.”

İtalya’da milli marşımızı yılda üç dört kere okurduk bu yüzden bana dönem başında marş okumamız tuhaf gelmişti. Kalabalığı takip ederek, saygıyla ayağa kalktım. Kimisi eli göğüsünde sesli bir şekilde okuyor, kimisi ben ve Bianca gibi dudak kımıldatmadan bekliyordu. Müzik hoparlörde çalmaya devam ettikçe içii bir burukluk kapladı. Başka bir ülkede olduğumun farkındalığına ulaşmıştım, yine.

Eski yaşantımı özlemiştim. Odamdaki küçük pencereden baktığımda gördüğüm denizi, yazın açan çiçeklerle kokan sokakları, büyükbabamın zeytinlerden yağ yapışını izlemeyi, pazar akşamı bahçelerinde buluşup ailecek akşam yemeği yemeyi ve o beyaz plastik sandalyelerde uyuyakalmayı özlemiştim. Gözlerimin yaşardığını hissettim, bu duruma uygun harika bir küfür biliyordum: Cazzo. Ama çenemi kapalı tutup marşın bitmesini bekledim.

⋅•⋅⊰∙∘☽༓☾∘∙⊱⋅•⋅

Elimde memurun kötü yazısıyla yazdığı ders programım vardı, hatta kağıda kahve bile damlatmıştı. İnsanların dolaplarının yanından geçerken yapıştırdıkları türlü türlü çıkartmaları gördüm. Kendi dolabımı süsleyip süslememek arasında kalmıştım çünkü annemi ikna edip İtalya’ya geri döneceğimize inanıyordum.

Koridorlar tamamıyla boş kalmıştı, Bianca benden bir üst sınıftaydı ve nasıl başarabildiyse sınıfını bulmuştu. Bne bulduğumda ise ders başlayalı beş dakika olmuştu ve şu an kapının önünde, içeriden öğretmenin tok sesini duyabiliyordum. Avuçlarım terlemişti ve saçımı geriye doğru tarafıp kapıyı tıklattım.

Bir müddet sonra kapıyı açıp kafamı içeriye uzattım. Yutkundum. Tarih öğretmenim orada, saçını at kuyruğu toplamış adam, kalçalarını kendi masasına doğru yaslayarak öylece duruyordu. Panikten ağzımdan İtalyanca özür çıktı.

İlk izlenimimi çok güzel yapmıştım.

İçeriye geçip kapıyı arkamdan kapattım ve orada dikilerek öğretmenin kaderimi belirlemesine izin verdim. İtalya’da birkaç öğretmenim ağır cezalar vermişti, sınıfı temizletmek ya da en az on sayfadan oluşan el yazması ödev vermek gibi.

“Kendini tanıtıp şuraya oturabilirsin.” Adamın parmağını izledim, lanet olsun, en ön sıraya oturtturacaktı beni. Derin bir nefes aldım ve sınıfın ortasına geçip başımla hafif bir selam verdim sınıfa. Beyaz olmayan birkaç sınıf arkadaşım vardı. En azından o kadar da yabancı değildim, si?

“Adım Nico, birkaç ay önce İtalya’dan Philadelphia’ya taşındım.”

Birkaç çocuğun meraktan sırtlarını dikleştirdiklerini gördüm. Tek umudum ananaslı pizza ve kırık spagetti şakasına maruz kalmamaktı. Söyleyecek başka bir şeyim yoktu, ağzım açılıp kapandı ve ellerim ceketimin cebine gitti. Öğretmene kısa bir bakış attım, her söylediğime kafasını sallamıştı ve gözlüğünü düzeltiyordu.

“İtalya’nın neresinden?”

“Sicilya.” Tekrar başını salladı.

“Tarih bilgin nasıl?”

“Fena değil, okulum özellikle klasik eğitime önem vermişti.”

“Öyleyse bana Roma’nın denizaşırı edindiği ilk eyaletin neresi olduğunu söyleyebilirsin.”

Sorduğu soruya karşı yüzümde ufak bir gülümseme belirdi. Soru kolaydı, Kartaca’ydı. Hatta bir keresinde sözlüsünden düşük aldığım tarih hocam bunun hakkında ödev bile vermişti.

“Kartaca.”

Onun da yüzünde ufak bir gülümseme belirdi ve yerime oturmama izin verdi. “Yine de bir sonrakinde dersime geç kalmamanı tavsiye ederim çünkü bir sonraki sorum bu kadar kolay olmayacak.”

İlk izlenimim gerçekten güzel olmuştu. Dersin anahatlarından bahsettiğinde çoğu konuyu ortaokulda çoktan almıştım ve bu beni tarih dersinde bir adım önde yapardı. İngilizcelerine yetişebilirsem elbette.

Öğle yemeğinde Bianca’yı görebilmek güzeldi, İtalyanca konuşabilmek daha da güzeldi. Bana sınıfındaki insanları anlatıyordu: Punkçı kız (söylediğine göre sınıf tekrarı yapmak zorunda kalmış, aslında şu an son sınıf olması gerekiyormuş, ve bir de okulun beyzbol takımındaki bir çocukla kardeşmiş), şakacı çocuk ve yarı Kanadalı yarı Çinli bir çocuk. Benim tanıştığım kimse olmadı, şey dışında, adını unuttum… Hazel.

“Yemeğini neden yemiyorsun?” Bianca anlaşılan bu nuggetları ve tatsız tuzsuz patates püresini çok sevmişti. Bu tabağı yemek yerine sevmememe rağmen iki büyük margherita yiyebilirdim.

“O kadar kötü değil.” Bianca’nın ısrarlarına rağmen başımı iki yana sallayıp tepsiyi kenara ittirdim ve kafamı masaya koydum. “Yemeğin bitince beni uyandır, ben şimdilik güç toplayacağım.

⋅•⋅⊰∙∘☽༓☾∘∙⊱⋅•⋅

Odamda hâlâ boşaltmam gereken birkaç kutu vardı ama benim için asıl önemlileri duvarıma İtalyan bayrağını asıp arkadaşlarımla bir çekmiş olduğumuz fotoğrafları panoma asmaktı.

Bu seferki pencerem çok daha genişti ve pervazına oturabileceğim bir yeri vardı. Bu yüzden annemin moralimizi toparlaması için aldığı yenilebilir kurabiye hamuru kutusunu alıp oraya tırmandım ve telefonumdan Philadelphia sokaklarını izleerken dinleyebileceğim bir müzik aradım. Kafamda çalan tek şey annemin sabahki dinlediği şarkıydı ve bu yüzden her ne kadar tarzım olmasa da onu açtım, sesi şehrin gürültüsünü bir tık bastıracak şekilde yükselttim.

Sokakların hâlâ hareketli olması bana tuhaf geliyordu. Belki de Sicilya’nın güneyinde yaşamış olduğumdan, orada her yer akşam beşten sonra kapanırdı birkaç bar haricinde. Damla çikolatayı ağzımda eritip pervaza yaslandım. Karşımdaki gökdelenin kaç katlı olabileceğini düşündüm ve insanların nasıl böyle yerlerde yaşamayı sevdiğini. Bana, bir kutunun içinde hapsolmuşum gibi geliyordu.

Kurabiye hamurunun tatlı tadının yanında gözyaşlarımın tuzlu tadını alınca bu melankoliye son vermem gerektiğini anladım ve şarkıyı kapattım.

Bölüm sonu

5 yorum

  • yemegin bitince discordu da yuklesene ozledim...

    1Yanıt
  • Kami kadar beni yoran başka bir uygulama daha yok yemin ederim ya beş saattir yorum atmaya çalışıyorum uygulamadan atıyor çıldırcam