İçeriğe geç

glas wen|| bxb

Bölüm 1 · 8 dk okuma

glas wen|| bxb

Bölüm 1

Eline sıkıştırılmış kargo paketlerini çantasına koymaya çalışırken hızlı adımlarla bayırdan çıkmaya devam etti. Sabahın erken saatlerinde soğuk olan havanın birkaç saate çok sıcak olacağını bildiği için yanına ceketini almamıştı, esen rüzgarla aldığı karardan pişman olup yanına hırkasını almak için eve dönmek istese de bunu yapmayacak kadar üşengeçti.

Uzun zamandır çalıştığı kafeyi bazı sabahlar o açardı, reşit olduğundan beri hem işvereni hemde arkadaşı olan Aybüke mekanı açma işini ona veriyor ve kendisinin yapması gereken basit işleri ona yaptırıyordu. Bazı günler rahatsız edici olsa bile acemi garsonlara emir verip kendince otorite kurmasını sağladığı için şikayetçi de değildi.

Yol üstünde kendine ve yarım saat içerisinde gelecek olan sabah çalışanı için açma alıp çalışana aldığı açmayı sevmeye çalıştığı sokak köpeğine verdi, normalde 5 dakika bile sürmeyen 3 sokaklık yol köpekle oynamasıyla 20 dakikadan fazla sürmüştü. Onu azarlayacak kimsenin olmamasının vermediği rahatlıkla biraz daha oyalandı.

Kafenin önüne yaklaştığında kapının önündeki boşluğa çöküp oturmuş çocuğa birkaç saniye bakıp istemsiz güldü, onun gibi kısa kollu olan çocuk hafifçe titriyor ve ağzındaki sigarayı söylenerek içiyordu. Sesini duyamasa bile ona yönelik küfürlerini duymuş kadar keyifli şekilde kafenin siyah demir çitinden içeri girip merdivenleri ağır ağır çıktı. Geldiğini fark eden Gökay hızla ayağa kalkmıştı.

"Günaydın," dedi keyifli sesiyle ona sinirle bakan çocuğa, o cebinden anahtarlığı çıkarırken Gökay bir adım geri çekildi.

"Hızlı ol."

"Üşüdün mü bu havada?" diye alay etti onunla, kendisi de üşüyordu.

"Babanın mekanı mı göt herif, saat kaçta açılıyor burası, rahatlığa bak." Dedi sert bir sesle, Furkan dediklerini duymamış gibi tek kapıyı açıp onun için eliyle tuttu.

"Hadi prensesim donuyorsun," dudak büzerek konuştu. Sarışın çocuk sinirle gülüp "kes," dedi ona. "Sabah sabah fazla sinirlisin bir papatya çayı hazırlamamı ister misin?"

Duyduğu küfürle keyfi iyice yerine gelirken makinaları açmak için hızlı adımlarla mutfak bölümüne yöneldi, "masaları çıkarsana."

"Müşteriyim, çalışan değil."

"Masaları hazırla," dedi tekrar. O mutfaktaki ısınması gereken makinaları ve barista bölümündeki küçük işleri hallederken Gökay tek işe bile dokunmamış, eğer zamanında gelip kafeyi açsaydı koştura koştura sabahın ilk hazırlıklarını yapması gerekmezdi. birkaç saniye sonra tekrar dışarı çıkıp sigara yakmıştı.

Furkan sandalyeleri dışarı taşımaya başladığında onu izledi Gökay, birkaç tur içeri dışarı yaptıktan sonra tekrar dışarı çıkıp ayakta dikilen çocuğun yanına semt oturuşuyla çökmüştü yaşıtı çocuk.

"Kesin kar yağacak."

Yukardan ona garip bakışlar atan çocukla omuz silkti,"sigara versene."

"Bana kadar var," dedi cebindeki dolu paketi yok sayarak.

"Sefaketini sikiyim oğlum ya, " dedi Furkan çöktüğü yerken söylenerek kalkarken, "fırınlar ısınmış olmalı bir şey yiyeceksen söyle, mutfaktakiler gelirler birazdan."

"Üst kattayım, çay getirir misin?" Dedi içeri doğru haraketlenen çocuğun peşinden sigarasını yere atıp o içeri yürüdü.

"Yerden al onu." Diye uyardı Furkan sert bir sesle. Gökay göz devirip tahta zeminden sigara çöpünü aldıktan sonra peşinden içeri girdi, birkaç dakika önce ilk girdiğinden çok daha sıcak olan kafeyle vücudunun rahatladığını hissetmişti. Sırtındaki çantanın ipini düzeltip üst kata çıkan merdivenlere yöneldiğinde Furkan mutfak tarafından ona bağırmıştı, "kendin al, işim var!"

"Ne demek işim var ya," diye o da karşılık olarak bağırdı ona. yinede birkaç dakika sonra kendi gidip almıştı çayını, hazır servis bölümüne girmişken kahvaltı niyetine dünden kalma birkaç tatlıyı Furkan'dan azar işiterek yemişti de.

Ablasına ait olan mekanda çoğu gününü geçiren Gökay artık mekanın bir parçası haline gelmişti, çoğu zaman içtiği şeylerin sayısına bile dikkat edilmez, tezgahın arkasına rasgele bir anda girip istediği şeyi yiyip çıkması normal karşılanırdı.

Yavaş yavaş sabah kalabalığıyla kendi çapında büyük sayılabilecek kafe haraketlenmeye başlamıştı. Gökay onun için ayrılmış gibi olan masasında çoğu gün olduğu gibi derslerine gömülmüştü. Burayı en çokta bu yüzden seviyordu, kimse onu özellikle rahatsız etmemesine rağmen her zaman bir haraket, bir ses olurdu. Sıkıldığını hissettiği anlarda tam servis alanını gören masasından sipariş veren insanları izler kendi kendine ne sipariş vereceklerini tahmin etmeye çalışırdı. Genelde tahminlerinin tutup tutmadığını görmeyi beklemeden tekrar dersine döndüğünden tahmin oyununda başarılı olup olmadığını bilemese de bu basit meşguliyetten zevk alıyordu.

Sipariş alan Furkan'a baktı, yüzündeki büyük gülümsemeyle önündeki kadın müşteriyle konuşuyordu, güzel giyimli esmer kadını uzaktan birkaç saniye süzdükten sonra tekrar Furkan'a ve sırıtışına baktı. Kesinlikle dünden kalma kruvasanları sabah saatlerinde elden çıkarmaya çalışıyordu. Bu düşüncesini destekler gibi tam ön tarafında duran cam içerisindeki yiyecekleri eliyle tek tek işaret eden çocukla göz devirdi.

Birkaç dakika daha sipariş alan çocuğa ve değişen müşterilere baktı, sıra tamamen bittiğinde Furkan'da kafasını kaldırıp ona bakmış ve "hayırdır?" Der gibi bir kafa haraketi yapmıştı, Gökay ona omuz silktiğinde Furkan göz devirmiş ve parmağıyla bir dakika işareti yapmıştı.

Kasadan başka bir çalışana seslenip çıkmasını ve mutfak tarafına girmesini izledi, birkaç saniye sonra bakışlarını yarım bıraktığı soruya çevirmiş ve tekrar yapmaya başlamıştı.

Furkan elindeki tepsiyle merdivenleri çıktıktan sonra duvar kenarının hemen önünde oturan sarışına baktı, kolunu yuvarlak masanın üzerine yaslamış asık bir suratla telefonu kulağında tutuyordu, yarım saat kadar önce onu izleyen keyifli yüzünden eser yoktu. biraz ilerisinde oturan müşteriye kahvesini verip yanına gidene kadar telefonunu kapatıp ayağa kalkmıştı.

Çatık kaşlarıyla masasına gidip içinde kahvaltılık yiyecekler olan tepsiyi masaya bıraktı, "kalkıyor musun?"

"Bana mı getirdin?" Dedi Gökay mahçup bir tonda, Furkan kafasını salladığında, "yiyip öyle kalkarım o zaman."

"Sen bilirsin," dedi omuz silkerek, dakikalarca göz hapsine alınmasının genelde nedeni Gökay'ın ondan bir şey istemesi olurdu bu yüzden düşünmeden mutfakta hazır olan birkaç kahvaltı tabağını alıp gelmişti. Çantasına attığı test kitabına baktı, "neden erken kalkıyorsun?"

"Sana ne," dedi Gökay az öncekinden daha keyifli şekilde patates kızarması dolu tabağı önüne çekerken, "baharatlı şu şey yok muydu?"

"Uşağın mı var piç," dedi o da tabaktan bir patatesi ağzına atarken, "tip versene."

"Ben müşteri miyim, maaşını ben veriyorum," Ters bir sesle.

"Diyorsun?" Dedi o da ters bir sesle, "patron neden kasa arkasından şarap çalıyor?"

Tabakta sadece iki tane olan su böreklerinden birini Furkan'a doğru uzattı, "al şu böreği bu gün evine erken git kardeşim."

Böreği eline almadan Gökay'ın elinden ağzına atıktan sonra sarışına getirdiği çayı eline aldı.

"Benim o." Diye çıkıştı Gökay sahte bir sinirle. İğrenmezdi zaten böyle şeylerden.

"Artık benim," dedi Furkan keyifli bir tınıda, çayın yarısından fazlasını içtikten sonra geri bırakmıştı masaya, boşalttığı tepsiyi kolunun altına sıkıştırarak rahat bir ifadeyle masadan çekildi, yeterince burada oyalanmıştı "baybay Kürt."

"Aptal herif," diye söylendi arkasından yemeğini yemeye devam ederken. Birazdan eve gidecek olmanın verdiği keyifsizlik üzerine çöktüğünde yediği yemektende zevk alamamıştı.

Çıkmak üzere ceketini sırtına geçiren çalışana baktı kumral çocuk, onunla beraber son kalan işleri yapan birkaç çalışan daha kalmıştı kafenin içinde, muhtemelen açtığı gibi kapatmayı da o yapacaktı, çünkü anahtarı geri teslim edebileceği patronu ortadan kaybolalı birkaç saat olmuştu.

"Abi," diye seslendi Zehra arkasından, "dışardaki masaları sen mi halledersin ben mi?"

"Hallederim ben," dedi isteksiz bir şekilde.

Az önce çıkan çalışanın peşinden o da kafeden çıktığında demir kısa korkulukların önünde ayakta dikilen çalışana ve yere çöküp oturmuş adama baktı. Yorgun ifadesi ve düşük omuzlarıyla onlara doğru yürümeye başladı, en çokta böyle sağa sola düşmüş sarhoşlar yüzden sevmiyordu son çıkanlardan olmalı.

Yaklaşıp yerdeki adamın kim olduğunu gördüğünde yorgun yüzü sinirle gerilmişti, "ben hallederim Hamza, git sen." Dedi kaşlarını mümkünmüş gibi daha çok çatarak.

Hamza'nın ona veda edip gitmesine homurdanarak bir cevap verip kafasını demirlere yaslamış yatan çocuğa baktı. ilk sarhoş şekilde buraya çökmesi değildi, lise yıllarında neredeyse her hafta yaşanırdı bu, o ve ablası hakkında yapacağı ilk eleştiri ikisininde sorumsuz ayyaşın teki olmaları olurdu.

Omzunu birkaç kere dürtüp gözlerini açmasını bekledi Gökay'ın, eğer uyanmazsa kafenin içine onu tıkıp gitmeyi düşünüyordu. Hala bir tepki alamazken bu defa daha şiddetli şekilde dürttü onu, çocuğun ağzından bir inleme çıksada gözlerini açmamıştı.

"Gökay uyan karını sikiyorlar," dedi kulağının dibine girip kısık sesle bağırarak. Genç ufak bir zıplamayla sonunda uyandığında Furkan zaferle gülümseyip onu kolundan çekiştirdi, "koş karını kurtaralım."

"Ne?" Dedi çocuk yüksek sesle, Furkan onu biraz daha çekiştirip ayağa kaldırdığında hala şaşkın şaşkın etrafa bakıyordu. Birkaç adım onu yürüttükten sonra kolunu çekiştirip Furkan'dan uzaklaştı, "yürüyebilirim."

"Yürü o zaman," diye eliyle ileriyi gösterdi Furkan, Gökay yan tarafındaki masaya tutunarak kendini dikleştirmeye çalıştı ve birkaç adım atamadan geri sandalyelerden birine oturdu. Kolları göğsünde onu izleyen Furkan göz devirerek az önceki gibi önüne eğildi, "iyi misin?"

"Aybüke nerde?" Dedi çatık kaslarıyla Gökay. Furkan omuz silkti, "sen burada napıyorsun?"

"Çalışıyorum?" Dedi kısaca, "sen burada napıyorsun öğlen kovmadım mı ben seni?"

"Ablamı arıyorum," dedi sinirli bir sesle, "nerede bu kadın?"

Tekrar omuz silkti Furkan, "kalk telefonla arayalım gelsin alsın seni," dedi sakin bir sesle.

Huysuzca omuz silkti Gökay, ısrar etmek yerine onu kendi haline bırakmaya karar verdi Furkan, yıllardır öğrendiği bir şey varsa sarhoş kardeşlerle uğraşmaması gerektiğiydi.

Onun oturduğu masa ve sandalyeyi es geçerek diğer masa ve sandalyeleri kafenin iç kısmına taşımaya başladı, içeriye attığı birkaç turdan birinde çıkmaz üzere olan Zehra'dan Gökay için kahve yapmasını rica etmişti. Kız anaç bir tavırla hala tripli şekilde oturan çocuğun omzuna polar örtü sarıp önüne kahve bırakmıştı, karşılığındaysa burun kıvıran, huysuz bir ifade ve poları omuzlarından atmayı bulmuştu. Sinirli şekilde kahvenin bayat olduğunu, (daha tek bir yudum almamıştı) örtünün ise leş gibi sigara koktuğunu, ondan bunu istemediğini yüksek sesle anlatan çocukla şok içinde kalmıştı genç kız.

"Uğraşma şununla abicim," dedi Furkan çatık kaşlarıyla hala konuşan çocuğun lafını bölerek, daha kısık sesle "Zehra git sen."

O hala kendini açıklamaya çalışan kızı omzundan tutarak demir çitlerin dışına kadar götürürken Gökay kollarını önünde bağlamış şekilde Furkan'ın geri gelmesini bekledi. İçindeki atamadığı gerginlik her an patlamaya hazırdı. neye veya kime olduğu önemli değildi, sokaktan geçen yüksek sesli araba, ona yardım etmeye çalışan rasgele bir adam veya kız kardeşi, hiçbiri önemli değildi o sadece içindeki siniri birine kusmak istiyordu.

O geceki şanslı ise en azından onun kadar gergin ve onu alttan alacak son kişiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.