İçeriğe geç

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 19 · 14 dk okuma

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 19

17. BÖLÜM RUHA KAZINAN SIR

ONYEDİNCİ BÖLÜM: RUHA KAZINAN SIR "Gerçek, her zaman saklandığı yerden daha ağır dönerdi; bazen bir mezar sessizliğiyle gelir, bazen de bir ruhu tek bir kelimeyle idam edecek kadar gürültüyle koparırdı kıyametini..." Bölüm Şarkısı ✨: SON TÜRKÜ - Yüksel Baltacı Hayatta en büyük pişmanlığın ne diye sorsalar; en başa annemi koyardım. Kelimelere dökmeye gücüm yetmezdi belki ama gözlerim yeterli olurdu hissettirmeye. 'Onun nefesini kesmem' derdim. En büyük pişmanlığım, en büyük keşkem bundan ibaretti çünkü. En büyük ikinci pişmanlığın ne deseler; bu sefer de Vural derdim... Vural Demir. Onu en yardıma muhtaç olduğu anda bırakıp gitmem derdim. O bana güvenirken benim onu o sokakta yapayalnız bırakmam... Her şeyin sebebi olmam derdim. En büyük ikinci pişmanlığım da buydu çünkü. Sıra en büyük üçüncü pişmanlığıma geldiğinde ise susardım. Çünkü en büyük üçüncü pişmanlığım; susmam olurdu. Konuşmam gerektiği halde kelimeleri bulamayışım olurdu. Bundan kaybetmiştim zaten. Ne ellerimden kayıp gittiyse, hep bundan olmuştu. Canım yanıyordu; gerçekten canım bazen öyle bir yanıyordu ki... İçinde sadece nefreti, acımasızlığı ve kötülüğü bulunduran kalbimde bazen öyle bir yangın çıkıyordu ki; söndüremiyordum. Öylece yanıp kül oluşumu seyrediyordum çaresiz gözlerle. Elimden bir şey gelmiyordu çünkü ne yaparsam kurtulamazmışım gibi geliyordu. Ve bu da beni o kadar yoruyordu ki... Derin bir nefes aldığımda ellerimi oturduğum koltukta yüzüme bastırdım ve Leyla’dan uzaklaştım. Düşmemeyi; birine yaslanarak değil, kendi ayaklarımın üzerinde durarak başarmalıydım. Bunun için de artık güçlü bir adım atmam gerekiyordu; başka yol ve çaresi yoktu çünkü. Anlatmıştım... Yaşanılan çoğu şeyi misliyle anlatmıştım Leyla'ya. Canının yanacağını, benden nefret edeceğini bildiğim halde güç bela yapmıştım bunu. Fakat bunu bile tam haliyle becerememiştim. Yaman Karaca’dan, nasıl öldüğünden bahsetmiştim lakin o fotoğrafı her şeyiyle anlatamamıştım; dilim varmamıştı. Leyla, Karaca'nın kesilen parmaklarını duyduğu anda bile kendinden geçmişken, ona Yaman Karaca’nın o kanlı ve içi oyuk olan gözlerini anlatamamıştım. Nasıl anlatacaktım ki? Yaman Karaca belki masumdu belki değildi, bilmiyordum; fakat ne olursa olsun böylesine bir korkunçluğu Leyla'ya  geçip anlatamazdım. Ne kadar az bilirse o kadar iyi olacaktı. Bu dünyadan ne kadar uzak durursa, o kadar rahat nefes alabilecekti. Gerginlikle elimi enseme götürdüğümde terlediğimi hissettim. Dolmuştum, hatta taşıyordum; bir gram daha yük kaldıracak halim yoktu. Ne zaman "en kötüsü bu" desem, daha da korkuncunu yaşamıştım. Bu yüzden o kelimeyi söylemeyi bırakmıştım artık. Ne dudaklarımın arasına davet ediyordum, ne de aklımdan geçiriyordum. Ölümün kıyısında, bir uçurumda güçsüzce hayata tutunmaya çalışsam bile yine de "Daha kötüsünü yaşayamam" demiyordum. Çünkü biliyordum ki bu üç kelime, nerede daha kötüsü varsa onu mıknatıs gibi çekiyordu insana. Çok iyi öğrenmiştim. Bu hayat, bunu bana her hücremle öğretmişti. Cebimde titreşim hissettiğim an daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Gözlerim yerdeki halıya odaklıyken telefonumu çıkardım. Telefon elimde titremeye devam ederken daha fazla buna izin vermedim ve bir bahanem olmuşçasına telefonu açarak odadan hızlı adımlarla çıktım. Kim olduğuna bakmamıştım ama biliyordum. Arayanın kim olduğunu ne yazık ki katlettiği sessizliklerden biliyordum bunu ruhumun derinliklerinde hissediyordum: Tilkiydi. Ondan başka kimse yapmazdı bunu. Bir o severdi insanı sessizliğiyle delirtmeyi. Bir o severdi az konuşup, çok şey anlatmayı. Gözlerimi kapatıp telefonu sıkıca tutmaya devam ettim. O konuşana kadar ben de konuşmayacaktım. Bundan sonra hiçbir şeye bilip bilmeden atlamayacaktım; buna Tilki ve oyunları da dâhildi. Telefondaki sessizliği ümitsizce dinlerken sırtımı duvara yasladım ve karşımda duran denizi izlemeye başladım. Leyla ile deniz kenarındaki pansiyonlardan birinde buluşmuştuk. Daha doğrusu ben onun yanına gelmiştim. Leyla hastaneden çıktıktan sonra gözlerden uzak kalmak istemişti. Zaten o patron bozuntusu, kafenin darmadağın olmasını bahane edip Leyla'yı işten çıkarmıştı. Leyla'nın kendisini hak etmediğini öne sürüp esip gürlemişti. Bu hareketleri sabrımı zorlasa da, Leyla'nın kolumdan tutmasıyla tüm konuşmayı ona bırakmıştım. O da beni gururlandıracak bir şekilde cevabını vermiş ve o kafeden bir daha dönmemek üzere çekip gitmiştik. Deniz dalgalarını içindekileri dışına vurmak ister gibi hırçınca savururken o mayıştırıcı kokuyu içime çektim. Korumaların bana bakmasını umursamadan gözlerimi kapatıp bekledim. Ta ki Tilki o buz gibi, alaycı sesiyle sessizliği bozana kadar: "Ne oldu Kızıl Afet... Yoruldun mu?" Dudaklarımı birbirine bastırdım, başımı hafifçe salladım ve ona tam da istediği gibi, bir soruyla karşılık verdim: "Ne oldu Tilki? Yorulmadın mı yormaktan?" Tilki'nin hattın ucunda nefesini vererek güldüğünü duydum. Ben de belirsizce gülümsedim. Yorgun bir gülümsemeydi bu ama her şeye rağmen hala ayakta durabildiğim için kendime verdiğim küçük bir ödüldü. Vazgeçmeyecektim. "Kaçıyorsun Armağan. Soruma soruyla cevap veriyorsun ve ben seni birazcık olsun tanıyorsam, bunu ancak verecek bir cevabın olmadığında yaparsın sen." Sırtımı duvardan çektim, adımlarımı denize, taşlı yolun bitimine kadar sürükledim. Bunu yaparken de onu kışkırtmaktan çekinmedim: "Eh, kimin kızıyım sonuçta, normal değil mi? Hem asıl kaçan sensin. Bir film yazıyorsun, oyunculara rollerini dağıtıyorsun, sonra kenara çekilip izliyorsun." Boşta kalan elimi cebime yerleştirip sinsi bir tavırla fısıldadım: "O vakit bu durumda kim kaçmış oluyor Tilki? Meydana çıkıp savaşan mı, yoksa meydandaki savaşanları izleyen mi?" Tilki derin bir nefes aldı. Soruma nasıl bir kılıf uyduracağını merak ediyordum. Oda bunu anlamış gibi yanıtını geciktirmediğinde ona dikkat kesildim: "Eğer kenara geçip, sırtımı koltuğuma yaslayarak meydanda savaşanları izliyorsam; bu benim kaçtığımı değil, kazandığımı gösterir Kızıl Afet. Bunu bir türlü öğrenemedin ama önemi yok sen o güzel canını hiç sıkma... Öğreteceğim ben sana." Kendi zaferinden o kadar emindi ki, kaybetmeyi bırak ihtimal olarak görmeyi, bir toz zerresi kadar bile önemsemiyordu. Oysa hayat tam da bunları düşündüğümüz yerde, ortaya çıkan hesaplarla beraber başlamıyor muydu? Öyleyse neden kurnazlığı ile "Tilki" unvanını alan bu adam bunu önemsemeyip böyle rahat davranıyordu? Boynumu sağa ve sola doğru eğip rahatlattığımda bir an önce bu konuşmayı sonlandırmak istedim. Bu yüzden de içimdeki sinirli halime inat sakin bir ses tonuyla, gözlerimi sıkıca kapatarak kelimelerimi sıraladım: "Sen beni bunları söylemek için mi aradın? Eğer öyleyse seni bir saniye daha dinlemeye zamanım yok, bilgin olsun." "Hayır Armağan, bunları söylemek için değil daha başka bir şeyi söylemek için aradım seni. Ve, bence beni dinlemen için gayet yeterli zamanın var diye düşünüyorum." Kaşlarımı çattım ve ona sert bir cevap vermek için hazırlandım fakat söylediği şeyle olduğum yerde donakaldım. "Sen celallenmeden ben konuya gireyim. Düşmanını çok yanlış yerde arıyorsun Kızıl Afet. Senin asıl düşmanın düşman bildiklerin değil. Senin en büyük düşmanın, asıl kendini korumaya alman gereken kişi onlar değil... Seni bugüne kadar büyütüp yetiştiren o adam, yani öz ve öz baban olan Rıza Armağan." Duyduklarım zihnimde yankılanırken nefesimin kesildiğini hissettim. Fakat Tilki zaten bunun olacağını biliyormuş gibi sözlerine duraksamadan devam etti ve beni, uzun zaman sonra babama tekrar güvendiğim o yerden, hiç acımadan yeniden vurdu. "Bana inanmak istemeyip aslında inandığını çok iyi biliyorum Armağan. Bu yüzden de sana hayatını geri veriyorum. Eğer gerçekleri kendi gözlerinle görmek istiyorsan, seni koruduğunu sandığın o adamın inine git... Yani sizin deyişinizle, o meşhur kütüphanesine. Oraya git ve yarım kalan işini hallet. Yaman Karaca aslında kimmiş, git kendi ellerinle öğren." ✨ Güven... Bazen derdim ki kendime; tek bir kelime koca bir hayatı nasıl bitirir, nasıl bir son yazabilir? İnanmazdım. Annem bana "Kimseye, kendinden başka hiç kimseye güvenme," dediğinde bunu sadece bir nasihat sanırdım. Saçma bulurdum hatta. İnsan, aklının içindekileri okuyamadığı birine nasıl güvenebilir ki, derdim. Sonra da sanki yapabilecekmişim gibi büyük bir eminlikle; "Güvenmeyeceğim," diye fısıldardım aynadaki aksime. Keşke... Keşke güvenmeseydim. Güvenmeseydim de bugün bu halde, bu yangının tam ortasında kalmasaydım. Şimdi o kadar pişmandım ki... Yaptığım yanlışın ağırlığı omuzlarımı o kadar çökertmişti ki... Bir çıkış yolu ya da bir kaçış yolu arıyordum yana döne; fakat tam da tahmin ettiğim gibi, bulamıyordum. Zamanında "Kendimden başka kimseye güvenmeyeceğim," diyen o küçük kız, kendinden başka herkese güvenmişti ve bu hatanın bedelini o kadar acı tatmıştı ki... Artık kendi dahil kimseye güvenemiyordu. Hem de hiç kimseye. Sarsak adımlarımı yavaşça, aylar önce geldiğim o kapının önünde durdurduğumda başımı kaldırıp demir parmaklıklara baktım. Hayatımın darmaduman olduğu o ilk gün geldiğim yerdeydim yine: Rıza’nın kütüphanesinde. Aylar önce buraya bir hata yapıp, sırf merakıma yenik düşerek, bir zarfta gördüğüm o adamı araştırmaya gelmiştim. Ve karşılığında onu kaybetmiştim... Leyla’yı. Onu almışlardı elimden. Şimdi tekrar buradaydım fakat bu sefer büyük bir fark vardı; artık Leyla’yı benden alamazlardı. Çünkü onu artık ben bile değil, bizzat "o" korumaya almıştı: Vural Demir. Hafızasını kaybetmesine, kendini dahi unutmuş olmasına neden olan o kızı, istemese bile ruhunun bir parçasıyla koruması altına almıştı. Onunla beraber Kaan da siper olmuştu ona. Bu da demek oluyordu ki; Leyla’yı koruyan zırh artık Rıza değildi. Ve artık ortada Halil Korkmaz gibi bir tehdit kalmamıştı. En azından Leyla’ya karşı... Tilki, telefonda beni şu an önünde durduğum bu kütüphaneye yönlendirmiş ve başka bir şey demeden telefonu kapatmıştı. Ben de hem ona, hem de onun söylediklerini yalanlamaya gelmiştim buraya. Yalan olmalıydı... Her şey kanlı bir yalandan ibaret olmalıydı. Başka bir seçenek olamazdı, olmamalıydı. Ben, bir ihanetle daha yüzleşecek kadar güçlü değildim artık. Daralan nefesimi havanın tazeliğiyle az da olsa düzene soktuğumda, kapıdaki adamlara doğru adımladım fakat adımlarım yanlarına gelen birini gördüğümde aniden duraksadı. Hemen duvarın gölgesine sinip onları izlemeye başladım. Kapıdaki adamlardan biri az önce telefonla konuşup yanına birini çağırmıştı. Ne dediklerini tam olarak duymasam da, dudaklarını okuyarak anladığım kadarıyla bir nöbet değişikliği tezgahlıyorlardı. Kapının sağında duran adama dikkat kesildim. "Bak Burak oğlum, işim düştü lan..." diyordu fısıltıyla. "Rıza Bey’e desek hayatta izin vermez. Sadece yarım saat bak; karşılığı neyse ben vereceğim sana. Sadece yarım saat yerimde dur oğlum, fark edilmez bile!" Planını anladığımda dudaklarımda alaycı bir kıvrılma oluştu. Muhtemelen acil bir işi çıkmıştı ve bu saatte yerine profesyonel birini bulamayacağı için arkadaşı olduğunu tahmin ettiğim bu sivil adamı getirmişti. Her ne kadar yanlış bir karar olsa da yerimden çıkmadım. Bu yaptığını Rıza fark ettiğinde neler olacağını düşündüm... Ölecekti. Böyle bir şeyi herkesten habersiz, kendi kafasına göre yaptığı için ağır bir bedel ödeyecekti. Yaman Karaca’dan sonra, bu bedelin nasıl bir vahşete dönüşeceği zihnimde canlanmaya başladı. Çünkü kapıdaki o kalıplı adamın yerine geçirmek istediği kişi, bir o kadar cılız ve savunmasızdı. Bu işlerle uzaktan yakından alakası olmadığı her halinden belliydi. Kapıda duran adam nihayet harekete geçip uzaklaştığında, saklandığım yerden çıkıp onlara baktım. Kapının solundaki adamla el sıkışıp tanışmışlardı ve Burak, sanki kırk yıllık korumaymış gibi kapının önünde beklemeye başlamıştı. Zamanım kısıtlı olduğundan daha fazla beklemedim ve beni görmelerini umursamadan oraya doğru adımladım. Bu amatörce yer değişikliği, onlar için çok yanlış bir zamanda, bugün olmuştu. Kapıya yaklaştığımda; isminin Burak olduğunu öğrendiğim o sivil adamı ve yanındakini tanımasam da, soldaki iri olan beni tanımış olmalıydı. Birbirlerine bir şeyler fısıldadıktan sonra kapıyı iyice kapatarak önünde küçük bir set kurmuşlardı. Bu hallerine kafamı sallayıp hafifçe güldüğümde, Burak’ın bana korkuyla baktığını gördüm. Kaşlarımı alayla çattım ve az önceki o acemi pazarlığa şahit olmamışım gibi konuştum: "Hayırdır ya? Bu kadar mı korku salıyorum ben size?" Adamlar birbirlerine kısa bir bakış atıp tekrar önlerine döndüler.  Başta bir şey demeden beni baştan aşağı süzdüler. Ben de onlara uyarak aynı şekilde onları incelemeye başladım. Sağda duran Burak kumraldı; yaşı otuzlarına yakındı. Yeni çıkmaya başlamış sakalları ve mavi gözleri ona ayrı bir hava katmıştı. Kabul etmeliydim; "yakışıklı" kavramına girebilirdi. Fakat ömrünü böyle bir hata yapıp buraya gelerek harcamış, kendisine en büyük kötülüğü yapmıştı. Gözlerimi onda gereğinden fazla tuttuğumu fark edince, yanındaki daha iri kıyım adama çevirdim odağımı. Yüzündeki çizgiler kırkına dayandığını fısıldıyordu. Kahverengi gözlerini sürekli kaçırıyor, dökülmeye başlayan saçlarını eliyle düzeltmeye çalışıyordu. Bu durumdan hiç hoşnut olmadığı belliydi. İncelemelerimi bölen Burak’ın sesi oldu. Hareketlerindeki o tedirginliğe zıt, iddialı sözleri beni hayrete düşürdü: "Siz bizi bu halinizle korkutamazsınız hanımefendi. Biz nice vakalara girdik, nice adamlar gördük... Kusura bakmayın ama sizden korkacak değiliz." Gözlerim kapanırken kendimi gülmemek için zorladım. Yanağımın içini ısırdım ve dudaklarımı birbirine bastırarak gözlerimi tekrar açtım. Ona doğru bir adım attım; beni tanımıyordu bile. Bu "profesyonel" pozlarını, o kurnazlıklarını ben anlamayayım diye takındığına adım kadar emindim. "Vay be... Neymişsiniz siz böyle, ben bile tırstım bak. Ama biliyor musun?" dedim ve ona doğru, çok da yakın olmayacak şekilde eğildim. Boylarımız neredeyse aynı olduğu için gözlerimin içine bakması kolay olmuştu. "Ben olsam... Sizin yerinizde, benden çok korkardım vallahi." Fısıltıyla söylediklerime karşılık yutkunduğunu gördüğüm an daha fazla dayanamadım; başımı sola çevirip gülmeye başladım. Sinirlerim altüst olmuş bir şekilde gülerken, adamın ciddiyeti buzdan bir kule gibi durmaya çalışıyordu. Gülmemi zar zor bitirip sol elimi cebime koydum ve sağ elimle boynumu kaşıdım. Gözlerimi Burak’a odakladığım sırada, soldaki kahverengi gözlünün elini arkasına götürdüğünü hissettim. Bakışlarımı karşıdan ayırmadan buz gibi bir sesle konuştum: "Ben olsam elimi boşuna hiç yormazdım. Silahı alsan bile kullanamayacaksın... Ama tabii, silah senin silahın, sen bilirsin. Karışamam." Ona bakmadan bunu nasıl fark ettiğimi sorgular gibi yüzüme baktıklarında, dudağımın kenarı kıvrıldı. Onlara fark ettirmeden elimi arkama götürüp silahımı çıkardım. Aynı rahatlıkla silahı adamın göreceği şekilde önüme getirdim ve namluya bakarak fısıldadım: "Ha... İşte tam olarak böyle çıkartmanız gerekiyor silahı. Kimseye fark ettirmeden, odağı yüzde toplayarak ellerinizi harekete geçirmeniz gerekiyor. Yoksa işiniz zor... Siz daha kabzayı tutamadan sizi delik deşik ederler." Gözlerimi kaldırıp kumral olana çevirdim ve imalı bir şekilde ona yaklaştım: "Bu bilgiyi saklayın; o girdiğiniz 'nice vakalarda' ihtiyacınız olur." Ardından bozulan yüzlerini önemsemeden geriye çekildim. Silahımı ikisinin ortasına doğrulttum. "Önce hanginizden başlayayım?" diye sordum; sesimde buz gibi bir ciddiyet ve ürkütücü bir merak vardı. İri olanın yutkunduğunu gördüğümde, Burağ'ın bir adım sağa kayıp "Onunla başla," demesi beklediğim bir korkaklıktı. Fakat silahımı daha iri olana çeviremeden, adamın bir anda yere yığılması beklediğim bir şey değildi. Kaşlarımı çatıp yerdeki adama baktım; koluna bir susturucu mermisi saplanmıştı. Başımı yavaşça atış açısına, sağıma çevirdim. Gördüğüm kişiyle yüzümde bir gülümseme çiçek açtı. O da beni gördüğünde aynı şekilde gülümseyip göz kırptı. Bize doğru adımlarken benim yarım bıraktığım lafı tamamladı: "Sana kalmadan ben tamamlayayım... Senden korkmayan ile sen ilgilen bakalım. Sahiden korkmuyor muymuş, merak ettim." Başımı "sen bilirsin" dercesine sağa eğip omzumu kaldırdım. Yönümü önüme çevirdiğimde, beni takip eden Vural çoktan solumdaki yerini almıştı. Başımı bir kere daha ona çevirdim; ilk odağım onun o koyu kestaneleri oldu. Onun da bana baktığı ilk nokta, benim ormanlarımdı... Elimdeki silah hâlâ kumral adama çevriliyken, cebimdeki elimi çıkarıp Vural’a uzattım. Ne istediğimi anlamıştı; elindeki susturucuyu avucuma bıraktı. Bakışlarımı ondan çektim, kendi silahımı yerine koyup susturuculu olanı Burağ'a çevirdim. "Şimdi haksızlık olmasın; daha öğreneceğiniz çok şey var, ölümünüz erken gelmesin," dedim. Sonra gözlerinin içine bakarak devam ettim: "O yüzden ara bakalım şu kütüphanedeki tüm adamlarınızı... Bir değişiklik yapın, yorulmuşsunuzdur sürekli bekle bekle... Ya da ne bileyim, yemek molası verin, acıkmış olabilirsiniz. Bize zaman kazandırın diye demiyorum bu arada, tamamen sizi düşündüğüm için." Burak kaşlarını tedirginlikle çattığında Vural’ın alayla burnunu çektiğini duydum. "Hayır, yapamam bunu. Rıza Bey bizi pişman eder... İstemeyin benden bunu Alev Hanım, lütfen." Dudaklarımı üzülmüş gibi büzüp Vural’a döndüm. İşaret parmağımı gözaltıma getirip hayali bir gözyaşını siler gibi yaptım. "Ya görüyor musun... Bir de 'lütfen' diyor. Ben şimdi nasıl kıracağım bu adamı be Vural?" Vural, başını bana hak verir gibi salladı. Ardından kumral adama dönüp; "Doğru diyorsun be gülüm... Sen nasıl reddedeceksin ki bu adamı? Ama neyse, telaş yapma; ben varım. Bizzat ben yerine getireceğim onun istediğini, dert etme sen," dedi ve ikinci kez iç yakıcı bir şekilde göz kırptı. Vural adama bir adım attı, adam ise bir adım geri... Rıza’nın canından sakındığı bu kütüphaneye neden bu kadar zayıf halkaları diktiğini anlamıyordum. Adam resmen habersizce adam değişikliği yapmıştı. bunun başımıza açacağı dertleri düşünmeden hemde. Koruma diye kapıda duran bu adam konuşurken "lütfen" diyordu; yanındaki kaba cüsseli arkadaşı ise tek bir mermiyle yere serilmişti. Ben kütüphaneyi izlemeye dalmışken, buraktan acı bir feryat yükseldi. Vural oldukça ciddi bir tavırla adamın kolunu ters çevirmişti. Ellerimi arkamda birleştirip yaklaştım: "Dikkat et Vural, kırılmasın adam. Bu devirde böylesini bulmak zor... Hele böyle 'vakalarda' daha zor." Adama yaklaşıp cebindeki telefonu çıkardım ve yüzüne tutup kilidini açtım. Rehbere girdiğimde sesim artık tamamen sertleşmişti: "Hadi... Hangisini aramam gerekiyorsa söyle. Çok zamanımızı aldın, sinirlenmeye başlıyorum." Adam, Vural’ın sert bir yumruğuyla sarsıldığında nefes nefese konuştu: "Ben... Ben burada çalışmıyorum! Size yalvarırım bırakın gideyim, ben yer değişikliği için sadece bir saatliğine buradayım. Kimseyi tanımıyorum!" Başımı bilmişlik edasıyla salladığımda onu korkutmak amacıyla, "Burak..." dedim. Bakışları bende duraksarken devam ettim: "Adının Burak olduğunu biliyorum. O yüzden bizi hafife alma tamam mı? O küçük aklınız ile yer değişikliği yaptığın o adama söyle, bir şekilde içerideki adamları boşaltsın." Burak, ismini bilmeme şaşırırken korkusundan dolayı inip çıkan göğsünü önemsemedim. Masum da olsa, bir şekilde bu kütüphaneye girmem gerekiyordu. Bu yüzden de suçu olmayan bu adam, daha fazla zarar görmeden işimi halletmeliydi. Sabrımın sonlarına geldiğimde konuşmayı Vural devraldı ve sert çıkan sesiyle sordu: "Nasıl yani? Bu şimdi gerçekten burada çalışmıyor mu? Öyleyse ne işi var burada?" Onu başımla onaylarken kısaca olayı özetledim; asıl çalışanın bir yere gittiğini, yerine de bunu koyduğunu söyledim. Burak her bir kelimem ile gözlerini daha fazla açtığında, korkuyla başını yanında yerde yatan adama çevirdi ve yutkundu. Bu tavrına ithafen, muhtemelen Vural’ın az önce kırdığı kolunu tutup korkuyla sordu: "Ona ne oldu?" Vural’ın konuşmasına izin vermeden, ciddi anlamda zaman kaybettiğimiz için susturucuyu sert bir şekilde Vural’a verip kendi silahımı çıkardım. Namluyu başına dayadım: "Bayılttık. Merak etme ölmedi ama eğer sen biraz daha arkadaşını aramazsan, onun gibi bayılmakla kalmayacaksın.  Emin

Bölüm sonu

1 yorum

  • Ya kitap güzel ama ben biraz ısınamadım oda zaten fazla benim okuma tarzımın içinde olmamasından kaynaklanıyor yazım dilin güzel beğendim yani