
Ayda Yakut
Kara ekranın ortasında aniden beliren o soğuk, çiğ ışık, hayatımızın kırılma noktasının ilk saniyesiydi. Televizyonun hoparlöründen yükselen o cızırtılı son dakika müziği, salonun içindeki ölümcül sessizliği bıçak gibi yardı.
Ben koltukta, önümdeki anayasa hukuku notlarıma ve bilgisayarıma gömülmüş bir vaziyette vizelere çalışıyordum. Annem ise her zamanki gibi sedirin üzerinde, dizlerinin üstüne örttüğü o çiçekli battaniyesiyle hafifçe doğruluvermişti. Zaten aylardır geçmek bilmeyen o göğüs sıkışmaları ve halsizliği yüzünden evden adımını pek atamıyordu. Babam mutfakta, annemin akşam çayını doldurmakla meşguldü. Cam bardakların birbirine çarpma sesi geliyordu içeriden. Her şey o kadar sıradan, o kadar tanıdıktı ki.
Ekrandaki spikerin sesi, profesyonel bir panikle titremeye başladığında başımı notlarımdan kaldırdım.
"Sayın seyirciler, havacılık dünyasını sarsacak çok sıcak bir gelişmeyle karşınızdayız. Kuala Lumpur'dan Pekin'e gitmekte olan MH370 sefer sayılı yolcu uçağı ile olan tüm radar ve telsiz bağlantıları, kalkıştan yaklaşık iki saat sonra tamamen kesildi."
Ekranın altından kırmızı bir şerit geçmeye başladı: MH370 SEFER SAYILI YOLCU UÇAĞINDAN HABER ALINAMIYOR.
Annemin elindeki örgü şişlerinin halıya düşerken çıkardığı o tok ses salonu doldurdu. Başımı ona doğru çevirdiğimde, gözlerindeki o dipsiz korkuyu gördüm. "Aydan..." diye fısıldadı sesi, boğazında düğümlenerek. "Aydan o uçaktaydı, Ayda."
O sırada televizyondaki spiker, kulaklığına gelen yeni bilgiyi aktarmak için derin bir nefes aldı:
"Uçakla iletişimin kesildiği son saniyelerde, kokpitten ana sunuculara kimliği belirsiz bir müdahale gerçekleştirildiği yönünde çok ciddi iddialar var. Uzmanlar, bunun sıradan bir kaza değil, bir saldırı veya uçak içi sistemlerin sabote edilmesi sonucu olabileceği şüphesi üzerinde duruyor."
"Ayda!"
Annemin çığlığı spikerin sesini bastırdı. Elini sol göğsünün üzerine götürmüş, nefes almaya çalışırken adeta çırpınıyordu. Yüzündeki tüm kan çekilmiş, dudakları anında morarmaya başlamıştı. En büyük kızının, Aydan'ın bir saldırı şüphesiyle yok olan o uçağın içinde olduğunu duyduğu an kalbi bu yükü kaldıramadı.
"Baba! Koş!" diye bağırdım. Sesim evde yankılanırken, babamın mutfaktan fırlayışı, elindeki çaydanlığın yere düşüp fayansları sıcak suyla dolduruşu hafızama kazındı. Babam dizlerinin üzerine çöküp annemin yüzünü ellerinin arasına aldığında, gözlerindeki o çaresizliği ilk kez gördüm. Karısına sırılsıklam aşık olan o adam, şu an ellerinin arasından kayıp gidişine tanık oluyordu.
Sonrası ambulans sirenleri ve altı gün süren o bitmek bilmeyen yoğun bakım koridoru işkencesiydi. Annem zaten hastaydı, o zayıf bedeni Aydan’ın o uçakla birlikte kaybolduğu gerçeğini kaldıramadı. Altı günün şafağında, o lanet olası makinelerden yükselen düz ve uzun sinyal sesiyle annemizi kaybettik. O günden sonra babam tamamen kendi kabuğuna çekildi, evde sadece annemin hatıralarıyla yaşayan sessiz bir adama dönüştü. Bense adalet arayan o hukuk öğrencisi kimliğimle, ablamın ve annemin hesabını sormak için o günden sonra kendime bir söz verdim.
. . .

Kaan Akyüz
Aynı saatlerde, şehrin tamamen başka bir yakasında, Kaan kendi odasındaydı. Bilgisayar Mühendisliği son sınıf projeleri arasında kafasını dağıtmak için sosyal medya akışına göz gezdiriyordu. Ekrandaki yazılım kodlarının yanındaki tarayıcı sekmesinde aniden beliren bir gönderi dikkatini çekti.
"SON DAKİKA: MH370 sefer sayılı uçak radardan kayboldu. Sabotaj şüphesi!"
Kaan’ın gözleri ekrandaki haritaya kilitlendi. Yüzündeki o her zamanki rahat tavrı bir anda dondu. Hafif dalgalı koyu saçlarını eliyle geriye doğru attı, derin yeşil gözleri kısaldı. Yağız, normal bir iş seyahati için tam olarak o uçuş koduna sahip uçağa binmişti. Abisi, o uçaktaydı.
Kaan oturduğu sandalyede dikleşti. Telefonunu eline alıp hemen babasını aradı. Telefon ikinci kez çalmadan açıldı.
"Efendim Kaan?" dedi babasının sesi, o her zamanki mesafeli tonuyla.
"Baba," dedi Kaan, sesindeki o alışılmadık ciddiyetle. "Yağız'ın bindiği uçağın kodu neydi? Sosyal medyada MH370 sefer sayılı uçağın düştüğünü söylüyorlar. Radardan çıkmış."
Hattın diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Ardından babasının o tok sesi yükseldi: "Kaan, eşek kadar adam oldun. Abinin seyahatiyle ilgili böyle saçma sapan şakalar yapmayı bırak artık. Hiç sırası değil."
"Baba gerçekten şaka yapmıyorum," dedi Kaan, sesini kontrol etmeye çalışarak. "Aç televizyonu bak lütfen. İnternet yıkılıyor, sabotaj diyorlar, uçak yok ortada."
Telefondan bir anda babasının nefes alışverişinin hızlandığı, arkadan televizyon kumandasının tuşlarına hızla basıldığı sesler gelmeye başladı. Birkaç saniye süren o ölümcül sessizliğin ardından, televizyondan yükselen spikerin sesi telefondan Kaan'ın kulağına ulaştı. Babasının o otoriter duruşunun nasıl bir anda çöktüğünü ahizeden gelen o derin, titrek nefesten anladı.
"Nasıl..." diye fısıldadı babası. Sesi bir anda on yıl yaşlanmış gibiydi. "Yağız... O uçağa bindi. Havaalanından beni aramıştı."
"Baba, detaylar ne? Ne diyorlar?" diye sordu Kaan.
"Bilmiyorum..." dedi babası, sesi gitgide uzaklaşıyordu. "Sakin kal Kaan. Ben hemen bakanlıktaki tanıdıkları arıyorum. Havalimanına geçeceğim. Sen evde kal." Ve telefon kapandı.
Kaan odanın ortasında elinde telefonla kalakalmıştı. Derin yeşil gözleri odanın duvarlarında gezindi. Telefon rehberini hızla kaydırdı ve annesinin numarasını buldu. Yıllar önce boşanmışlardı, annesi kendine tamamen yeni bir hayat kurmuştu, başka bir adamla evliydi ve Kaan'dan üç yaş küçük bir üvey kız kardeşi vardı. Annesiyle olan ilişkisi zaten mesafeli bir protokolden ibaretti ama şu an canından bir parça yokluğa uçmuştu.
Telefon çaldı ve sonunda açıldı.
"Kaan?" dedi annesi. Arkadan üvey kız kardeşinin televizyon izleyen çocuksu sesi geliyordu.
"Anne," dedi Kaan, sesi pürüzlüydü. "Haberleri gördün mü?"
"Ne haberi oğlum? Yeni geldik eve, yemek hazırlıyordum."
Kaan yutkundu. "Yağız’ın uçağı... MH370. Uçak radardan kaybolmuş anne. Sabotaj diyorlar. Uçak düşmüş."
Hattın diğer ucundan gelen o anlık sessizlik, sanki bir bombanın piminin çekilmesi gibiydi. Ardından annesinin elindeki mutfak aletlerinin tezgaha çarpma sesi duyuldu. Ve saniyeler sonra, annesi öfkeyle karışık bir histeriyle ağlamaya başladı.
"Hayır... Hayır, yalan söylorsun!" diye bağırdı annesi telefona. Sesi öfkeyle doluydu, suçlayacak bir yer arıyor gibiydi. "Babanın yüzünden oldu! O adamın uğursuzluğu yüzünden gitti oğlum! Benim oğluma ne yaptınız? Yağız nereye gitti Kaan?!"
Annesinin geçmişin tüm hıncını bu facianın üzerinden çıkarmaya çalışan öfkeli çığlıkları, Kaan’ın kulağında yankılanırken telefon yavaşça kapandı. Kaan gözlerini bilgisayar ekranına dikti. Maskesini düşürmüştü. Abisini bulmak için o siber dünyanın dibine inmesi gerektiğini o an biliyordu.
. . .
Ayda Yakut
Annemin o buz gibi hastane odasında son nefesini verişinin üzerinden tam beş yıl geçmişti. Beş koca yıl... Zamanın yaraları iyileştirdiğini söyleyen herkes hayatında hiç gerçekten bir kayıp yaşamamıştı. Benim için zaman, sadece adalete giden yolda içimdeki öfkeyi bileyen bir çarktan ibaretti. Hukuk fakültesine kendimi adeta bir zincirle bağlamıştım. Gecelerce ceza hukuku, siber haklar ve uluslararası ceza hukuku metinlerini ezberlerken gözlerimin altı morarıyor, kalbimin sızısını sadece o kalın ciltli kitapların kokusu bastırıyordu. Ben, o uçak kazasında sadece ablam Aydan’ı değil, annemi de kaybetmiş o yaralı kız çocuğu maskesini tamamen kırmış, yerine sert, idealist ve hırslı bir avukat adayı inşa etmiştim. Zihnimin kıvrımlarında her gün o acı anı baştan canlanıyor, aldığım her nefes beni gerçeğe biraz daha yaklaştırmak için bir yakıta dönüşüyordu. Bu süreçte kendimi dünyadan tamamen soyutlamış, duygulardan arındırılmış bir adalet makinesi gibi çalışmaya zorlamıştım.
Bu beş yılda hayatıma sadece bir kişi girmişti. Fakültenin ikinci sınıfında, tıpkı benim gibi hukuk okuyan, kürsüde adalet üzerine konuşurken gözleri parlayan bir çocuktu. Aramızdaki şey bir süre sonra aşka evrilir gibi olmuştu ama hiçbir zaman tam olamamıştı. Kalbimin derinliklerinde her zaman aşılması imkansız duvarlar vardı ve o duvarların arkasına kimsenin geçmesine izin vermiyordum. Bir gün amfide, faili meçhul dosyaların zamanaşımı süreleri üzerine tartışırken bana dönüp, *"Ayda, bazen geçmişi geçmişte bırakmak gerekir, adalet her zaman tecelli etmez"* demişti. O an içimde bir şeylerin tamamen koptuğunu hissetmiştim. Karşımda duran ve bana aşık olduğunu söyleyen bu çocuk, benim içimdeki o adalet dehlizine inmeye, ablamın ve annemin hesabını sorma hırsıma ortak olmaya asla cesaret edemezdi. Sıradan, tehlikesiz ve derinlikten uzak bulmuştum onun bu kabullenişini. Benim dünyamda korkaklara ve teslim olanlara yer yoktu. İlişkiyi o gün, amfinin kapısında tek bir hamlede arkamda bırakmıştım. Kalbimin kapılarını öyle bir kilitlemiştim ki, anahtarını benim bile bulmam imkansızdı artık. İnsanlar benim dış görünüşümle, duruşumla ya da girdiğim odada herkesi susturan o yüksek auramla ilgilenirken, ben siber ağların derinliklerinde kaybolan hayatımın hesabını sorma peşindeydim.
. . .
Kaan Akyüz
Bilgisayar mühendisliğinin o soğuk kod satırları arasında, abisinin kaybından sonra tamamen bir hayalete dönüşmüştü. O hayata karşı her şeyi hafife alan, etrafındaki insanları çıldırtan o mesafeli ve rahat tavrını hiçbir zaman kaybetmemişti ama bu sadece onun içindeki vahşi dehasını saklayan bir kalkandı. Kimse onun geceleri ekran başında kaç siber duvarı yıktığını, abisinin izini bulmak için ne kadar ileri gittiğini bilmiyordu. Fakültenin en dikkat çeken erkeklerinden biriydi. Hafif dalgalı, alnına pervasızca düşen koyu saçları, yüzüne yayılan o tezat çilleri ve insanı adeta hipnotize eden derin yeşil gözleriyle her zaman odağı olmuştu. Girdiği ortamlarda dikkat çekmek için hiçbir çaba sarf etmezdi, o zahmetsiz karizması insanları ona çeken en büyük büyüydü.
Onunla vakit geçirmek isteyen çok kadın olmuştu bu beş yılda. Kaan da o gecelerden kaçmamıştı; hayatı uçlarda yaşamayı, anlık zevklerin arkasına saklanmayı seçmişti. Zihnindeki o amansız soruları ve sessizliği susturmanın tek yolu buydu belki de. Ama hiçbir kadının onun kalbine dokunmasına, o mesafeli duruşunu bozmasına izin vermemişti. Sabahlara kadar süren yazılım projelerinin ve geçici maceraların ardından hep aynı yalnızlığa uyandı. Ruhundaki o büyük boşluğu hiçbir geçici heves dolduramıyordu. Onun için kadınlar, abisinin yokluğunu ve ailesinin o eski parçalanmış soğukluğunu unutmak için kullandığı geçici duraklardı. Ta ki internette, siber haklar ve kayıp vakaları üzerine keskin çıkışlar yapan bir kızın canlı yayın videosuna denk gelene kadar. O videoda gördüğü gözler, onun uzun zamandır aradığı o amansız kıvılcımın ta kendisiydi.
. . .
Ayda Yakut
Hukuk fakültesinden mezuniyet belgemi aldığım o haftanın sonunda, içimdeki tüm hakikat arayışını sosyal medyaya kusmuştum. Yılların biriktirdiği o sessiz öfke, tek bir video ile tüm dünyaya yayılmıştı. 5 yıl önceki o MH370 uçak kazasının aslında siber dünyada iz bırakmayan tek bir seri katilin işi olduğuna dair geliştirdiğim o büyük ceza teorisini anlattığım video, saniyeler içinde binlerce kez paylaşılmış, tüm ana haber bültenlerine düşmüştü. Gündemin tam ortasına bomba gibi oturmuştum. Telefonuma gelen bildirimlerin ardı arkası kesilmiyor, yerli ve yabancı onlarca siber uzman tezimi çürütmek ya da desteklemek için birbiriyle yarışıyordu. Ama şu an, tüm o kaostan uzakta, lise yıllarımızdan beri sığınağımız olan Altay’ın o samimi ve sıcak kafesinde, kızların yanındaydım. Kafenin taze çekilmiş kahve kokusu ve ahşap masaların yarattığı o güvenli sığınak, günlerdir üzerimde olan o ağır stresi biraz olsun dağıtıyordu. Burası benim için dış dünyanın acımasızlığından kaçıp nefes alabildiğim tek vahaydı.
Masada tam bir aile sıcaklığı vardı. Yılların eskitemediği bu arkadaşlık, benim sallantıda olan ruhumu dengede tutan yegane şeydi. Karşımda oturan Açelya, her zamanki gibi o kendine has etnik dünyasının içindeydi. Üzerindeki pastel tonlarda, hafif darmadağınık ama inanılmaz bir uyum sergileyen keten kıyafetleri, boynundaki gümüş kolyeleri ve parmaklarını dolduran antik yüzükleriyle adeta kendine has bir tarzı vardı. Kıvır kıvır kumral saçlarını tepesinde gevşek bir topuz yapmıştı. Masaya dizdiği doğal taşlarını, ametistlerini ve sitrinlerini hafifçe okşarken o her zamanki dingin, insanı sakinleştiren ses tonuyla bana baktı. Onun varlığı, en fırtınalı anlarımda bile beni yavaşlatan bir liman gibiydi.
"Ayda, senin bu videodan sonra yaydığın enerji o kadar yoğun ki," dedi, parmağındaki kalın gümüş yüzüğü düzeltirken. "Aura rengin resmen alev kırmızısına dönmüş. Çakraların adeta bir savaş alanını andırıyor. Ama içindeki o adalet arayışı seni çok yoruyor, ruhunu bu kadar hırpalamamalısın güzelim. Biraz yavaşlamalısın."
Onun yan tarafında, sandalyeye tamamen yayılmış olan Deniz ise tam tersi bir kutuptaydı. Deniz hiçbir zaman böyle mistik şeylere inanmaz, hayata her zaman en sert ve gerçekçi pencerelerden bakardı. Düz, gece karası saçları omuzlarına dümdüz iniyordu. Gözündeki o koyu renkli güneş gözlüklerini hafifçe burnunun ucuna indirip bana dik dik baktı. Dışarıya karşı her zaman ördüğü o buz gibi, mesafeli duruşu şu an tamamen düşmüştü. Grubun o gizli çılgını, elindeki kahve bardağını tabağına sertçe bırakıp öne doğru eğildi.
"Bırak şimdi çakrayı taşı Açelya," diye tısladı Deniz, gözleri heyecanla parlayarak. "Kızım bütün internet yıkılıyor! Sen ne yaptın öyle? Sosyal medya algoritmasını altüst ettin, hukuk tarihine geçeceksin resmen. Ama o videodaki o duruşun, o haklı öfken... Herkes seni konuşuyor. Dışarıdaki erkeklerin hepsi internette senin o teorini çözmeye çalışıyor şimdi. Popülerliğin zirvesindesin."
Gülümsedim. Bu iltifatlar içimdeki yangını söndürmeye yetmese de dostlarımın yanımda olduğunu bilmek güzeldi. Oturduğum sandalyede hafifçe geriye doğru yaslandığımda, üzerimdeki beyaz askılı bluzun hatlarımı ne kadar belirginleştirdiğini fark etmiyordum bile. Aynadaki o narin elmacık kemiğimin üzerindeki küçük ben, dalgalı koyu saçlarım ve ince belimle kendinden emin, duru ama meydan okuyan bir ifadem vardı. Dolgun hatlarım ve yüzümün keskinliği, kafede oturan insanların bakışlarını üzerime çekmeye yetiyordu. Güzelliğimin farkındaydım ama bunu hiçbir zaman bir silah olarak kullanmamıştım; benim asıl silahım zihnim ve kelimelerimdi.
O sırada Altay, elindeki taze filtre kahve potuyla masamıza doğru yaklaştı. Tam bir centilmen, o eski beyefendiler gibi hafifçe eğilerek fincanlarımızı tazeledi. Altay bu grubun koruyucu abisi gibiydi, her anımızda bir şekilde hızır gibi yetişirdi. "Ayda," dedi o sıcak, dürüst ses tonuyla. "Televizyonda gördüm seni. Haberi izlerken tüylerim diken diken oldu. Seninle gurur duyuyoruz, biliyorsun değil mi? Her zaman arkandayız, ne olursa olsun."
Açelya’nın gözleri Altay kahveyi koyarken adeta parladı, o dingin yüzünde hafif bir pembelik belirdi ama Altay o kadar kör, o kadar mal bir adamdı ki, Açelya’nın ona olan bu yıllanmış platonik aşkını asla fark etmeyerek sadece abice gülümsedi. Onun bu dünyadan bihaber halleri masadaki herkesi gizliden gizliye delirtiyordu. Tam o sırada kafenin kapısında, Altay’ın o her şeyi burnumuzdan getiren kıskanç sevgilisi Tanem belirdi. Gözleri anında bizim masaya, özellikle de bana ve Deniz’e kilitlendi. Uçan kuştan nem kapan o avel halleriyle hemen Altay’ın yanına gelip koluna girdi, bize dik dik bakarak adamı masadan uzaklaştırdı. Kafedeki o büyüleyici huzur atmosferi Tanem'in gelişiyle bir anda dağılmıştı.
Deniz gözlerini devirdi. "Şaka gibi bu kız gerçekten, bizi bile kıskanıyor adamdan. Hayatımda bu kadar özgüvensiz birini görmedim."
"Ben bir lavaboya gidip geleceğim kızlar," diyerek masadan kalktım. Sandalyeden doğrulduğumda, o koridorda yürürken adımlarımın ne kadar kendinden emin olduğunu biliyordum. Topuklarımın zeminde çıkardığı ritmik ses, sanki içimdeki o kararlı duruşun bir yansımasıydı.
Lavabo koridoruna doğru yöneldiğimde, kafenin o kalabalık sesleri arkamda yavaşça boğuklaşmaya başlamıştı. Koridorun loş ışığı, zihnimdeki o yoğun düşüncelerle birleşince etrafımdaki dünyadan tamamen koptuğumu hissettim. Tam kapıya doğru adım atacaktım ki, arkamdan gelen o derin, pes ve insanın omurgasından aşağı bir ürperti gönderen ses tonu koridorda yankılandı.
"Yalancılıkla prim kasmak yeni nesil avukatların modası oldu herhalde, ha?"
Adımlarım anında durdu. Kelimeler sırtıma bir ok gibi saplanmıştı. İçimdeki o hukukçu refleksi ve sarsılmaz duruşumun verdiği o dikbaşlılıkla yavaşça arkama döndüm. İşte o an, kalbimin ritminin bir saniyeliğine teklediğini, tenimin altındaki kanın aniden alev aldığını hissettim. Karşımdaki enerjinin büyüklüğü beni sarsmıştı.
Karşımda, sırtını koridorun duvarına yaslamış, kollarını göğsünde birleştirmiş bir adam dikiliyordu. Boyu o kadar uzundu ki, ona bakmak için başımı hafifçe yukarı kaldırmak zorunda kalmıştım. Geniş omuzları, o beyaz tişörtünün altından tamamen belli olan kalıplı, kaslı vücudu koridordaki tüm havayı tek başına kaplıyor gibiydi. Hafif dalgalı, darmadağınık koyu saçları pervasızca alnına düşmüştü. Burnunun ve keskin elmacık kemiklerinin üzerine yayılan o hafif çiller, o erkeksi ve sert çene hattıyla tuhaf bir tezat oluşturuyordu. Ama beni asıl kilitleyen, bana bakan o derin, yoğun yeşil gözleri oldu. O gözlerde o kadar alaycı, o kadar meydan okuyan ama bir o kadar da insanı içine çeken tehlikeli bir ışık vardı ki, korumacı maskemin bir anlığına çatlayacağını hissettim. Hayatım boyunca bu kadar baskın bir bakışla karşılaşmamıştım.
"Efendim?" dedim, sesimin o mesafeli ve güçlü tonunu korumaya özen göstererek. Kendimi asla zayıf göstermemeliydim. Çenemi yukarı kaldırdım, bakışlarımı onun o derin yeşil gözlerine diktim. "Kim olduğunuzu bilmiyorum ama hakkımda konuşurken kelimelerinizi doğru seçseniz iyi edersiniz. Karşınızda çocuk yok."
O yabancı, duvara yaslandığı rahat pozisyonunu bozmadan, dudaklarının kenarında beliren o sinir bozucu tebessümle bana doğru bir adım attı. Adımları o kadar yavaş ve emindi ki, avını köşeye sıkıştıran bir avcı gibiydi. Aramızdaki mesafe kapandığında, onun o erkeksi kokusu direkt ciğerlerime doldu. O an sadece duruşuyla değil, tüm varlığıyla odayı domine edebilecek bir adamın karşısında olduğumu anladım.
"Kelimelerimi gayet doğru seçiyorum," dedi, sesi daha da derinleşip pesleşirken. O ses tonu adeta koridorun duvarlarında titreşiyordu. Bakışları bir anlığına yüzümden aşağı kaydı, ince belimde ve vücudumun hatlarında saniyelik bir tur atıp tekrar gözlerime kenetlendi. Bu bariz süzüş içimde bir yerleri titretse de geri adım atmadım, dik duruşumu bozmadım. "O internete yüklediğin videoyu izledim. Hani şu her yeri kasıp kavuran 'iz bırakmayan tek seri katil' teorini. Büyük bir iştahla anlatmışsın, kelimeleri bir kılıç gibi kullanmışsın ama küçük bir sorun var..."
Durdu, yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı. Nefesini tenimde hissedebiliyordum artık. Yeşil gözlerindeki o alaycı ifade tamamen kaybolmuş, yerini buz gibi bir ciddiyete bırakmıştı. O ciddi hali, alaycı tavrından çok daha tehlikeliydi.
"O bahsettiğin siber ağ protokolü... Söylediğin tarihte o IP adresinden öyle bir veri sızıntısının yapılması teknik olarak imkansız. O dönemdeki güvenlik duvarları senin iddia ettiğin yöntemle aşılamaz. Kronolojik olarak devasa bir açık bırakmışsın geride. Bilgisayar sistemlerinin işleyişinden zerre anlamadığın o kadar belli ki. Yazılım dünyası senin hukuk kurallarına benzemez kızım. Ya cidden ne konuştuğunu bilmiyorsun ya da o acı dolu uçak kazasını sadece kendi popülerliğin, kendi medyadaki şovun için kullanan bir yalancısın."
Söylediği her kelime, içimdeki o adalet arayan yaralı kıza indirilmiş bir darbe gibiydi. Kalbimin derinliklerindeki o kabuk bağlamış yara kanamaya başlamıştı ama onun karşısında ezilmeye, kendimi küçük düşürmeye niyetim yoktu. Kim olduğunu, yazılım dünyasına ne kadar hakim olduğunu ya da o siber açığı nasıl bu kadar net fark ettiğini bilmiyordum ama gözlerindeki o kararlılık, onun da bu kazayla ilgili gizli bir derdi olduğunu, ruhunun en az benimki kadar yaralı olduğunu fısıldıyordu bana. Aramızdaki o gerilim koridordaki havayı neredeyse elle tutulur bir hale getirmişti. İki dominant ruh karşı karşıya gelmiş, birbirini eritmek ister gibi bakışıyordu. Havada adeta kıvılcımlar uçuşuyordu.
"Sen..." dedim, ona doğru bir adım daha atarak aramızdaki mesafeyi tamamen yok ederken. Şimdi göğüslerimiz neredeyse birbirine değecekti. Yeşil gözlerinin içine meydan okurcasına, tüm öfkemle baktım. "Benim o kazada ne kaybettiğimi, neyin peşinde olduğumu zerre bilmeden beni yalancılıkla suçlayamazsın. Benim acım senin o soğuk kod satırlarına sığmaz. Kimsin sen?"
Karşımdaki adam bir santim bile geri çekilmedi. Aksine, o derin yeşil gözleriyle beni tamamen tartmak, içimdeki o fırtınayı okumak ister gibi bakmaya devam etti. Bakışlarındaki o sertlik, aramızda geri dönülmez bir bağın ilk düğümünü atmıştı. Tanışmamız bir savaş ilanı gibiydi ama ikimiz de bu savaşın bizi nereye götüreceğinden, hayatlarımızı nasıl kökünden değiştireceğinden tamamen habersizdik.

