Açık mavi gökyüzünün altında taze yeşil çimlerin üzerinde sırtüstü uzanmış kuşların kulaklara şenlik veren cıvıltıları eşliğinde hızla geçen bulutları seyrediyordum. Bulutları bir şeylere benzetmeye çalışsam da çok başarılı olduğum söylenemezdi. Ben onların neye benzediğini algılayamadan geçip gidiyorlardı ve yerlerine yeni bulutlar geliyordu. Sonunda pes ettim ve ellerimi taze çimenlerin üzerine koyup destek alarak oturur pozisyona geçtim. Etrafıma bakındığım sırada masmavi kanatları olan bir kelebeğin mavi kanatlarını çırparak bana doğru uçtuğunu gördüm. Üzerine konmasını umarak işaret parmağımı ona doğru uzattım ama o elime konmak yerine önümde duran mor yapraklı çiçeğin üzerine konmayı tercih etti. Mavi üzerinde siyah desenler olan kanatlarını hayranlıkla inceledim. Tekrardan şansımı denemek istedim ve parmağımı konması için yavaşça yanına yaklaştırdım. Mükemmel kanatlarını çırparak uzaklaştığında elimi hayran kırıklığıyla geri indirdim ve kelebeğin biraz önce üzerinde bulunduğu yeşil uzun saplı mor çiçeğe götürdüm. Çiçeği sapından tutarak bulunduğu yerden yavaşça çektim. Çiçek hiçbir şekilde hareket etmediğinde sinirlendim ve daha sert bir şekilde asıldım. Çiçek dayanamayıp koptuğunda kokusunu içime çekebilmek için burnuma doğru götürdüm. Çiçeğin garip tatlı bir kokusu vardı. Üzerime bir şeyin fırlamasıyla bakışlarımı korkuyla üzerimde düşen şeye çevirdim. Üzerimde duran iğrenç solucanı gördüğümde gözlerim kocaman açıldı. Elimin tersiyle solucanı hızlıca üzerimden ittirdim.
'Öf iğrenç!'
Diye söylendim ve ellerimden destek alıp ayağa kalktım. Üzerime birkaç tane daha solucan fırladığında solucanların geldiği yere baktım. Gördüğüm şey karşısında donup kaldım. Az önce mor yapraklı çiçeği kopardığım yerde bir delik oluşmuştu ve içerisinden fırlayan solucanlar etrafa saçılıyordu. Delik gittikçe genişliyordu. Delik genişledikçe fırlayan solucanlar da artmaya başlamıştı. Miden bulanmaya başlamıştı. Ağzıma gelen acı safrayı zorlukla geri yutup kendimi açılan deliğin yanından uzaklaştırdım. Arkamı dönüp taze çimlerin üzerinde koşmaya başladığımda bir şeylerin ters gittiğini fark ettim ve yavaşladım. Az önce masmavi olan gökyüzünün rengi yavaş yavaş kırmızıya dönmeye başlamıştı ve hızla geçen bulutlar hareket etmeyi bırakmıştı. Arkamda az önce açılmasına sebebiyet verdiğim deliğin ne kadar büyüdüğünü kontrol etmek için arkamı döndüğümde kalbim deli gibi çarpıp göğsümü sıkıştırmaya başladı. Arkamda büyük, melek kanatlarına benzer kanatları olan, kirpiksiz gözler uçarak bana doğru hızla ilerliyordu. Melek kanatlı gözler deliği görmemi engelliyordu. Ne kadar koşarsam koşayım bana yaklaşmalarını engelleyemiyordum. Nefes almakta zorlanmaya başladığımda pes edip durdum ve gözlerimi kapatıp, kollarımı iki yana açarak etrafımı sarmalarına izin verdim. Kanatlarının üzerime çarpışını hissedebiliyordum. Ellerimi havada sallayarak onları kaçırmaya çalıştım ama hiçbir işe yaramadı. Gözümü açtım ama gözlerden başka hiçbir şey göremiyordum. Gözlerin arasından ilerleyip uzaklaşmaya çalıştım. hiçbir çıkış yolum yoktu. Ben nereye gidersem gideyim peşimden geliyorlardı. İçim daralmaya başlamıştı. Buradan bir şekilde çıkmalıydım. Nefes almak git gide zorlaşıyordu göğsüm deli gibi sıkışmaya başlamıştı. Ne yapacağımı bilemeyerek ellerimi sallayıp koşmaya başladım. Bundan kurtulmanın hiçbir yolu olmadığını anladığımda acıyla büyük bir çığlık attım ve dizlerimin üzerine yığıldım. Çimenlerin üzerine koyduğum ellerim çimenlerin ezilmesiyle ıslanmıştı. Gözlerimden düşen yaşlar yanaklarımı ıslatmaya başladığı sırada ne olduğunu anlayamadığım robotik bir ses geldi ve tüm gözler benden uzaklaşmaya başladı. Islanan kirpiklerimin arasından etrafa bakınıp ne olduğunu anlamaya çalıştım. Gözler uzaklaştığında küçük bir çimenlik alan açığa çıkmıştı. Karşımda duran kişiyi görebilmek için gözlerimi bulandıran gözyaşlarımı ellerimi götürerek sildim. Yere çökmüş olduğumdan dolayı sadece karşımda duran kişinin bacaklarını görebiliyordum. Kafamı yukarıya doğru kaldırarak siyah takım elbisesini süzdüm. Sıra kafasına geldiğinde göğsümden fırlamak üzere olan kalbim artık durmuştu. İnsan vücudunun üzerinde büyük bir televizyon duruyordu ve televizyonun ekranında büyük bir göz duruyordu. O gözde tıpkı meleklerin gözlerine benziyordu. Kendimi tam olarak gözlerimin içerisine kitlenmiş kahverengi göze bakmaktan alıkoyamıyordum. Ben daha henüz şaşkınlığımı atlatamamışken cızırtılı robotik sesiyle
'Ne yaptığına bir bak her şeyi mahvettin!'
diye bağırdı. Sadece bir çiçek koparmak istemiştim suçum neydi ki? Şimdi ne olacaktı? Bu garip varlık bana ne yapacaktı? Ben neredeydim? Cidden ben neredeydim?
Gözlerimin arkasında akmak için hazırda bekleyen göz yaşları tekrardan yanaklarımdan dökülmeye başladı.
'Ne yaptım ki ben?'
diyebildim hıçkırıklarımın arasından zorlukla. Televizyonun ekranına yansımakta olan göz yavaşça kırpılıp açıldı.
'Burada bulunan hiçbir şeye zarar vermemen gerekirdi. Rüyalar aleminin sahip olduğu bir şeye zarar verdiğinde her şey birbirine girer. Bunu düzeltmenin tek yolu zarar veren kişinin ruhunu teslim etmesi.'
'Bir dakika eğer şu anda rüyadaysam kendimi uyandırabilirim.' Diye düşündüm. İçimde yanan umut ışığıyla rahatladım. Gözlerimi sıkıca kapadım ve kendimi uyandırmak için elimden geleni yaptım. 'Hadi uyan Alya! Hadi başarabilirsin. Şu anda yatağında yatıyorsun hadi.' Diye düşünerek beynimi uyanması için kandırmaya çalıştım. Vücudum baştan sona titremeye başlamıştı. İşe yaramaya başlamıştı işte bu. Yatağımda pijamalarıyla yatan kendimi hayal etmeye devam ettim.
Gözlerimi korkuyla açtım. Odamın alçı tavanını gördüğümde rahatlıkla nefes verip beyaz yorganımı üzerimden attım. Korkudan mı yoksa sıcaktan mı olduğunu anlayamadığım bir şekilde ter içinde kalmıştım. Defalarca havayı içime çekip serbest bırakarak kendimi rahatlatmaya çalıştım. Nefes alışım normale döndüğünde kolumu yatağımın yanında duran komidinin üzerine koyduğum telefonuma götürüp telefonumu elime aldım. Telefonumun açma tuşuna bastığımda mor duvar kağıdım açığa çıktı. Saat daha 6:30 olmasına rağmen yatağımdan doğrularak kalktım ve telefonumu yanıma beyaz çarşafımın üzerine bıraktım. Ayağa kalkar kalkmaz evimin küçük kendi yaptığım resimlerle dolu koridorunun sonunda bulunan beyaz banyo kapısının yanına gittim. Kapının soğuk demir kulpunu tutarak kapıyı açtım. Banyoya girmeden önce kapının yanında bulunan ışık düğmesinden ışığı açtım. Banyonun siyah beyaz fayanslı duvarları açığa çıktı. Banyoya girdim ve kapıyı arkamdan kapadım. Terden sırılsıklam olmuş kıyafetlerimi iğrenerek üzerimden çıkartıp plastik kirli sepetine attıktan sonra cam duşakabinin kapağını demir kulpundan tutarak açtım. Kapısını tekrardan kapatıp duş başlığını elime aldım. Suyu açtım ve yıkanmaya başladım. Yıkanmaya devam ederken gördüğüm garip rüyayı düşünüyordum. Adamın kafasındaki televizyona yansıyan gözün bana bakışı aklımdan çıkmıyordu.
Saçlarımı şampuandan arındırmayı bitirdikten sonra elimi musluğa götürüp suyu kapattım. Duş başlığını yerine takıp duştan çıktım ve duşakabinin kapısını arkamdan kapattım. İçeriyi kaplayan sıcak buhar içimi ısıtırken kapının arkasındaki siyah demir askılıkta asılı olan bornozumu aldım ve üzerime geçirip kuşağını bağladım. Dolaptan çıkarttığım saç havlusunu da başıma doladıktan sonra banyonun kapısını açtım. Kapıyı açar açmaz sıcak buharların yerini soğuk havanın almasıyla soğuktan titremeye başladım. Hızlı adımlarla koridoru geçerek odama girdim. Gardırobumdan iş üniformamı çıkarttım. Üniformamız diğer market çalışanlarının üniformalarına nazaran daha güzel görünüyordu. Beyaz üzerinde lila market logosunun basılı olduğu tişörtümü ve mavi kot pantolonumu yatağımın üzerine bıraktıktan sonra saçımı kurutmak için çekmeceli makyaj masama oturup siyah kurutma makinesinin fişini prize geçirerek çalıştırdım. Saçlarımın kuruması o kadar uzun sürüyordu ki kurumasını beklerken ömrüm geçmiş gibi hissediyordum. Sonunda saçım kuruduğunda kurutma makinesini düğmesinden kapatıp fişini prizden çıkarttım. Kurutma makinesini yerine koydum ve düzleştiricimi çıkartıp ısınması için fişe taktım. O ısınana kadar üniformamı üzerime geçirdim. Makyaj masama doğru ilerlediğim sırada yatağın üzerine bıraktığım telefonum alarm çalmaya başladı. Uyanamazsam diye artarda kurduğum tüm alarmları teker teker kapatıp makyaj masama geçtim. Feci derecede kabaran kahverengi saçlarımı düzleştirmeye başladım. Aklım hala daha gördüğüm rüyada kalmıştı. Acaba kendim zorla uyandırmaya çalışmasam neler olacaktı? Elimde hissettiğim büyük acıyla bağırdım. Düzleştiricinin sıcak tarafıyla elimi yakmıştım. Aceleyle düzleştiriciyi masaya bıraktıktan sonra acıyan elimi tutarak mutfağa doğru koştum.
'Aptal Alya!'
Diye kendi kendime söylendim ve mermer zeminli tezgahın üzerinde bulunan çeşmenin yanına gittim. Çeşmeyi aceleyle açıp soğuk suya ayarladıktan sonra sızlayan elimi soğuk suya tuttum. Korun üzerine dökülen su misali elimde hissettiğim acı bir nebze olsun azalmıştı. Elimi bir süre daha tutmaya devam ettikten sonra elimi suyun altından çekip soğuk demir musluğu çevirerek suyu kapattım. Elimi sudan çeker çekmez elim tekrardan sızlamaya başlamıştı. Sinirli bir of çektim ve mutfaktan çıkıp tekrardan odama gittim. Saçımın düzleştiremediğim kabarık kalan kısımlarını da düzleştirdim. Düzleştiricinin fişini koparırcasına asılıp elimin acısını fişten çıkarırcasına prizden çıkarttım. Makyaj yapmaya üşeniyordum ama beni yaşayan bir ölü gibi gösteren göz altlarımı kapatmam gerekiyordu. Mor makyaj çantamın fermuarını açtım ve kapatıcımı içerisinden çıkarttım. Göz altlarıma sürdükten sonra süngerimle dağıtıp dudağıma renk vermesi için dudağımın renginden biraz daha açık olan rujumu dudaklarıma sürdüm. Allıkla yanaklarıma renk verdikten sonra hepsini makyaj çantama geri koyup makyaj çantamın demir fermuarını kapattım. Telefonumu kot pantolonumun cebine koydum ve mutfağa doğru ilerledim. Salonla birleşik olan mutfağın içine girip sanki birisi gelecekmiş gibi kapıyı arkamdan kapattım. Beyaz, üzerinde rengarenk magnetlerin bulunduğu buzdolabımın kapağını açtığımda soğuk hava etrafımı sardı. Buzdolabına bakındıktan sonra canımın hiçbir şey yemek istemediğine karar verdim ve açtığım kapağı geri kapattım. Odanın beyaz tahta kapısını demir kulpundan tutarak açıp koridora çıktım. Koridorun sonundaki çelik kapının yanına ilerledim. Kapının yanında duvarda asılı olan askılıkta duran beyaz çantamı omzuma geçirdikten sonra kapının kulpunu çevirerek kapıyı açtım. Beyaz kahverengi geçişli fayans zeminli, beyaz beton duvarlı apartmana çıkıp kapıyı arkamdan kapattım. Kapının kapanış sesi tüm apartmanda yankılanmıştı. Dairemin biraz ilerisinde bulunan merdivenlerden soğuk demir korkuluklara tutunarak inmeye başladım. Bir alt kata ulaştığımda alt kattan birisinin kucağında büyük bir koliyle yukarıya çıktığını gördüm. Daha rahat geçebilmesi için yana kaydım ve geçmesine izin verdikten sonra merdivenlerden inmeye devam ettim. En alt kata ulaştığımda büyük demir apartman kapısını ittirerek açıp apartmandan çıktım. Suratıma vuran güneş ışığının gözlerimi yakmasıyla elimi kaldırarak gözlerime siper ettim. Böyle anlarda kendimi vampirmişim gibi hissediyordum. Gözlerim güneşin yakıcı ışınlarına alıştığında elimi yavaşça suratımdan çektim. Çalıştığım market hemen evimin karşısındaydı. Büyük ihtimalle sahip olduğum tüm şansı bunda kullanmıştım ve ömrüm boyunca şanssızlığın soğuk kolları tarafından sarmalanmaya mahkum bırakılmıştım. Arabaların hızla geçip gittiği yolun kıyısındaki yaya geçidinde durdum ve kırmızı ışığın tüm parlaklığıyla yanıp arabaları durdurmasını bekledim. Arabalar tekrardan hareket etmeden önce yolun karşısına geçmeyi başardığımda karşımda biraz ileride bulunan büyük markete doğru yürümeye devam ettim. Beyaz duvarlı marketin büyük otomatik kapısının üzerinde kocaman mor ışık tabelası bulunuyordu. Tabelada da üniformamın üzerinde bulunan sembol bulunuyordu. Otomatik kapının yanına vardığımda bir hevesle sensörün beni tanımasını ve kapının açılmasını beklemiştim ama her zaman olduğu gibi boyum kısa olduğu için beni algılayamamıştı. O sensörü söküp atasım geliyordu. Boyumun kısa olduğunu bu şekilde yüzüme vurmasına gerek yoktu. Elimi siyah sensörün üzerine doğru sallayarak otomatik kapının açılmasını sağladım ve içeriye girdim. Binbir çeşit ürünün bulunduğu büyük reyonların arasından geçerek çalıştığım kasaya doğru ilerledim. Kasalar karşılıklı olmasına rağmen tek ben çalışıyordum. Daha doğrusu bir çalışan daha vardı. Vardiyalı olarak çalıştığımız için o bu akşam sabaha kadar markette beklemişti. Yarın market kapalıydı ikimiz de tatildik. Tatilden sonra da ben akşam duracaktım. Kasanın yanına vardığımda gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Sıla'nın oturduğu kasanın karşısındaki kasada kısa dalgalı saçlı, kahverengi doğuştan üzgünmüş gibi gözüken gözlere sahip, yamuk bir burna ve ince dudaklara sahip olmasına rağmen çok da fena sayılmayan, üzerine marketin üniformasını giymiş birisi oturuyordu. Şaşkınlıkla Sıla'ya baktığımda sıla ne olduğunu anlamayarak suratıma bir süre baktıktan sonra ne olduğunu anladı ve konuşmaya başladı.
'Alya bu Aras işe yeni girmiş bundan sonra seninle birlikte çalışacak.' Dedi ve imalı bir şekilde suratıma bakarak gülümsedi. O anda kanın beynime sıçradığını hissettim. Ne yani? Patronumuz Emel hanım benim çalışmamdan memnun olmadığı için bana yardımcı olarak işe birisini mi almıştı? Hem de bana sormadan. Şaşkınlığımı gizlemeye çalışsam da çok başarılı olmadığımın farkındaydım. Yüzüme sahte bir gülümseme kondurarak bana gülümseyerek bakan Arasın yanına doğru ilerledim.
'Tanıştığıma memnun oldum.' Dedim ve tokalaşmak için elimi uzattım. Bir süre yüzüme baktıktan sonra 'Ah pardon!' diye çıkıştı ve elim eliyle buluştu. Kısa bir tokalaşmanın ardından ikimiz de ellerimizi hızla çektik. Sevecen bir ses tonuyla 'Ben de tanıştığımıza memnun oldum.' dediğinde ne yapacağımı bilemediğim için gülümseyerek suratına bakmaya devam etti.
Sıla 'Alya ben çıkıyorum. Biraz daha durursam şuraya yığılacağım.' dediğinde kasama doğru yaklaştım ve Sıla'nın eşyalarını toplamasını bekledim. Sıla eşyalarını toplamayı bitirdiğinde 'Hadi size iyi eğlenceler!' diye bağırıp yanımızdan uzaklaştı. Çantamı omzundan çıkartıp kasanın arkasında bulunan küçük masanın üzerine bıraktım ve oturmaktan ısınan tabureye yerleştim. Aras'ın yüzüne bakmaktan çekindiğim için kasanın dijital ekranıyla uğraşmaya başladım. Rastgele bir yerlere girip çıkmaktan başka hiçbir şey yapmıyordum. Boğaz temizleme sesi duyduğumda bakışlarımı yavaşça ekrandan ayırarak bana çekingen bir ifadeyle bakan Aras a çevirdim.
'Şey Emel Hanım bana yapacağım işleri anlatırken marketin içerisindeki tüm çöpleri boşaltıp dışarıdaki büyük çöp konteynırına atmam gerektiğini söylemişti.' Kısa bir süre duraksadı. Gözlerine baktığımda bakışlarını başka bir yere çevirdi. 'Acaba bana marketin içerisinde bulunan çöplerin yerlerini ve atacağım çöp konteynırının yerini gösterebilir misin?' Yanaklarının kızarmaya başladığını fark ettiğimde dudaklarımın yukarıya kıvrılmasına engel olamadım. 'Ben yerlerini bilmediğim için....'
'Tabi ki gel birlikte boşaltalım. Market büyük olduğundan dolayı bilmiyor olman normal.' Dediğimde bana bakarak gülümsedi. Benden utanmış olması çok komiğime gitmişti. Genellikle bu saatlerde hiç müşteri gelmediği için ona yapmamız gerekenleri gösterebilirdim. Oturduğum taburenin alt kısmındaki demirin üzerine koyduğum ayaklarımı indirip kalktığımda onun da yerinden kalkıp kalkmadığını kontrol etmek için ona baktım. Kasanın arkasından çıkmaya başladığını gördüğümde ben de kasanın önüne geçtim ve marketin fayans zemini üzerinde ona doğru ilerledim. Yanına vardığımda boyunun benden çok da uzun olmadığını fark etmemle şaşırdım. Oturduğu yerden benden daha uzunmuş gibi duruyordu. Rafların arasına doğru yürümeye başladım ve beni takip etmesi için ona bakıp elimi beni takip etmesi için salladım. Atıştırmalıkların bulunduğu kısmı da geçtikten sonra kitapların bulunduğu büyük kısma ulaştık. Marketin bu kısmı sadece rengarenk kitapların dizili olduğu rastgele dizilmiş bir sürü raftan oluşuyordu ve burası ne yazık ki marketteki en az ziyaret edilen yerdi. İnsanların kitaplara canavar gözüyle bakmasına anlam veremiyordum. Sonuçta kitaplar sadece yazılarla doldurulmuş kağıt parçalarından ibaret değildi. Kitaplar farklı dünyalara ziyaret edebileceğimiz kapılardı. Kapıları açıp farklı dünyalara dalmak da bizim elimizdeydi. Biz sadece anahtardık.
Ortada duran büyük rafın yanında bulunan demir, üzerine mavi çöp poşeti geçirilmiş olan çöp kovasına doğru ilerlemeye başladığımda Aras hızlı hızlı yürüyerek yanımdan geçerek çöp kovasının yanına gitti. Çöpe geçirilmiş poşeti çıkartmaya başladı.
Naziklik olsun diye 'Ben yapabilirdim.' dedim ama ikimiz de o iğrenç poşete dokunmak için can atmadığımızı biliyorduk . Poşeti yerinden çıkarttı ve ağzını bağladı. Daha sonra tekrardan rafların arasından geçerek diğer çöpü boşalttık ve daha sonra diğerini de. Tüm çöpleri boşalttığımızda onu marketin arkasında bulunan yangın çıkışına doğru götürdüm. Boşta olan elimle çıkış kapısının demir kolunu asılarak kapıyı açtım. Kapıyı açar açmaz içime işleyen soğukla tüylerimin dikeldiğini hissettim. Bu taraf çok güneş almayıp gölgede kaldığından dolayı marketin önüne nazaran daha soğuk oluyordu. Dışarıya çıktık ve kapının büyük bir gürültüyle arkamızdan kapanmasıyla refleks olarak gözlerim kapattım. Kapının biraz yanında duran büyük çöp konteynırına çöpleri atıp tekrardan marketin içerisine girdik. İnce sesli birisinin 'Kimse var mı?' diye bağırdığını duyduğumuzda adımlarımızı hızlandırdık. Kasanın yanına vardığımızda soluk soluğa kalmıştım. Bize seslenen kişinin burada olmadığını fark ettiğimizde etrafa bakınmaya başladık.
'Buradayız neredesiniz acaba?' diye bağırdım ama karşı taraftan cevap alamadım. Aras'a bakıp omuz silktikten sonra tekrardan kasalarımızın arkasına geçtik ve büyük bir çığlık sesiyle irkildim. Korkudan kocaman açılmış gözlerimle Aras'a baktım. O da büyük gözlerle bana bakıyordu. Aceleyle kasanın arkasından çıkarken 'Aras sen kasadan ayrılma hemen bakıp geliyorum!' dedim ve reyonları arasında koşmaya başladım. Koşarken 'Hanımefendi iyi misiniz?' diye bağırdım. Ses seda yoktu. Kafamda bin bir çeşit senaryo dönmeye başlamıştı bile. Çığlığın geldiği tarafta rafların arasında dolaşıp duruyordum. Her tarafı dolaşmıştım ama ortalıkta kadından en ufak bir iz yoktu.
'Neredesiniz? Sizi bulamıyorum!'
Yine ölüm sessizliği. Hala daha koşmaya devam ediyordum. Marketin her tarafını kontrol etmiştim ama kimse yoktu. O kadar gerilmiştim ki kalbim göğsümden fırlarcasına atıyordu. Birisi omzumdan tuttuğunda büyük bir çığlık attım. Arkamı döndüğümde gelen kişinin Aras olduğunu gördüm ve rahatlarım.
'Ne oluyor?' İkimiz de nefes nefese kalmıştık.
'Aras her tarafa baktım kimse yok!'
'Nasıl olmaz? O zaman o çığlık neydi?'
'Bilmiyorum!' Nefesini düzene sokmaya çalışıyordum. Göğsüm sıkışıyordu.
'Ne yapacağız?'
'Emel Hanım'a haber versek?' O anda aklıma gelen tek şey buydu.
'Sence birisinin çığlık atıp ortadan kaybolduğuna inanır mı?'
'Daha mantıklı bir fikrin var mı' Hayır anlamında kafasını salladı.
'Bizim kameralara bakma yetkimiz var mı?' Kafamı olumsuz şekilde salladım.
'Emel Hanım kameralardan bakıp bizi işten kovmadan önce yerimize geçsek iyi olacak.' Dedim ve hiçbir şey olmamış gibi yerlerimize geçtik.
Bir sürü müşteri gelip geçti ama o çığlığın sesi hala daha kafamda yankılanıp duruyordu. Banttaki son ürünü okuttuktan sonra karşımda duran adama tutarı söyledim. Ödemesini yaptı, para üstünü verdim ve yüzüme kondurduğum sahte gülümsemeyle 'iyi günler!' dedim. Adam suratıma bakıp bir şey söylemediğinde derin bir iç çektim. Şu anda kasalara gelen giden yoktu. Fırsattan istifade ederek masanın üzerine bıraktığım beyaz çantamın fermuarını aceleyle açtıktan sonra telefonumu çıkardım ve Sıla'ya mesaj yazmaya başladım.
Ben: Sıla bu sabah ben gelmeden önce markette hiç müşteri var mıydı?
Sıla: Hayır o saatlerde gelen giden olmadı.
Ben: Emin misin????
Sıla: Eminim Alya.
Sıla: Başka gereksiz sorun kalmadıysa uyumaya devam ediyorum.
Ben: Off tamam iyi sabahlar.
Derin bir nefes alıp verdim. Buradan da bir şey çıkmamıştı.
Aras 'Bir şey mi oldu?' diye sorduğunda hayır anlamında kafamı salladım.
'Sıla' ya ben gelmeden önce markete birisinin gelip gelmediğini sordum. '
Meraklı gözlerle bana bakıyordu. 'Gelen olmuş mu?'
Hayır anlamında kafamı salladım. O da benimle aynı tepkiyi vererek derin bir iç çekti. Günün bitmesine daha çok vardı ve zaman kaplumbağa gibi ilerliyordu.
Uzun garip sessizlik telefonuma gelen bildirim sayesinde bozuldu. Sıla' dan geldiğini düşündüğüm için heyecanla telefona baktım. Annem mesaj atmıştı.
Annem: Kızım nasılsın?
Ben: İyiyim anne. Sen nasılsın?
Annem: Ben de iyiyim kızım. Abine doğum günü için internetten hediye alıp abine göndermek istiyorum. Ben sana atsam sen alıp yollayabilir misin?
Bir bu eksikti zaten. Bu zamana kadar bir kere bile doğum günümü kutlamak için aramayan annem benden abime hediye almamı istiyordu. Süper!
Ben: Tamam anne sen alacağım şeyi ve kart bilgilerini at yaparım ben işim bitince.
Annem: *Fotoğraf gönderildi*
Telefonu kapatıp sinirle yanıma bıraktım. Ailemin gözünde sadece kan bağından ibarettim. Abim ise onların gözünde ilahtı. Bunun sebebi onun her zaman benden daha başarılı olmasıydı. Bir bakıma haklılar da. Sonuçta Koskoca doçent doktor bir oğulları varken kasiyer kızlarını ne yapsınlar ki? Zaten düşük olan moralim bu sefer yerle bir olmuştu. Aras yüzümdeki öfkeyi fark etmiş olacak ki;
'Ne oldu Sıla kötü bir şey mi söyledi?'
'Hayır, Sıla yazmadı, annem yazdı, bir şey olduğu yok.' Bana inanmayarak baktı.
'O zaman neden bir anda bu kadar sinirlendin?' Şu an bunu en son anlatmak isteyeceğim kişi Aras' tı ama ayıp olmasın diye anlatmam gerektiğini düşündüm.
'Bu zamana kadar bir kez olsun doğum günümü kutlamak için aramayan annem benden abimin doğum günü için hediye sipariş etmemi istedi.' Bir süre duraksayıp düşündü.
'Herkes çocuk sahibi olmamalı.'
'Evet!'
Sonunda karanlık çökmeye başlamıştı. Sıla rafların arasından çıkıp bize doğru gelmeye başladığında yorgunluktan ölürken gülümsedim ve ayağa kalkıp ona sıkı sıkı sarıldım.
'Başımıza taş yağacak herhalde. Alya ve ben geldiğim için sevinmek?' Etrafına ahtapot gibi sardığım kollarımı bıraktım.
'Bir saniye bekleyin.' Dedim ve içeride bizi duyabilecek birisi kalıp kalmadığını kontrol etmek için rafların arasından geçip etrafa bakındım. Kimsenin olmadığından emin olduktan sonra yanlarına döndüm ve Aras ile birlikte yaşadığımız garip olayı Sıla' ya anlattık. Sıla'nın gözleri korkuyla açıldı.
'Bunu neden bana daha önce söylemediniz?' diye bağırdı.
'Sana telefonda anlatacaktım ama beni başından savdığın için anlatmaya fırsatım olmadı.
'Emel Hanım'a anlatacak mısınız?' diye sordu kuşkuyla.
Aras 'Düşündük ama eğer Emel Hanım kamera kayıtlarına bakar ve markette kimsenin olmadığını, bizim aptal aptal marketi turladığımızı görürse akıl sağlığımızdan şüphe eder. Sonuçta kimse şizofren bir çalışan istemez. ' dedi ve gülümsedi. Aslında böyle bir şey konuşmamıştık ama söylediği mantıklıydı. Eğer kamera kayıtlarında kimse yoksa gülünç duruma düşerdik.
Aslı 'Her yeri aradığınızdan emin misiniz?' diye sordu inanmayarak. Evet anlamında kafamızı salladık.
Kasanın arkasında duran çantamı omzuma taktım ve telefonumu cebime koydum. 'Aslı eğer bir şey olursa anında bize haber ver.' diye uyardım.
Aras 'Bence bir grup kuralım böylece ikimize de kolaylıkla ulaşabilir.' diyerek fikrini ortaya sundu. 'Aslı o zaman grup işi sende.' dediğim anda telefonuma gelen gruba eklendiniz bildiriyle şaşırdım. Gülerek Aslı'ya döndüm.
'Yıllardır bu anı mı bekliyordun ne bu hız?' dediğimde gülüştük ve Aras'la birlikte marketin otomatik kapısından dondurucu soğuğa geçiş yaptık. Arasa nerede oturduğunu sorduğumda yalnızca klişe dizilerde görebileceğimi sandığım bir an yaşandı. Aras parmağıyla karşıda bulunan apartmanı işaret etti. Yani benim apartmanımı.
' Şu apartmanda oturuyordum. Daha yeni taşındım.' dedi bana bakarak.
'O zaman yeni komşuna merhaba de.' dediğimde gözleri şaşkınlıkla açıldı.
'Cidden komşu muyuz?' diye sordu hayretle.
'Aras sence komşu olmasak bunu söyler miydim.' diye sordum gülerken.
'Sormazdın.' dedi kıvrılan ince dudaklarının arasından. Evet anlamında kafamı sallayarak cevap verdim ve caddenin karşısına doğru yürümeye başladık. Apartmanın girişine ulaştığımızda ben çantamdan anahtarlarımı çıkartmaya çalıştığım sırada Aras çoktan kapıyı açmıştı. Anahtarlarımı elimde tutarken kapıdan geçtim ve demir kapı arkamızdan büyük bir gürültüyle kapandı. Merdivenlerin soğuk demir korkuluklarına tutunarak ikinci kata çıktığımızda Aras 'Benim dairem bu katta.' dedi. kısa bir vedalaşmadan sonra bir üst kata çıktım ve mermer duvarların arasından geçerek dairemin önüne vardım. Saatlerdir içinde durmaktan ayaklarımın kök saldığı ayakkabılarımı özensizce çıkarttım ve kapıyı açıp evime girdim. Kapıyı arkamdan sertçe kapattığımda soğuktan donmuş vücudumun buzlarını eriten sıcaklığın keyfini çıkardım. Çantamı kapının yanındaki askılığa astıktan sonra mutfağa ilerledim. Çok yorulmuştum ve canım yemek yapmak istemiyordu. Bir şey bulabilme umuduyla beyaz magnet kaplı buzdolabımı açtım ve içindekileri incelemeye başladım. İçerisinde dün akşamdan kalmış olan makarna olan tencereyi dolaptan çıkartıp dolabın kapağını kapattım. Tencereyi direkt ocağın üzerine koyup ocağın altını açtım ve makarnayı ısıtmaya başladım. Artık ısınmış olacağını düşünerek ocağın altını kapattım, lavabonun üzerindeki dolaptan rastgele bir tabak çıkarttım, Tenceredeki makarnayı tabağa koydum ve ortada duran küçük masamın üzerine bıraktım. Oda küçük olduğu için normal boyutlarda bir masa alamamıştım. Yemeğimi yiyip kirli tabağı lavaboya koydum ve yatak odama gidip pijamalarımı giydim. Bu gün güzel bir uykuyu hak etmiştim. Telefonumu yatağımın yanında durak komodinin üzerine koyduktan sonra kendimi sıcak yatağımın içerisine bıraktım.
gelen şarkı sesiyle gözlerimi araladım. Bir süre uykunun etkisiyle ne olduğunu anlamadan öylece kalakaldım. Beynim kendine geldiğinde telefonumun çaldığını anladım ve telefonu elime alıp kimin aradığına baktım. Kayıtlı olmayan bir numara arıyordu. Bu saatte tanımadığım bir numara tarafından uyandırıldığım için sinirli bir şekilde telefonu açtım.
'Alo.' dedim uyku akan sesimle.
'Alya ben Aras çabuk camdan markete bak!' diye bağıran arasın sesiyle irkildim. Neden bu kadar paniğe kapılmıştı? Yoksa markette yangın falan mı çıkmıştı? Beynim binlerce yeni senaryo geliştirirken hızlıca ayağa kalktım ve telefon kulağımdayken mutfağa doğru ilerledim. Hızla ikili koltuğun yanında duran camın yanına gittim ve beyaz perdeleri yırtarcasına çekerek açtım. Gözlerim korkuyla açıldı. O anda beynimin kurmakta olduğu binlerce senaryonun arasına yenileri de eklenmişti. Göğsüm sıkışmaya ve kalbim deli gibi atmaya başladı. Marketin önünde bir sürü polis arabası duruyordu. Kırmızı ve mavi ışıklar tüm caddeyi sarmıştı. Donakalmıştım. Sanki dünya bir anlığına durmuştu. Korkudan kulağımdan indirdiğim telefonu tekrardan kulağıma dayadım.
'Aras neler oluyor?' diye sordum bağırarak.
'Bilmiyorum Alya ama bu bugün duyduğumuz çığlıkla ilgili olabilir.' dediğinde yırtınırcasına atılan büyük çığlık tekrardan içimde yankılanmaya başladı.