Dokuzuncu bölüm
Boxer'ın yarılan toynağının iyileşmesi uzun sürdü.
Zafer kutlamaları sona erdikten bir gün sonra yel değir-
menini yeniden yapmaya başlamışlardı. Boxer bir gün
bile izin almaya yanaşmamıştı; acı çektiğini kimseye bel-
li etmemeyi bir onur sorunu olarak görüyor, toynağının
çok ağrıdığını akşamları yalnızca Clover'a itiraf ediyor-
du. Clover, Boxer'ın yarasını, çeşitli otları çiğneyerek ha-
zırladığı lapalarla iyileştirmeye çalışıyordu. Clover ile
Benjamin, kendini fazla yormaması için Boxer'a yal-
varıyorlardı. Clover,"Atlar da yorulur," diyor, ama Boxer
kulak asmıyordu: Artık tek bir amacı kalmıştı, o da
emekliye ayrılmadan yel değirmeninin çalışmaya başla-
dığını görmekti.
Başlangıçta, Hayvan Çiftliği'nin yasaları ilk kez ha-
zırlanırken, emeklilik yaşı atlar ve domuzlar için on iki,
inekler için on dört, köpekler için dokuz, koyunlar için
yedi, tavuklar ve kazlar için de beş olarak belirlenmişti.
Emekli aylıklarının yüksek tutulması kararlaştırılmıştı.
Gerçi henüz hiçbir hayvan emekliye ayrılmış değildi,
ama son zamanlarda bu konu gittikçe daha çok tartışılır
olmuştu. Meyve bahçesinin arka tarafındaki küçük çayı-
rın arpa ekimine ayrılmasından sonra, büyük çayırın bir
köşesinin çitle çevrileceği ve emekliliği gelen hayvanlar
104için otlak olarak kullanılacağı yolunda bir söylenti do-
laşıyor; emekli atlara günde iki buçuk kilo tahıl, kışın
yedi buçuk kilo ot, bayramlarda da bir havuç ya da
mümkün olursa bir elma verilmesi gerektiği söyleniyor-
du. Boxer, gelecek yıl yaz sonuna doğru on iki yaşına
basacaktı.
Hayatın zorlukları bitmek bilmiyordu. Bu kış da bir
önceki kadar soğuktu, yiyecekler daha da azalmıştı. Do-
muzlar ve köpeklerin tayınları dışında bütün tayınlarda
bir kez kısıntıya gidilmişti. Squealer'ın açıklamasına ba-
kılırsa, tayınlarda çok katı bir eşitlik, Hayvancılığın ilke-
lerine aykırıydı; yiyecek sıkıntısı varmış gibi görünebilir-
di, ama gerçek hiç de öyle değildi. Squealer gönüllere su
serpmeyi çok iyi beceriyordu. Kuşkusuz, şimdilik, tayın-
ları yeniden ayarlamak zorunda kalmışlardı (Squealer,
hiçbir zaman "kısıntı" sözcüğünü kullanmıyor, '"yeniden
ayarlama" demeyi yeğliyordu), ama gene de Jones'un
dönemiyle kıyaslandığında çok büyük bir ilerleme söz
konusuydu. Rakamları en küçük ayrıntısına kadar, tiz bir
sesle hızlı hızlı okuyarak, Jones'un dönemine oranla da-
ha çok yulaf, daha çok ot ve daha çok şalgam yediklerini,
çalışma saatlerinin daha aza indirildiğini, içme sularının
daha nitelikli olduğunu, daha uzun yaşadıklarını, ölen
yavruların sayısında büyük bir azalma görüldüğünü,
ahırlarda daha fazla saman bulunduğunu ve eskisi kadar
pirelenmediklerini bir bir ortaya koyuyordu. Hayvanlar,
ne dese inanıyorlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse
Jones'un zamanında olup bitenler, belleklerinden nere-
deyse bütünüyle silinmişti. Şimdilerde yoksul ve çetin
bir hayat yaşadıklarını, çoğu zaman aç kalıp soğuktan
donduklarını, uyku uyumak dışında her dakikalarını ça-
lışmakla geçirdiklerini biliyorlardı. Ama eski günlerin
daha da beter olduğuna inanıyorlar ve bundan mutluluk
duyuyorlardı. Kaldı ki, Squealer'ın da durmadan vurgu-
105ladığı gibi, eskiden köle olmalarına karşılık şimdi özgür-
düler; bütün fark da buradaydı.
Beslenecek boğazlar da artmıştı. Sonbaharda dört
dişi domuz da aşağı yukarı aynı sıralar toplam otuz bir
yavru doğurmuştu. Çiftlikteki tek erkek domuz Na-
poléon olduğundan, hepsi de alacalı olan yavruların ba-
balarının kim olduğunu kestirmek hiç de güç değildi.
İleride, tuğla ve kereste alındığı zaman, çiftlik evinin
bahçesinde bir derslik yapılacağı açıklanmıştı. Ama şim-
dilik küçük domuzlara çiftlik evinin mutfağında Na-
poléon kendisi ders vermekteydi. Beden eğitimi ve ge-
zinti için bahçeye çıkıyorlardı, ama öteki hayvanların
yavrularıyla oynamalarına izin yoktu. Gene o sıralar, ye-
ni kurallar getirilmişti: Bir domuz ile başka bir hayvan
yolda karşılaştıklarında öteki hayvan kenara çekilerek
domuza yol verecek ve bütün domuzlar pazar günleri
kuyruklarına yeşil kurdele takma ayrıcalığına sahip ola-
caklardı.
O yıl çiftlikte işler yolunda gitmesine karşın, hâlâ
para sıkıntısı çekiliyordu. Derslik için tuğla, kum ve ki-
reç almak, yel değirmeninin aygıtları için de para birik-
tirmek zorundaydılar. Ayrıca, ev için gazyağı ve mum,
Napoléon'un sofrası için şeker (şişmanlamasınlar diye
şekeri öteki domuzlara yasaklamıştı) almaları gerekiyor-
du; araç gereç, çivi, ip, kömür, tel, hurda demir ve köpek
bisküvisi de cabası. Samanların ve patateslerin bir bölü-
mü satılmıştı; sözleşmedeki yumurta sayısı haftada altı
yüze çıkarıldığından, o yıl tavuklar yeterince civciv çıka-
ramamışlardı. Aralık ayında azaltılmış olan tayınlara şu-
batta yeniden kısıtlama getirilmiş, fazla gazyağı gitmesin
diye ahırlarda fener yakmak yasaklanmıştı. Ama domuz-
ların rahatı yerindeydi; dahası, semirdikleri bile söylene-
bilirdi. Şubat sonlarına doğru bir akşamüstü, mutfağın
arkasında bulunan ve Jones'un zamanında hiç kullanıl-
106mayan küçük bira imalathanesinden avluya, hayvanların
o güne kadar hiç duymadıkları, ılık, nefis, iştah açıcı bir
koku yayıldı. Hayvanlardan biri, bunun pişirilmekte olan
arpa kokusu olduğunu söyledi. Kokuyu içlerine çeken aç
hayvanlar, yoksa akşam yemeğine sıcak bir lapa mı ha-
zırlanıyor, diye düşünmekten kendilerini alamadılar.
Ama sıcak lapa şöyle dursun, ertesi pazar artık tüm ar-
panın domuzlara ayrılacağı açıklandı. Meyve bahçesinin
arkasındaki tarlaya çoktan arpa ekilmişti. Çok geçmeden
bir haber yayıldı: Artık her domuza günde yarım litre,
Napoléon'a ise dört litre bira veriliyor, Napoléon birasını
Crown Derby takımının çorba kâsesinden içiyordu.
Gerçi güçlüklerin ardı arası kesilmiyordu, ama hay-
vanlar artık eskisine göre çok daha onurlu yaşadıklarını
düşünerek bir ölçüde avutuyorlardı kendilerini. Daha
çok şarkı söyleniyor, daha çok konuşma yapılıyor, daha
çok tören düzenleniyordu. Napoléon, haftada bir, Hay-
van Çiftliği'nde verilen savaşımları ve kazanılan zaferleri
kutlamak amacıyla Kendiliğinden Gösteriler düzenlen-
mesini buyurmuştu. Hayvanlar, belirlenen saatte işi bıra-
kıyor, çiftliğin çevresinde askeri düzende yürüyüşe geçi-
yorlardı: en önde domuzlar, onların arkasında atlar, sonra
inekler, koyunlar, en arkada da kümes hayvanları... Kö-
pekler geçit alayının iki yanında yürüyor, Napoléon'un
siyah horozu da başı çekiyordu. Üzerinde hayvan ayağı
ve boynuz resmi bulunan, "Yaşasın Napoléon Yoldaş!"
yazılı bir bayrağı her zaman Boxer ile Clover taşıyor-
lardı. Daha sonra, Napoléon'un onuruna yazılmış şiirler
okunuyor, ardından Squealer gıda maddeleri üretimin-
deki son artışları ayrıntılarıyla açıklayan bir konuşma
yapıyor, zaman zaman da bir el silah atılıyordu. Kendili-
ğinden Gösteriler'in en büyük tutkunu koyunlardı; içle-
rinden biri vakit kaybettiklerinden ve soğukta dikilip
durmaktan başka bir şey yapmadıklarından yakınmaya
107kalksa (bazı hayvanlar, gerçekten de, domuzlar ve köpek-
ler ortalıkta görünmediği zamanlar yakınıyorlardı), ko-
yunlar o saat bir ağızdan, "Dört ayak iyi, iki ayak kötü!"
diye avazları çıktığı kadar meleyerek onu susturuyor-
lardı. Ama hayvanlar bu törenlerden genellikle hoşnut-
tular. Ne de olsa, kendi kendilerinin efendisi olduklarının
ve yalnızca kendi yararları için çalıştıklarının anımsatıl-
ması, yüreklerini ferahlatıyordu. Böylece şarkılarla, tö-
ren alaylarıyla, Squealer'ın sıraladığı rakamlarla, tüfeğin
gümbürtüsüyle, horozun ötüşleriyle ve bayrağın dalga-
lanışıyla, ara sıra da olsa, açlıklarını unutabiliyorlardı.
Nisan ayında Hayvan Çiftliği'nde Cumhuriyet ilan
edildi. Bir başkan seçmek gerekiyordu. Tek aday olan
Napoléon oybirliğiyle başkan seçildi. Aynı gün, Snow-
ball'un Jones'un suç ortağı olduğuna ilişkin ayrıntılı bil-
gileri gün ışığına çıkaran yeni belgeler bulunduğu açık-
landı. Belgeler, Snowball'un, hayvanların ilk başta san-
dıkları gibi yalnızca Ağıl Savaşı'nın kaybedilmesi için
savaş hilesine başvurmakla kalmadığını, açıktan açığa
Jones'un safında dövüştüğünü ortaya koyuyordu. Üste-
lik, İnsan kuvvetlerinin komutanlığını üstlenmiş ve, "Ya-
şasın İnsanlık!" diye haykırarak saldırıya geçmişti. Snow-
ball'un sırtındaki yaraları kendi gözleriyle gördüklerini
anımsayanlar ise, yepyeni bir şey öğreniyorlardı: Meğer
bu yaraları Napoléon dişleriyle açmıştı.
Kaç yıldır ortalıkta görünmeyen kuzgun Moses, yaz
ortalarına doğru birden çiftliğe geri döndü. Neredeyse
hiç değişmemişti; elini sıcak sıcak sudan soğuk suya sok-
muyor, eskisi gibi Balbadem Diyarı masalları okuyup
duruyordu. Bir kütüğün üstüne tünüyor, kara kanatlarını
çırpıyor; dinleyecek birini bulmayagörsün, saatlerce ko-
nuşuyordu. Koca gagasıyla gökyüzünü göstererek çok
ciddi bir sesle, "İşte orada, yoldaşlar," diyordu. "Balbadem
Diyarı, biz zavallı hayvanların tüm sıkıntılarımızdan
108kurtulup sonsuza dek huzur içinde yaşayacağımız ülke
orada, şu gördüğünüz kara bulut var ya, onun hemen ar-
dında!" Dahası, bir gün çok yükseklerden uçarken ora-
dan geçtiğini, alabildiğine uzanıp giden yonca tarlalarını,
keten tohumu küspesi ve kesmeşekerlerle kaplı çalılıkla-
rı gözleriyle gördüğünü ileri sürüyordu. Hayvanların bir-
çoğu ona inanıyordu. Bu dünyada açlık ve yokluk içinde
yaşıyorlardı; başka bir yerlerde daha iyi bir dünyanın bu-
lunmasından daha doğru, daha anlaşılır ne olabilirdi?
Asıl anlaşılması zor olan, domuzların Moses'a karşı tutu-
muydu. Hem onu aşağılayarak Balbadem Diyarı'yla ilgi-
li masallarının palavra olduğunu söylüyorlar, hem de hiç
çalışmadan çiftlikte kalmasına ses çıkarmıyorlar, dahası
her gün bira içmesine izin veriyorlardı.
Boxer, ayağı iyileştikten sonra, her zamankinden da-
ha sıkı çalışmaya başlamıştı. Aslında, o yıl, tüm hayvan-
lar köle gibi çalışıyorlardı. Çiftliğin gündelik işleri ve yel
değirmeninin yeniden yapımının yanı sıra, bir de mart
ayında genç domuzlar için bir derslik yapılmaya baş-
lanmıştı. Az yiyip çok çalışmak dayanılır gibi değildi,
ama Boxer asla pes etmiyordu. Konuşmalarından da, ça-
lışmasından da, artık eskisi kadar güçlü olmadığını anla-
mak mümkün değildi. Yalnızca görünüşü biraz değişmiş-
ti; tüyleri eskisi kadar parlak değildi, kocaman sağrısı
içine göçmüştü. Herkes, "İlkbahar otları bir yeşersin, Bo-
xer kendini toparlar," diyordu. İlkbahar otları yeşerdi,
ama Boxer toparlanamadı. Bazen, taşocağına çıkılan ya-
maçta, iri bir kaya parçasının altında kasları titrediğinde,
onu ayakta tutan tek şey kararlılığı oluyordu. Böyle du-
rumlarda, sesini tümden yitirmesine karşın, dudakla-
rından: "Daha çok çalışacağım," sözcükleri okunabiliyor-
du. Clover ile Benjamin, sağlığını koruması için onu sü-
rekli uyarıyorlar, ama Boxer kulak asmıyordu. On ikinci
yaş günü yaklaşıyordu. Sağlığı umurunda değildi; tek is-
109teği, kendisi emekliye ayrılmadan yel değirmeni için ye-
terince taş toplanmasıydı.
Bir yaz akşamı, birden çiftlikte bir söylenti yayıldı:
Boxer'a bir şey olmuştu. Yel değirmeni için tek başına
bir araba taş taşımaya kalkışmıştı. Söylenti hiç kuşkusuz
doğruydu. Az sonra, iki güvercin yarışırcasına haberi ye-
tiştirdi: "Boxer yere yıkılmış! Kalkamıyor!"
Çiftlikteki hayvanların neredeyse yarısı, yel değir-
meninin bulunduğu küçük tepeye koştu. Boxer orada,
arabanın okları arasında, boynunu uzatmış yatıyor, başı-
nı bile kaldıramıyordu. Gözleri cam gibi olmuş, gövdesi
tepeden tırnağa tere batmıştı. Ağzından ince bir kan
sızıyordu. Clover, yanı başına diz çöktü.
"Boxer!" diye bağırdı. "Ne oldu sana?"
Boxer, duyulur duyulmaz bir sesle, "Ciğerlerim da-
yanmadı," dedi. "Dert değil. Yel değirmenini bensiz de
bitirebilirsiniz. Epeyce taş toplandı. Hem bir ayım kal-
mıştı. Doğrusu, emekliliğimi dört gözle bekliyordum.
Benjamin de yaşlandı artık; belki de onu da emekliye
ayırırlar da bana arkadaşlık eder."
Clover, "Hemen yardım istemeliyiz," dedi. "Koşun,
Squealer'a haber verin."
Hayvanlar, olup biteni Squealer'a anlatmak üzere
hep birlikte çiftlik evine koştular. Yalnızca Clover'la
Benjamin kalmıştı; Benjamin, Boxer'ın yanına uzanmış,
uzun kuyruğuyla sinekleri kovuyordu. On beş dakika
kadar sonra, Squealer belirdi; üzgün ve kaygılı görünüyor-
du. Napoléon Yoldaş'ın, çiftliğin en sadık işçilerinden bi-
rinin başına geleni çok büyük bir üzüntüyle öğrendiğini,
Boxer'ın tedavi için Willingdon'daki hastaneye gönderil-
mesini sağlamaya çalıştığını söyledi. Hayvanlar biraz te-
dirgin oldular. O güne kadar Mollie ve Snowball dışında
hiçbir hayvan çiftlikten ayrılmamıştı; hasta yoldaşlarının
insanların eline bırakılacak olmasından hiç hoşlanma-
110mışlardı. Ama Squealer, onları kolayca yatıştırmakta ge-
cikmedi: Willingdon'daki baytar, Boxer'ı çok daha iyi
tedavi edebilirdi. Yarım saat kadar sonra Boxer biraz to-
parlanıp güçlükle ayağa kalktı; topallayarak ahırına gi-
dip Clover'la Benjamin'in hazırladıkları saman döşeğe
uzandı.
Boxer, iki gün ahırında kaldı. Domuzlar, banyodaki
ilaç dolabında buldukları büyük bir ilaç şişesi gönder-
mişlerdi. Clover, şişenin içindeki pembe ilacı Boxer'a
günde iki kez yemeklerden sonra içiriyordu. Akşamları
Boxer'ın ahırında kalıp onunla konuşuyor, Benjamin de
sinekleri kovuyordu. Boxer, başına gelenlere üzülmedi-
ğini söylüyordu. Bir iyileşirse, en azından üç yıl daha ya-
şayabilir, büyük otlağın bir köşesinde huzurlu günler ge-
çirebilirdi. Belki de hayatında ilk kez okumaya, bir şeyler
öğrenmeye vakit ayırabilecekti. Son yıllarını alfabenin
tümünü öğrenmeye ayırmayı düşünüyordu.
Ne var ki Benjamin'le Clover, Boxer'la ancak iş saat-
lerinden sonra ilgilenebiliyorlardı. Üstü kapalı bir yük
arabası Boxer'ı götürmeye geldiğinde, öğle saatleriydi.
Bir domuzun gözetiminde, şalgam tarlasındaki ayrıkot-
larını ayıklamakta olan hayvanlar, Benjamin'in çiftlik bi-
nalarının oradan avazı çıktığı kadar anırarak dörtnala
geldiğini görünce çok şaşırdılar. Benjamin'i hayatlarında
ilk kez telaşlı görüyorlardı; aslına bakılırsa, o güne değin
dörtnala koştuğunu da gören olmamıştı. "Çabuk! Ça-
buk!" diye bağırdı Benjamin. "Hemen gelin! Boxer'ı gö-
türüyorlar!" Hayvanlar, domuza aldırış etmeden, işi bıra-
kıp çiftlik binalarının oraya koştular. Gerçekten de, avlu-
da, iki atlı, üstü kapalı büyük bir yük arabası duruyordu.
Yan tarafında bir yazı bulunan arabanın sürücü yerinde,
melon şapkalı, şeytan bakışlı bir adam oturuyordu.
Boxer'ın ahırı boştu.
Hayvanlar, arabanın çevresini almış, hep birlikte,
112"Güle güle, Boxer!" diye bağırıyorlardı. "Yolun açık ol-
sun!"
Benjamin ise, hayvanların çevresinde hoplayıp zıp-
lıyor, küçük ayaklarını yere vurarak, "Salaklar! Salaklar!"
diye bağırıyordu. "Kör müsünüz? Arabanın üstünde ne
yazıyor, görmüyor musunuz?"
Benjamin'i duyan hayvanlar durakladılar; ortalığı
bir suskunluk kapladı. Muriel, yazıyı sökmeye çalışıyor-
du. Benjamin, onu kenara itti ve ölüm sessizliğinin or-
tasında yazıyı okudu:
"Alfred Simmonds, At Kasabı ve Tutkal İmalatçısı,
Willingdon. Hayvan Derisi ve Kemik Tozu Taciri. Köpek
kulübesi temin edilir. Şimdi anladınız mı? Boxer'ı at ka-
sabına götürüyorlar, köpek maması yapacaklar!"
Hayvanlar, dehşet içinde bağrıştı. Tam o sırada, sü-
rücü yerinde oturan adam atları kamçıladı, tırısa kalkan
atların çektiği araba avludan çıktı. Tüm hayvanlar, yeri
göğü çınlatarak arabanın ardına düştüler. Clover var gü-
cüyle en önden gidiyordu. Araba hızlanmaya başladı.
Clover, güçlü bacaklarıyla dörtnala kalkmaya çalıştıysa
da, ancak eşkine erişebildi. "Boxer!" diye bağırıyordu.
"Boxer! Boxer! Boxer!"Tam o sırada, dışarıda kopan gü-
rültüyü duymuşçasına, arabanın arkasındaki küçük pen-
cerede Boxer'ın yüzü belirdi.
Clover, "Boxer!" diye haykırdı yürekleri dağlayan bir
sesle. "Boxer! Çık oradan! Çabuk çık! Boğazlamaya
götürüyorlar seni!"
Hayvanlar da, "Çık oradan Boxer! At kendini dışarı!"
diye bağırıyorlardı. Ama araba iyiden iyiye hızlanmış,
arayı gittikçe açıyordu. Boxer'ın, Clover'ın ne dediğini
anlayıp anlamadığı da belli değildi. Ama çok geçmeden
yüzü camdan kayboldu ve arabanın içinden korkunç te-
pinmeler duyuldu. Çifteler atarak kapıyı açmaya çalı-
şıyordu. Eskiden olsa, arabanın kapısını birkaç çiftede
113paramparça ederdi. Ama ne gezer! O eski gücünün ye-
rinde yeller esiyordu. Biraz sonra, tepinmeler yavaş ya-
vaş hafifledi ve sonunda tümden kesildi. Umarsızlığa
kapılan hayvanlar, bu kez, arabayı çekmekte olan atlara
seslendiler: "Yoldaşlar! Yoldaşlar! Kardeşinizi ölüme gö-
türmeyin!" Ama olup biteni kavrayamayan aptal bey-
girler, kulaklarını arkaya yatırıp biraz daha hızlandılar.
Boxer'ın yüzü bir daha camda belirmedi. İçlerinden biri,
önden koşup çiftliğin kapısını kapatmayı düşündü, ama
artık çok geçti; araba kapıdan çıkarak yola daldı ve hızla
gözden kayboldu. Boxer'ı bir daha hiç görmediler.
Üç gün sonra Boxer'ın, gösterilen her türlü özene
karşın Willingdon'daki hastanede öldüğü haberi geldi.
Haberi açıklayan Squealer, son anlarında Boxer'ın yanın-
da bulunduğunu söylüyordu.
Squealer, ön ayağını kaldırıp gözyaşlarını silerek,
"Böylesine dokunaklı bir sahne görmemiştim!" dedi.
"Son ana kadar başucundaydım. Konuşacak gücü kalma-
mıştı. Son nefesinde, kulağıma, tek üzüntüsünün yel de-
ğirmeninin bittiğini görememek olduğunu fısıldadı. 'İle-
ri, yoldaşlar!' dedi güçlükle. Ayaklanma adına ileri! Ya-
şasın Hayvan Çiftliği! Yaşasın Napoléon Yoldaş! Napo-
léon her zaman haklıdır!' Son sözleri bunlar oldu, yol-
daşlar."
Derken, Squealer'ın tavrı ansızın değişiverdi. Bir an
durdu, ufacık gözleriyle çevresine kuşkulu bakışlar fır-
lattıktan sonra başladı anlatmaya.
Boxer götürüldükten sonra çiftlikte saçma ve aşa-
ğılık bir söylenti yayıldığını duymuştu. Söylentiye bakı-
lırsa, bazı hayvanlar Boxer'ı götüren arabanın üzerinde
"At Kasabı" yazdığını görmüşler ve hemen Boxer'ın ke-
silmeye gönderildiği sonucuna varmışlardı. Bir hayvanın
bu kadar salak olması inanılır gibi değildi. Ter ter tepini-
yor, öfkeyle bağırıyordu. Sevgili Önderleri Napoléon
114Yoldaş'ı hiç mi tanımıyorlardı? Napoléon Yoldaş, hiç
böyle bir şeye göz yumar mıydı? Oysa işin aslı çok basit-
ti. Eskiden bir at kasabının kullandığı araba, kısa bir süre
önce baytar tarafından satın alınmış ama baytar arabanın
üstündeki yazıyı silmeye vakit bulamamıştı. Sorun bura-
dan kaynaklanıyordu.
Hayvanlar, işin aslını öğrenince, yüreklerindeki sı-
kıntıyı biraz olsun atmışlardı. Hele Squealer, Boxer'a
ölüm döşeğinde ne kadar büyük özen gösterildiğini, Na-
poléon'un o pahalı ilaçları en küçük bir duraksama gös-
termeden hemen aldırttığını ayrıntılarıyla anlatınca, ka-
falarındaki son kuşkular da dağıldı; Boxer'ın hiç değilse
mutlu öldüğü düşüncesi, yoldaşlarının ölümüyle içlerine
çöken acıyı dindirdi.
Ertesi pazar, sabahleyin düzenlenen toplantıya Na-
poléon da katıldı ve Boxer'ı göklere çıkaran kısa bir söy-
lev çekti. Acısını yüreklerinde duydukları yoldaşlarının
cenazesini gömülmek üzere çiftliğe getirtmek mümkün
olmamıştı. Ama Boxer'ın cenazesine, çiftlik evinin bah-
çesindeki defne dallarından yaptırttığı kocaman bir çe-
lenk göndermişti. Domuzlar, birkaç güne kadar Boxer
için bir anma şöleni düzenleyeceklerdi. Napoléon, söyle-
vini, Boxer'ın en sevdiği iki özdeyişle bitirdi: "Daha çok
çalışacağım" ve "Napoléon Yoldaş her zaman haklıdır".
Bu özdeyişleri her hayvan kafasına iyice kazımalıydı.
Şölenin verileceği gün Willingdon'dan gelen bir
bakkal arabası, çiftlik evine kocaman bir sandık bıraktı.
O gece büyük bir şamatayla şarkılar söylendiği duyuldu,
ardından tepişme ve boğuşma sesleri geldi, en sonunda
on bire doğru bir şangırtı koptu. Ertesi gün öğleye kadar,
çiftlik evinde kalanların hiçbirinden ses çıkmadı. Çiftlik-
te bir söylenti dolaşıyordu: Domuzlar, parayı nereden
bulmuşlarsa bulmuşlar, bir kasa viski daha almışlardı
115