Şirketten çıktık ve arabalara bindik. Serdar Bey'le aynı arabadaydık. Welat ve ben önde oturuyorduk. Araba eve doğru giderken Urfa'nın yollarını tanımaya çalışıyordum ama zihnindeki düşünceler pek izin vermiyordu. Şehir merkezinden uzaklaşıyorduk, Serdar Bey'in evi köy taraflarındadır diye tahmin ediyordum. Henüz girdiğim işin şokunu atlatamamış derin derin düşünürken Welat sessizliği bozan ilk kişi oldu. Arabayı sürerken gözleri aynadan arada bir Serdar Bey'e bakıyordu. Serdar Bey'i tam tanımamama rağmen üzerindeki ağırlığı ben hissetmişsem Welat iliklerine kadar hissetmiştir. "Ağam iyi misin?" Onunda dilinde ağır bir şive vardı. "Ben?" "He Ağam.." "Yemekten ağırlık çöktü." Kestirip atmak için demiş gibiydi. Sessizce aralarındaki iletişimi dinledim. Telefona baktım. Yavuz Emir yazmıştı, birkaç kezde aramıştı. Birtanemmmmm: Bak yine kavga etmeyelim Allah için, sıkıldım. Birtanemmmmm: Aç iki dakika doğru düzgün konuşalım. Birtanemmmmm: Rakibimle senden daha romantik bir ilişkideyiz. Birtanemmmmm: Hadi güzelim, işin bitince ara beni. Güldüm, rakibiyle daha romantiklerdi bencede. :Arayamam şuan, konağa gidiyorum. Yazmamı bekler gibi anında döndü. Birtanemmmmm: ne konağı? :Ergaw'ların konağı. Birtanemmmmm: Niye? Dönmeyecek misin? :Sonra konuşalım mı? Birtanemmmmm: Niye konuşmayı bölüyorsun? Bir soru sordum sana. : Ya sabır. : Dönmeyeceğim, bir iş çıktı. Sanırım uzun süreli buradayım. :Ayıp olacak, telefona bakmak istemiyorum. Birtanemmmmm: Senin tam olarak ne yaptığını anlayamadım ama görüşeceğiz. İşin bitince ara beni. :Duyduğunda biraz sinirkenceğin ama bana kıyamayacağın bir işle geliyorum kapına birtanem.😁 Kafanda kurma sakın, sonra patlıyorsun. Akşam arayacağım. Gözüm yoldaydı. Toprak kayalıktı ve otlar sararmıştı, etrafta tarlalar vardı. Tarlaların sınırları üst üste konulmuş taşlarla çizilmişti. Gökyüzünde bulut yoktu. Arada uzunca arazilerde hayvanları görüyordum. Welat etrafa dikkat ettiğimi fark etti. "Bak buralar hep bize bağlıdır." Arazilere baktım. Tamam bazıları Ekilip biçilecek şekildeydi ama bazıları hiçbir işe yaramayacak topraklardı en fazla hayvanlar otlanırdı orada. "Bu araziler ne işe yarar ki?" Dedim. Serdar Bey muhabbetimize çok ilgisiz gibiydi. Welat yanıtladı, "Bazı arazilerimiz tarım içindir. Buğday, arpa, mercimek, pamuk, nohut, susam, Antep fıstığı, isot... Bunlar ekilidir. Kullanışsız topraklarda hayvanlar otlar." Bunları biliyordum şirketten dolayı. Welat devam etti, "Hatta fıstık Antep'te değil, en çok Urfa'da üretilir." "Gerçekten mi?" Pek inanmamıştım. "He valla. Gaziantep'te baklava meşhurdur, fıstık değil." "Olabilir, bilmiyorum." "Bilmiyorum ne kız? Bu işlerden sen sorumlusun, bir ara kontrol et bakayım." "Ederim..." Gülerek Welat'a baktım sonra yola döndüm. "Sende mi konakta kalıyorsun?" "E." Onaylamak için 'evet' değilde 'e' kullanıyorlardı genellikle. "Nasıl herkesi eve alabiliyorsunuz? Yanlış anlama Welat, kendimi de o 'herkes'in içine alıyorum." "Valla Konak diyoruz İrem Hanım. Gidince daha iyi anlarsınız düzenini. Bu arada siz eğer ayrı ev tutmak isterseniz bize haber edin, hallederiz." "İrem diyebilirsin. Ve evet, bakarım." "Çok uzak olmaz haberiniz olsun, elimin altında olacaksınız dedim." Arkadan bize katıldı Serdar Bey. "Serdar Bey, şirket konağa fazla uzak değil mi?" "Çokta değil. Yapacak bir şey yok. O yüzden seni aldık, ben iki yere de yetişemem." "Ben her sabah bu yolu gideceğim ama.. siz insansınız da ben katır mıyım?" Dedim aniden patron çalışan ilişkisini unutarak. Bunun farkında olan Welat korkuyla bir bana bir Serdar Bey'le baktı. Serdar Bey'in kızmasını beklerken o sadece sırıttı. Geldiğimden beri ilk kez bana anlatılan adamı görüyordum. "Estağfurullah, hava alırsın kız ne olacak." "Ağam katır bu yolu gitse yolda kurbanlık olur. Hem en azından İstanbul trafiği yok." Ortam yumuşayınca Welat'ta eşlik etti. "Sonraki adım Urfa kebap." Kıkırdadım. Bir köyün içinden geçtik. Geçerken adamlar tanırcasına arabaya bakıyorlardı. En sonunda büyük bir konağın önünde durduk. Kapıda adamlar vardı, bildiğimiz koruma gibi duruyorlardı. Arabadan indik, çantalarımı alacaktım ki Welat aldı. "Ben taşırım." "Welat kimseye verme ama, tüm şirket ve benim eşyalarım orada." Dedim Serdar Bey'i beklerken. "Tamam odana bıraktırırım." Serdar Bey'in yanına gittim. "Gel, bizimkilerle görüş tanış sonra ister dinlenirsin ister konakta takılırsın, şirketede gidebilirsin." "Tamamdır.." Konağın kapıları açılınca nedense kalp atışım hızlandı. Kocaman bir kutunun içinden ne çıkacağını korku ve merakla bekler gibiydim. Kapı açıldığında kocaman bir avlu vardı. Avluda sedirler, oturmak için yerler, teraslar vardı. Girişin tam karşısında konağın girişi vardı. Avludan yukarıya çıkan çift taraflı merdiven vardı. Konağın üstünde de aynı şekilde teras vardı. Orada adamlar oturuyordu. Belirli yerlerde kapıdaki gibi adamlar vardı. Hizmetli olduğunu düşündüğüm kadınlar ortalıkta koşuşturuyordu. Birkaç çocuk vardı. Konak adeta başka bir yaşam alanıydı. Urfa'nın kendine özgü o tasarımı burada da görüyordum. Ellili yaşlarında bir kadın bize doğru geldi. Gözünde endişeli bir ifade vardı. "Oğlum bu kız kimdir?" Kadın süzerek bana baktı, sanki benden hoşlanmamıştı. Serdar Bey'in annesiydi anlaşılan. Kadın fistan giyiyordu, daha gündelik bir fistandı ama. Hem geleneklerine özgü hem de kaliteli giyiniyordu. Yüzünde bazı simgeler dövme şeklinde vardı. Elinde de görebiliyordum. Aynı sembolleri Serdar Bey'le Welat'ta da görmüştüm ama onların boyunlarındaydı. Kulaklarının arkasından bir çizgi boyunca semboller çizilmişti. Bir anlamı olmalıydı. Şah damarları üzerinde. "Şirkettendir Ana, İstanbul'dan geldi. Ağırlayın kendisini güzelce. İrem aç mısın?" Bana baktı. "Hayır, değilim, teşekkür ederim..." Annesine döndü. "Siz yinede bir şeyler hazırlayın, rahat bir odada verin. Ben babamların yanına götürüp geleyim, babama da gözüksün." Kadın beni görmüyordu sanki. "Tamamdır." Sessizce onların etkileşimini izledim sonra Serdar Bey'in arkasından merdivenlere doğru ilerledim. Merdivenlerden yukarı çıktığımızda büyük bir teras vardı. Terasta takım elbiseli, şalvarlı, puşili adamlar vardı. Yaşları değişiyordu. Karşıdaki sedir de bir adam oturuyordu, diğerleri onun iki tarafındaydı. Serdar Bey'in babası olduğunu tahmin ediyordum. "Gel." Serdar Bey beni yöneltti. Babasının karşısında durdu, konuştu.. Anlamıyordum onu çünkü Kürtçe konuşuyordu. Sonra bakışlar bana döndü. "Hoş gelmişsen kızım." dedi babası. "Hoş buldum..." diye mırıldandım. Serdar Bey kulağıma eğildi. "Elini öp." Babası elini uzatmıştı. "Neden öpeyim ki?" "Ağanın eli öpülür." fısıldadı. Bu saçma fikre de karşı çıkmak istedim ama yapmadım çünkü statü giderdi. Adama doğru bir adım atıp elini öptüm. Orta parmağından bileğine kadar Serdar Bey'in şah damarının üzerinde olduğu gibi aynı dövme uzanıyordu. Öpüp anlıma koydum ve geri çekildim. Beni buraya kadar getirdiklerine göre bana verdikleri iş onlar için önemliydi. Serdar Bey kolumdan beni merdivenlere doğru yönlendirdi. Welat'ta gelmişti terasa. Elleri arkasında duruyordu bir kenarda. "Çekiştirmenize gerek yok Serdar Bey, ben çıkabilirim." Kolumu çektim. Adam yeni farkına varmış gibi biraz bön bön baktı. "Tamam git sen." Basamakları indik, son basamakta genç yaşlarda sevimli bir kız vardı. Hizmetli olduğu belliydi. "İrem Hanımım buyurun gelin yemek yiyin." "Teşekkür ederim ama aç değilim." Kıza minnettar bir gülümseme bıraktım. "Olmaz öyle, Hanımım bekliyor sizi. Hanımağaya ayıp olur." Ağası bitti hanımı başladı. "Tamam peki..." kızı takip ettim. Yine açık bir alandı ama burada kadınlar oturuyordu. Kızın arkasından içeri girdiğimde gözler bana döndü. Burası için çok farklı olduğumu biliyordum. O yüzden biraz çekiniyordum. Kadınlar yere oturmuştu, ortalarında büyük bir sofra vardı. Kadınlar sofranın etrafında minderlerde oturuyordular. Serdar Bey'in annesi sofranın başındaydı. "He gelesin buraya oturasın." Kadın yanındaki yeri işaret etti. Kürtçe bir şey söyledi etrefındaki kadınlara. Onlarda anladıklarını belirtircesine kafalarını sallayıp bana baktılar. Topuklu ayakkabılarımı çıkarıp mindere oturdum. Saçımı düzelttim. Etrafa bakındım. Maşallah çok güzel genç kızlar ve kadınlar vardı. Nazar değmesin. Farklı bir auraları vardı gerçekten. Fistanları farklı renklerdeydi ve çok hoş görünüyorlardı. Hizmetlilerle aşiret üyelerini ayırmak zor değildi. Kıyafetleri sayesinde bu ayrımı yapabiliyordum. Oturduğumda Serdar Bey'in annesi benimle konuşmayı denedi. "Sen nerelisen kızım? İstanbullusan yani? Adın neydi?" Şivesi Serdar Bey'inkinden bile daha kötüydü. Ciddi bir kadındı, konumunu koruyordu. "Ben doğma büyüme İstanbulluyum, adım İrem Akdoğan." dedim. "Ben bu konağın hanımıyam, Serdar'ın anasıyam. Gulistan." "Memnun oldum efendim." "Serdar'ı biliyorsun zaten, onun bir abisi daha var, Aha bunlarda kızlarımdır." Gösterdiği kızlara baktım. 17-18 belki 20 yaşlarında genç, güzel kızlardı. Çok ciddi duruyorlardı, ailenin her ferdinde bir ağırlık vardı. Kızlara da yansımıştı bu ağır duruş. Birisinde pembe fistan diğerinde siyah fistan vardı. "Delâl'le Âyâm." Kültürlerine bağlı insanlar isimlerini bile popüleriteyle sürüklenmemişlerdi. Kızlara gülümseyerek baktım. "Memnun oldum.." Kızlar ciddiyetlerini bozmadılar, kafalarıyla karşılık verdiler. Çok asil duruyorlardı, kendimi ezik gibi hissettim açıkçası. Ellerinde aynı dövme sembollerini gördüğümde dayanamayıp Gülistan Hanıma döndüm. "Gülistan Hanım, bu sembolleri hemen hemen herkeste gördüm. Serdar Bey'de bile vardı. vardı. Bir anlamı var mı?" Kadın yanındaki bir kadının elini göstererek anlattı. "Deq diyoruz biz buna. Kız doğurmuş kadının sütü ve isle yapılır. Derzîyle yapılır." "Derzî?" Kadın kelimeyi bilmiyormuş gibi hizmetliye baktı. Hizmetli cevap verdi. "Mürkkebe batırılmış iğnedir Hanımım." "Anladım.. çok.. tuhaf yani anne sütü ve isle nasıl yapılsın.. sizinki daha silik duruyor, diğer adamların ki çok fazla netti." "Onlar dövme yaptırıyorlar." "Peki herkeste var mı?" "Urfa'da bu semboller yaygındır ama herkes yapmak istemez. Ama bizim aşirette herkeste vardır." Dedi kız. Vay canına... Bildiğin kendilerine uyarlamışlar bunu. Yani ben yarın bu sembollere sahip birisini görsem büyük ihtimalle Ergaw'lardandır derim. "Peki herkes bileğine yada boynuna mı yapar?" "Yok, istediğin yere yapabilirsin. Sadece Ağamız Nehar özellikle elinin üstüne yaptırmıştır. Elini öpenler fark etsin diye. Fark etmişsindir." "Evet, fark ettim... Peki sembollerin anlamı var mı?" Bu sefer Hanım Ağa cevapladı. Hizmetli kızın bileğini açıp gösterdi. "Bak bu en üsteki Kuzey yıldızıdır. Doğru yolda olmayı yada doğru yola yönelmeyi temsil eder. Altındaki güneş ve aydır. Güneş ve ay Şanlıurfa'yı, üstündeki üç nokta aileyi temsil eder. Rebap neşeli, mutlu bir yaşam. Taç, güç ve asalet. başak bereket, çiçekte güzellik ve zarafeti temsil eder." Kadını dikkatle dinledim çünkü anlamlar çok hoştu, semboller anlam doluydu. "Anladım... çok güzel bir şey..." Yemekler yendi, eğlenildi, sohbetler edildi, Konak şenlik yeri gibiydi. Urfa'nın vazgeçilmezi çiğköfte ve sıra geceleri bile yapıldı. Bir ara halay bile çekildi. İnsanlar eğlenirken ben onları gülerek izliyordum, burayı tanımaya çalışıyordum. Hatta bir ara beni halaya kaldıracaklardı kabul etmedim, utanırım ben. Hem bilmiyorum oynamayı. Ama gördüğüm en eğlenceli ortamlardan birisiydi. Bugün bu kadar eğlenilmesi ve kalabalık olması tuhaf geldiği için birisine sormak istedim. Delâl yanımdaydı, ona sordum. "Ya bir şey soracağım burası her gün mü böyle?" "Hayır, bugün babamın misafirleri vardı, o yüzden." "Anladım.. bende dedimki bu kadar şey bir gün için olamaz." Biraz sonra ben Âyâm'ın yol göstermesiyle odama çıktım. "Teşekkür ederim, iyi akşamlar." Kız gülümseyip aşağı indi. Odamın kapısını kitledim. Odayı inceledim. Duvarlar ve tavan tamamen taş; kemer şeklinde, soğuk ama sağlam hissettiriyor. Geniş pencere önünde kalın perdeler var; ışık perdelerin arasından yumuşakça süzülüyor. Orta yerde büyük, düzgün bir yatak var; beyaz çarşaflar temiz ve düzenli. Yatağın yanında ahşap komodinler ve iki abajur duruyor. Tavanda antika bir avize asılı; odaya sıcak bir hava veriyor. Sol tarafta uzun bir çalışma masası ve rahat bir sandalye var. Zeminde eski desenli bir halı, taş zeminin üzerine serili. Banyoya baktım: giriş taş bir kemerle ayrılmış, zemin pürüzlü taş. Ortada beyaz, bağımsız bir küvet duruyor. Duvarlar doğal mağara gibi; küçük delikler ve dokular var. Lavabo taş bir kaseden yapılmış, altında ahşap raflar ve sepetler var. Aydınlatma loş, samimi; mum veya küçük lambalar kullanılmış. Birde gardrop vardı. Valizim gardropun üzerindeydi, gardropu açtım. Her şey özenle yerleştirilmişti. Yatak odasına döndüm, bilgisayarım ve dosyalarım masadaydı. Bakım ve kozmetik ürünlerimi bile yerleştirmişlerdi. Bu insanlar beni buraya nasıl hemen kabul etmişlerdi? Gerçektende geldiğimden beri kimse bana yabancılık çektirmemişti hatta çok normal görmüşlerdi. Odayı gezerken ailem aklıma geldi. Urfa'yı tanıma çabamdan dolayı nasılda unutmuştum ailemi... Hemen kişisel telefonumu çıkardım, sessizdeydi. Annem o kadar fazla kez aramıştıki çok korktuğundan emindim. Hemen aradım, çok uzun sürmeden açtı. "Kızım niye açmıyorsun telefonlarımı?" Her zamanki o azarlayan ama endişeli korkmuş sesiydi. "Annecim çok özür dilerim... gerçekten.. unutmuşum, Serdar Bey beni eve getirdi, daha çok saray denmeli. O nedenle telefona bakamadım." "Kızım ne evi? İşini halledip dönecektin." "Annecim pek öyle olmadı işte... Bundan sonra Urfa'dayım.." "Kızım ne diyorsun sen? Saçmalamayı kes, eve dön işin bitince." "Anne dönemem..." "Niyeymiş o?" "Anne ben terfi aldım." "Ne güzel işte." "Terfi aldım ama Urfa'daki şirkette. İstanbul için geçerli değil." "Kızım sen benim kalbime mi indireceksin? Nasıl bir terfi seni Urfa'da tutabilir?" "Anne yönetici kadrosuna girdim, düşünebiliyor musun?" Annem sessiz kaldı. "Tamam güzelde... kızım ta Urfa'da ne yapacaksın sen? Gelebiliyorsan gel..." "Anne adam beni özel kalem yaptı, yönetici asistan yaptı diyorum." "Kızım bende eve gel diyorum, Urfa'da bizden uzakta ne yapacaksın? Kabul etmiyorum, gerekirse gel burada garsonluk yap. Beni ilgilendirmiyor. "Anne, anne, sen beni tam olarak anladın değil mi?" Annemin klasik tepkileri ve ben kaldıramıyordum "Ben çok net anladım ama olmaz. Gel kızım, çok uzak orası. Hem oralar bize göre değil." "Anne ben burada mükemmel bir statüde çalışıyorum, burada yaşamak umurumda değil. Zaten mesai saatlerim çok uzun." "Ya kızım, ne bileyim ya. Neyse yorgunsundur sen dinlen. Ben babanlada konuşacağım." "Görüşürüz anne." "Görüşürüz, kızım." Üzerimi değiştirdim, pijama takımımı giydim. Saat geç olmuştu, 22.30'du. Yatağa girip örtüyü boynuma kadar çektim Emir'i görüntülü aradım. Gülerek telefona baktım ve açmasını bekledim. Çok olmadan açtı. Locadaydı ama müzik sesi kesilmiş renkli ışıklar söndürülmüştü. Klasik onların mekanlarındaki locaydı. Üzerinde siyah polo tişört vardı, koltukta oturuyordu. Buzz cat tıraşa sahip, ne beyaz tenli ne de esmer tenli birisiydi. Kaşları çatıktı, o da benim bulunduğum yeri inceliyordu büyük ihtimalle. Gülerek ona bakıyordum. Onu görünce modum yükselmişti. "Neredesin? Etrafı göster bakayım." "Odamdayım, yoruldum valla. Kalkamam biliyor musun yerimden? O yüzden başka zaman." "Göstersene." Kafasında bir şeyler kurduğuna emindim. "Merak etme, kimseyle yatmıyorum, kimse yok odada. Kapım kilitli." Elindeki sigaradan derin nefes çekip üfledi, ekrana bakmaya devam etti. "İki elini oynatmak zor değil İrem, göster haydi." "Senin şu güvensizliğin beni öldürecek." Telefonu hafifçe odayı gösterecek şekilde çevirdim. "Mağarada mısın sen amına koyayım?" Gözlerini kısarak ekrana baktı. "Küfür etme eşşek." "Niye gelemiyorsun sen?" "Serdar Bey teklif sundu. Şanlıurfa'da kal şirketimi yönet, dedi. Bende tamam dedim. Özel kalem yaptı beni." Mutlu bir şekilde destek bekleyerek bakıyorum. Avuç içini yüzüne kaldırıp tüm yüzünde gezdirip boynuna doğru indirdi sabır çekerek. "Ya sabır, ya sabır. Ne demek bu İrem? Tamam güzelde amına koyayım Urfa'da kalmak ne? Gidiyorsun, diyorsun adama ben vazgeçtim. Sonra havalimanına gidip en yakın uçakla dönüyorsun." Hayal kırıklığıyla ona baktım. Örtüyü üzerimde tutarak dikleştim. "Yavuz sen yapma bari ya. Allah için ya, birinizde 'oooo çok güzel' deyin ya." "Beni ilgilendirmiyor, sen orada ben burada olmaz. Kalk giyin söyle adama vazgeçtiğini." "Olmaz." "Ne olmaz, ne olmaz! Kalk çabuk, bak maça az kaldı beni oraya getirtme." Sesini yükseltti, birisi duyuyor mu diye kafasını kaldırdı. "Olmaz, ya olmaz. İmzaladım artık. Çok geç." "İmzaladın mı? Sikerim böyle işi. Anlaşmayı boz o zaman İrem." Ayağa kalktı hiddetle. "Ben bilmem, geleceksin buraya, en yakın zamanda." "Ağzını topla lan. Düzgün konuş, parçalarım seni çocuk. Çıkmayı düşünsemde bu saatten sonra senin inadına çıkmam, doğru konuş benimle. Sen kimsin bana emir vereceksin ya? Ben ne istersen onu yaparım." Emir beni çok iyi tanıdığı için derin nefes aldı, eli şakağındaydı. Bir şey söyleyemiyordu, beni iyi biliyordu. Ondan daha dik kafalıydım. "İrem olmaz güzelim bak bu iş. Bizim için diyorum. Gel burada aynı pozisyonda devam et. Zaten iyi biliyorum bu adamları ben, tehlikeli adamlar." "Aynen aynen, şimdi tehlikeli oldular. İstanbul'dayken çok güvenilirlerdi burada tehlikeli oldular." "Güzelim senin işin değil yoksa Ergaw'lardan bahsedersimde neyse." "Siz çok düzgünsünüz sanki. Arama beni, uyuyorum. Dikkat et kendine lanet maçlarında." "Eğer kapatırsan adamın altına yatarım yemin ederim, elimi bile kaldırmam." "Aynen aynen, hadi Allah'a emanet." Onun hiçbir şey yapmadan duramayacağını biliyordum o yüzden umursamadım. Hep kazanıyor zaten, statüden olduğunu düşünüyorum. Yavuz iyi bir dövüşçü olabilir ama aynı zamanda Aslan'ların varisi ve zengin. Başka bir şey dememe gerek yok sanırım. Telefonu kapattım. Derin nefes aldım. Ne yapcağımı bilmiyordum, bir şeyi imzalamıştım ve geri dönüşü yoktu. Urfa'daydım artık ama burada olmak istediğimden emin değildim. Ait hissettirmiyordu, ailem yoktu. Emir'i özlerdim. Düşman gibi konuşurduk ama çok severdik birbirimizi. Dönmek istiyorum gerçekten ama asla bulamayacağım bir statüye erişmiştim. Kafam çok bulanıktı düşünmek istemiyordum. O gece üstümü değiştirip uyudum.
Bölüm 2
••
Bölüm sonu
2 yorum
Tora dizilerindeki şiveyle okuyorum ya kxbskx
Her urfa kelimesinde ben 😜

