İçeriğe geç

Geçmişte Kalanlar

Bölüm 5 · 15 dk okuma

Geçmişte Kalanlar

Bölüm 5

0.5

İki gündür ne o, ne de ben yazıyordum. Bana evrakların olduğu yeri söyleyeceğini söyledi ve karşılığında onunla konuşmamı istedi ama yazışmiyorduk. Ben, o yazmadığı sürece de yazmayı düşünmüyorum.

Akşam saattlerindeydik ve Güneş'in batımını izlerken, bir yandan da kahvemi yudumluyordum. Güneş'i izlemeyi, batımında ortaya çıkan güzel şekilleri ve renkleri izlemeyi çok severdim. Ama Güneş'in olduğu günlerden nefret ederdim.

Kış insanıydım ben.

Soğukluğu severim. Neden hem Güneş'li olup, hem de soğuk olamiyordu? Güneş soğuk olsaydı daha güzel olurdu. Soğuk ışınlar, soğuk havalar...

Hiçbir mantığı olmayan düşüncelerimden sıyrılmama sebep olan şey babamın "Efsun!" Diye bağırmasıydı. Daha yarısına kadar kahveyle dolu olan kupa bardağını, camın pervazına koyarak ayağa kalktım ve saniyeler içinde odamdan çıkıp, babamın sesi geldi yöne doğru ilerledim. Odamdan çıkmadan telefonumu yanıma almayı ihmal etmedim.

Babamın çalışma odasına girdiğimde bakışları doğrudan beni bulmuştu, tek bir kelime etmeden eliyle oturmamı işaret ettiğinde, koltuğa oturdum. Giydiğim siyah şort beni rahatsız ettiği için yerimde hafifçe kıpırdanarak ellerimle düzelmeye çalıştım.

Rahat bir pozisiyon aldığımda bakışlarımı babamın mavileriyle buluşturdum. Göz rengimiz ve saç rengimiz aynıydı. Saçlarımız siyah, gözlerimiz maviydi. Burnumu, yüz şeklimi, dudaklarımı annemden almıştım. Kapıdan bir ses işittiğimde gözlerim, oraya kaydı.

Annem ordaydı. Uzun, ayak bileğinde kadar gelen açık mavi elbiseyle babama bakıyordu. Aslında düz bir elbiseydi ama annem kıyafetlerini her zaman iyi taşımıştı, babama yandan baktığımda gözlerinin parladığını gördüm ve bu beni gülümsetti. Annemle babam, bütün bu savaşın içinde yine de birbirlerini seviyorlardı, değer veriyorlardı.

"Betül," dedi babam hipnoz olmuş bir gibi. "Elbise çok yakışmış, hayatım." Babamın başkalarıyla konuştuğu o sert sesi, eve girdiğinde kayboluyor ve pamuk gibi bir adama dönüşüyordu.

"Elbisenin içindeki kişi, daha güzel bence." Sesim tatlı ama aynı zamanda biraz imalı çıkmıştı. Babam bana bakmadan önce anneme göz kırptı ve tam karşımdaki koltuğa oturmasını işaret etti.

Annemin adım seslerini ve iki saniye sonra karşımda oturduğunu duydum ama bakışlarımı babamdan ayırmayarak ne düşündüğünü ve ne planladığını anlamaya çalıştım.

Genellikle bana kendini açan babam, bugün kapalı bir kutu gibiydi. Ne hareketlerinden, ne ses tonundan, ne de yüz ifadesinden ne düşündüğünü anlaşılmıyordu.

"Biliyorsunuz ki işlerim, tüm Türkiye'ye yayılmış durumda," Babamın bakışları, annem ve benim gözlerim arasında gidip geliyorken bizden bir tepki beklediğini anlayıp kafamı salladım. Annem de aynısını tekrar ettiğinde babam devam etti. "Artık yurtdışına taşıyacağız işleri." Annem buna bir tepki vermezken ben babama gülümsedim. "Yani artık çok fazla sizin yanınızda olamayacağım, yurtdışına gitmek zorunda kalabilirim bazı haftalar."

"Bıkmadın mı?" Diye sordu annem, sesindeki bıkmışlık ve acı boğazımda bir yumru oluşmasına neden oldu. Babam tepkisiz kaldığında annem, dolu gözlerle onu izliyordu. "Ben seni olduğun gibi kabul ettim." Derin bir nefes aldı ve gözlerini bir kere kırpıştırdı. "Aytekin, sen en son ne zaman benimle oturup bir kahve içtin?"

Az önce olan tatlı havadan hiçbir eser kalmamıştı. Başıyla beni işaret etti. "En son ne zaman kızınla, işlerin haricinde ilgilendin? Onu eğitiyorsun, tamam ama o senin kızın, sen onun saçlarını sevdin mi?" Tam ağzımı açıp olaya karışacakken, annemin sözleri beynime ulaşmasıyla açık olan ağzımı kapattım ve sessiz kalmayı tercih ettim. Çünkü söylediği şeyler beni de yaralamıştı.

"Betül," diye ikaz etti babam. "Her şeyi sizin için yaptığımı biliyorsun." Bakışlarımı camı bulduğunda gökyüzüne baktım. Güneş çoktan batmıştı ve ortalık yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Gökyüzü artık kapalı mavi bir renkteydi, ve gördüğüm kadarıyla hiçbir gri bulut yoktu. Dışarıya bakarak kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum yoksa panik atağım başlayabilirdi.

"Yetmedi mi?" Diye sorduğunu duydum annemin. Ardından bir hareketlilik işittiğimde "Yurtdışına gideceksin ve artık yüzünü bile göremeyeceğiz." Dedi annem alayla. Bakışlarımı gökyüzünde tuttum ve derin nefesler alıp vererek kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

"Betül," diye tekrarladı babam annemin ismini, sesi az öncekinden biraz daha sertti. Sinirlendiğinden emindim ama babam belli etmiyordu. "Karıcım, çocuğun yanında yapma." Beni gösterip göstermediğini bilmiyordum ama ikisi de birkaç saniye boyunca sessiz kaldılar.

"Çocuğunun yanında ol o zaman." Bakışlarımı ağır ağır camdan çekip annemin ve babamın olduğu yöne baktığımda annemin ayağa kalktığını ve karşında olan babama doğru birkaç adım attığını gördüm. İkisinin arasında masa vardı, babam ayağa kalkmadığı için anneme, aşağıdan bakıyordu. "Sen bir iş adamısın, insan öldürüyorsun, işkence ediyorsun ama sen hâlâ bir babasın." Annemin söyledikleri beni kırmaması gerekiyordu ama kırıyordu. Babam bana her zaman çok iyidi, beni korumaya çalışırdı. Ve annem, babamın bana sevgi gösterememesi, beni üzdüğünü düşünüyordu ama öyle değildi. Benim sevgilim, belki benim babam değildi ama o bana yeterince sevgi gösterdiği için babamın sevgisine gerek kalmiyordu. Zaten babam beni tamamen sevgisiz büyütmedi, sadece sevgiden biraz uzak büyüttü diyelim.

"Efsun, sende öyle düşünüyor musun?" Babamın sorduğu soruyla, ikisinin bakışları da beni buldu. Annem, sorunun cevabını çoktan biliyormuş gibi bakarken, babam bunu gerçekten merak ediyormuş gibi duruyordu.

Yüzüme bir gülümseme yerleştirip, derin bir nefes aldıktan sonra merak ettikleri soruyu sakince cevapladım. "Hayır baba," Annemin kaşları havalandı. "Yani bence çok fazla ilgilenseydin, şımarık biri olurdum. Ve işlerinin olduğunu bildiğim için buna bir şey diyemem." Babam teşekkür ediyormuş gibi gülümsediğinde, bunu neden yaptığını anlamasam da yüzümdeki, neredeyse kaybolmuş gülümsememi tazeledim. Söylediklerimle düşüncelerimin arasında biraz fark vardı ama babamın bunu bilmesine gerek yoktu.

"Efsun," Sinirden yüzü kızarmaya başlamış anneme baktığımda neden bu kadar sinirlendiğini anlamadım. "Neden öyle yapıyorsun?" Yüzüne anlamayarak baktım. "Düzgün bir hayat yaşamak istemez miydin?"

"Anne," Açık mavi elbisesine baştan aşağıya bakarak dikkatimi dağıtmaya çalıştım. Ama üzerimde hissettiğim çift gözler, buna izin vermiyordu. "Hiç öyle bir hayatı yaşamadım, o yüzden nasıl bir hayat olduğunu bilmiyorum ve açıkçası böyle daha mutluyum." Dedim kendimden ödün vermeyerek. Babam beni çağırdığında, buraya yalan atmak zorunda kalacağımı aklımın ucundan bile geçmemişti. Annemin ve babamın bakışlarını gördüğümde, bugün kavga etmez saniyordum ama yanılmışım. Haftada en az bir kere kavga eden bir ailem vardı. Ama belki aşklarını ayakta tutan buydu?

"Ben senim için diyordum ama sen, her dışarıya çıktığında, ölüm ile burun buruna gelmeyi seviyorsun demek ki." Benim yanımda nadiren kavga ederlerdi ve o nadir anlarındaki gibi, hissettirdikleri berbat duyguyu, şimdi de hissettiriyorlardı. Annem benden bir cevap alamayınca, babamın çalışma odasından çıkarak gitti. Babam da hemen peşinden giderken, arkalarından çıktığı kapıya baktım.

Elimdeki telefon titrerken kaç saniye, kaç dakikanın geçtiğini bilmeden bakışlarımı elimdeki telefona çevirdim. Annemin ve babamın bağrışmalarını duyuyordum ama bacaklarımı kendime çekip telefonuma gömülmeyi tecih ettim. Telefonumu açtığımda 'Ajanım' kişisinden yeni bir mesaj geldiğini gördüm.

Ajanım: Ne yapıyorsun güzelim?

Tanımadığım birinin bana güzelim demesinden, sevgilim varken üstelik, hoşuma gitmezse de bunu yapmak zorundaydım. Babam için, kendim için.

Siz: Gökyüzünü izliyordum.

Ailemin sorunlarını, tanımadığım birine söyleyecek kadar aptal değildim.

Ajanım: Bir gün birlikte yapalım bunu.

Ajanım: Sen gökyüzünü izle, bende seni.

Bu kişi ne düşünüyordu? Böyle mesajlar atınca kalbimin hızlandığını, karnımda kelebekler uçuştuğunu falan mı düşünüyordu?

Siz: Olur.

Siz: Bir haftanın sonunda söyleyeceksin değil mi?

Ajanım: *Konum

Ajanım: Al güzelim, sana kıyamadım.

Mesajına cevap vermeden attığı konuma girdiğimde gözlerim kocaman oldu. Bu bizim eski evimizdi, düşmanımız olan Barlas Kandemir evraklarını ve imzaladığı senetleri, eskiden oturduğumuz evde olduğunu mu söylüyordu?

Siz: Sen benimle dalga mı geçiyorsun?!?

Siz: Gerçekten Barlas amcanın önemli evraklarını, eski evimde saklayacağını mi söylüyorsun? Hiçbir koruma olmadan?

Siz: Bende inanmıştım, aptal gibi.

Ajanım: Hayır dalga geçmiyorum. Ve evet orda sakladığından çok eminim. Gelelim üçüncü soruya, koruma olmadığını nerden biliyorsun?

Ajanım: En son ne zaman gittin ki oraya böyle bir şey söyleyebiliyorsun?

Sorusu yüzüme soğuk su gibi çarparken, ne kadar da kabul etmek istemezsem de akıllı bir hamle olduğunu söylemem gerekiyor. Sonuçta kim bu riski alır ve düşmanının eski evine, en önemli bilgileri saklayacağını düşünür ki? Babam bunu düşünemedi, babam için çalışan kişiler de bunu düşünemedi ve bu yeterliydi Barlas amca için.

Sen: Babama söyleyeceğim.

Ajanım: Yarın söyle.

Ne zaman çattığımı anlamadığım kaşlarım daha da çatılınca, içime bir şüphe düştü. Ve ilk defa, günler sonra ilk defa yaptığım şeyin ne kadar riskli olduğunun farkına vardım. Çünkü biri benimle konuşarak, gizliden babam hakkında bir şeyler öğrenmeye çalışıyor olabilirdi. Ki bunu, bana yazan kişide öyle bir amacı olduğunu sezdiğim anda onu engellerim ama engellemeden önce kim olduğunu bulurdum.

Sen: Neden yarın?

Ajanım: Çünkü bugün oğlu olacak orda.

Sen: İki oğlu yok muydu?

Babamla, Barlas amcanın arkadaş olduğu dönemde iki oğlu olduğunu hatırlıyordum. Onlarla sık sık oynardım. Koray büyük olanıydı, benden yaklaşık altı yaş büyüktü. Yani ben yirmi bir yaşındaysam, o yirmi yedi yaşındaydı. Bir de küçük kardeşi vardı, onun için küçüktü fakat bana göre hâlâ büyüktü. O, benden bir yaş büyük, yirmi iki yaşındaydı. Atlas ve Koray, benim çocukluk arkadaşlarımdı, eğlendiğim, güldüğüm, büyüdüğüm...

Barlas amcanın oğullarıyla oynamayı çok severdim. Babamın işleri yüzünden çok fazla arkadaşım olmamıştı çünkü bana yaklaşan herkes bilgi sızdırmak için beni kullanıyor olabilirdi, en azından babam için öyleydi. O zamanlar küçük bir çocuktum ve küçük, daha Dünya'yı doğru düzgün bilmeyen bir çocuğu kandırmaktan kolay ne vardı ki?

Ben Ajanımı kullandığım gibi.

Ajanım: İki oğlu var, evet ama bugün Koray gidecek.

Siz: Tamam, söylemiyorum ve gitmiyorum.

Ajanım: Bana kendinden bahsetsene.

Gözlerimi devirmek için başımı telefondan kaldıracağım sırada çalışma odasına giren babamı gördüm. Bana bakmadan dakikalar önce, annemin peşinden gitmeden oturduğu yere oturarak giydiği, lacivert tişörtünün yakasından tutarak çekiştirdi.

Hâlâ ajanla mesajlarım açık olduğunu hatırlayıp hemen telefonumu kapattım. "Güzel bir şey paylaşmak isterken bile kavga etmek ne demek ya?" Benimle değil, daha çok kendine soruyormuş gibi bir hali vardı. Zaten hâlâ burda olduğumdan bile haberi olduğunu düşünmüyorum, annemle kavga ettikleri için dikkati dağılmıştı.

Masanın üzerindeki, babama ait olan telefon çaldığında irkildim. Babam sol eliyle masadaki telefonu aldı ve kim olduğuna bakmadan açtı ve kulağına götürdü. Sağ elinin parmakları, masanın üzerinde ritmik bir şekilde vuruyorlardı. Uzun denilebilecek bir süre karşı tarafı dinledikten sonra tam gözlerimin içine bakınca, bunu beklemediğim için bakışlarımı refleksle kaçırdım.

"Alabilirsiniz içeriye." Dedi sert bir sesle. Daha sonra telefonu kapatıp, masaya fırlatmasıyla telefon neredeyse benim olduğum tarafa gelmişti ama düşmemişti. "Uraz geldi, içeriye aldılar." Dediğinde yüzüme istemsizce bir gülümseme yayıldı.

Hemen ayağa kalkıp şortumu ve tişörtümün eteklerini çekiştirerek üstümü düzelttim. Ardından babama "Baba ben gidiyorum." Deyip bir şey demesini bekledim. Babam sadece başını sallamakla yetinince odadan çıktım ve hemen merdivenleri kullanarak aşağıya indim. Kapının önünde olan Uraz'ı gördüğümde ona doğru birkaç adım yaklaştım ama o henüz beni fark etmemişti. Telefonuyla uğraşıyordu.

Ona yandan yaklaşarak aniden yanağına bir öpücük kondurmamla başını hızla telefondan kaldırıp, telefonu hemen cebine koydu. Önce etrafa baktı, babam burda olup olmadığına. Ardından babamı göremeyince, beni belimden yakalayıp dudaklarımızı birleştirdi. Göbeğimi açıkta bırakan bir tişört giydiğim için kolu ve eli çıplak belimle temas ediyordu. Sıcak parmakları, soğuk tenimde dolaştığında tüm vücudumun ısındığını hissettim. Ona yavaşça ayrıldığımda karşısına geçtim ve ellerimi gömleğinin yakalarına atıp, yakalarını düzelttim.

"Küçük bir sürpriz yapayım dedim." Diyerek tekrar dudaklarımdan bir öpücük aldı. "İyi yapmışsın." Dedim.

Uraz, babamın ne işlerle uğraştığını biliyordu. İki senelik bir ilişkimiz vardı ve babam ciddi bir şey olduğunu görünce ona anlattı. Uraz, bunun bir sorun olmadığını söyledi, ilk başta tabii şaşırdı ama daha sonra bunu anlayışla karşıladı. Zaten kabul etmeseydi babam onu vuracaktı çünkü bu, işini riske atmak demekti. Uraz hep şirketimizin olduğunu ve babamın orda çalıştığını düşünüyordu. Ki bu doğruydu, şirketimiz vardı ama babam onunla ilgilenmiyordu, babamın bir arkadaşı şirketi yönetiyordu ve bir sorun olduğunda, babam orda çalışıyormuş gibi gösteriyorlardı.

"Bahçeye çıkalım." Dedi başıyla bahçeyi işaret ederken. Başımı salladığımda önden gitmesini bekledim. Uraz bahçeye çıkınca hemen telefonumu açtım.

Ajanım: Nereye kaçtın sen?

Siz: Bir yere kaçmadım, Uraz geldi.

Ajanım: Orospu çocuğu.

Siz: Sevgilim hakkında düzgün konuş.

Ajanım: Hayır, istediğim gibi konuşurum. O orospu çocuğunun sana bakmasını, seni öpmesine nasıl izin verirsin?

Etrafa baktım, kameranın olup olmadığına. Ama sevgilim olduğunu bildiği için beni öptüğünü düşünmesi normaldi, ki öpüyordu zaten.

Siz: Sevgilim ya hani?

Ajanım: Böyle sevgili mi olur?

Siz: Nasıl?

Ajanım: Boşver.

Gözlerimi devirip telefonu kapattım ve sevgilimin az önce bahçeye çıktığı yerden, bende çıktım. Çıt bitkililerin bahçeyi kapatmasına rağmen, dışarda duran güvenlik adamlar görünüyordu. Akşam saattlerinde olduğu için daha çok siyah bir silüet gibi gözüküyorlardı. Bahçemizdeki sandalyeye oturup elindeki, viski olduğunu düşündüğüm içkiyi yudumluyordu. Yan profilini görüyordum sadece ama bu bile, ağzımın açık kalmasına yetiyordu.

Bahçemizde gayet klasikti, bahçe için siyah bir koltuk takımı vardı. Ortasında küçük bir masa, viski şişesi cam masanın üzerindeydi.

Ona doğru adımladım, attığım adımlarda ses çıkarmaya özen gösteriyordum ki, beni fark etsin. Yüzü yavaşça bana dönerken beni baştan aşağı süzdü. Bakışları, kısa tişörtümün açık bıraktığı karnımda ve çıplak bacaklarımda uzun bir süre oyalandıktan sonra, gözleri tekrar gözlerimi buldu.

"Gel buraya, güzelim." Tek kişilik sandalyede oturduğu için nereye otursam daha yakın olur diye etrafıma bakınca, parmakları bileğimi sardı ve beni kucağına çekti.

Dudakları doğru boynumu bulduğunda kolumu boynuna attım. "Sevgilim, babam görecek." Diye fısıldadım.

"Görsün," dedi ve birkaç saniye daha boynumu öptükten sonra bir şey aklına gelmiş gibi hızla benden ayrıldı. "Vazgeçtim, görmesin." Elindeki bardağı elime aldım ve az kalan viskiyi kafama diktim.

Yüzümü buruşturarak bardağı masaya koydum. "İnsan bir buz koyar." Dedim iğrenerek. Buzsuz viski bana çok iğrenç geliyordu, yani tadı hemen hemen aynıydı ama yine de buzlu daha iyidi.

"Üşendim." Dediğinde gözlerimi devirdim, üşenmeseydin şaşırırdım zaten. Kolu tekrar belimi sarınca, diğer eli bacağıma gitti ve bacağıma küçük şekiller çizerek gözlerini gözlerime kenetledi. "Ama sen istiyorsan gidip alabilirsin." Cümlesinin başını duyunca benim için gidebileceğini, söyleyeceğini düşündüm fakat bu olmadı. "Yarın bir yerlere gidelim diyorum." Dedi yüzünü yüzüme yaklaştırırken.

"Hayır." Dedim hızla. Kaşları havalanınca "Yani çok isterdim ama babamla işlerimiz var." Diyerek durumu düzeltmeye çalıştım. Şüphe ile havalanan kaşları inince başardığımı anlayıp, bir şey yokmuş gibi gülümsedim.

Uraz ile biraz daha konuştuktan sonra ayağa kalkmış, evden çıkmıştı. Babam, Uraz'ı kabul etse de aynı evde, aynı odada kalmamızı istemiyordu geceleri. Babam bana çok karışan biri değildi o yüzden bu kuralını çiğneme gereğinde bulunmadım. Uraz arada garip davranıyordu ve babamın öyle bir kural koyması bazen işime geliyordu.

Bende bıraktığı viski şişesini ve bardağı alıp mutfağa götürdüm. Ardından viske şişesini, içki dolabına koyup bardağı tezgâha bıraktım. Yardımcı uyanınca halledeceğini düşünüyordum. Şortumu tekrar çekiştirdim, ilk ve son defa bu şortu giyiyordum, bir daha asla bu şortu giymem. Çok rahatsız ediyordu beni.

Yukarıya çıktığımda doğru odama gittim ve hemen ardından odamdaki, bana ait olan banyoya girdim. Şortumun arka cebindeki telefonumu kenara koydum. Üzerimdeki kıyafetlerden kurtulduktan sonra kendimi duşa attım ve uzun bir duş aldım.

Babam, evrakların olduğu yeri öğrenir öğrenmez yola çıkacağı için yarın kesin gidecektik. İçimde hissettiğim duyguların arasında korku yoktu, heyecan vardı. Neden korkayım ki? En fazla vurulup ölürdüm, ben ölümden korkmam.

Yaklaşık bir buçuk saat süren duşumun ardından asılı duran beyaz bornozumu giyip, kenarda bıraktığım telefonu alarak banyodan çıktım. Üzerime iç çamaşırılarımı ve pijamamı giydikten sonra yatağa uzandım.

Telefonumu açıp Ajanım ile olan mesajlara girdim.

Siz: Uyuyor musun?

(23.43)

Ajanım: Yazmanı bekliyordum, yani hayır.

(23.44)

Siz: Neden yazmamı bekliyordun ki?

Ajanım: Aklına gelip gelmeyeceğimi merak ettim.

Sen aklıma gelmezsin zaten aptal, bana vereceğin bilgiler aklıma geldikçe sana yazıyorum.

Siz: Yazdığıma göre aklıma gelmişsin.

Ajanım: Şaşırmadım değil yani.

Alayla güldüğümde, Barlas amcanın ne kadar aptal birini işe aldığını anlamış oldum. Açıkçası Barlas amcadan bunu beklemezdim, işine aldığı kişilerin İQ seviyesine bakacağını düşünmüştüm.

Siz: Şaşırtmayı severim.

Ajanım: Daha çok şaşırt beni.

Siz: Bakarız.

Siz: Benim uykum var ve yarın mâlum büyük gün, iyi geceler, öptüm.

Ajanım: Öptün mü?

Ajanım: Nasıl öptün?

Ajanım: Nerden öptün?

Görüldü.

Mesajlarına görüldü atıp telefonumu kapatarak kenara koydum. Ardından sırtüstü yatarak tavana baktım. Işık kapalıydı fakat camdan sızan Ay'ın ışığı odayı çok az da olsa

aydınlattığı için etrafı görebiliyordum.

Gözlerimin kapanmasıyla, kendimi uykunun kollarına teslim ettim. İçimde hissettiğim heyecan, buna bir süre izin vermezse de en sonunda uykuya daldım.

Sabah erken saattlerinde uyanmıştım, yatakta çok oyalanmadan kalkıp doğru banyoya girdim. Hemen elimi yüzümü yıkayıp, ardından dişlerimi fırçaladım, saçlarımı taradım ve belime kadar gelen, siyah saçlarımı sıkı bir at kuyruğu yaptım.

Banyodan çıktığımda kıyafetlerimin olduğu dolaba ilerledim ve dolabın kapaklarını açarak kendime spor için kıyafet seçtim. Dolabımda genellikle dar kıyafetler bulunur, dar giyinmeyi çok severdim. Kısa da giyiyorum ama dar kıyafetlerin içinde kendimi daha rahat hissediyordum. Kısa giyinmektense dar giyinmeyi tercih ederim.

Altıma, belime kadar gelen bir tayt ve üstüme dar, kısa bir tişört aldım. Tayt, neredeyse tüm karnımı kapattığı için giydiğim kısa tişörte rağmen karnım gözükmüyordu. İkisi de siyahtı.

Çok geçmeden telefonumu alıp evden çıktım. "Günaydın, Efsun hanım." Dedi kapının önündeki güvenlik. "Günaydın." Diye karşılık verdiğimde çoktan yanıma iki koruma gelmişti. Telefonumu, korumalarından birine uzattığımda, hemen alıp cebine koymuştu.

Ormana doğru, hafif bir tempoda yürümeye başladığımda arkamdan gelen korumaların, adım seslerini duydum.

Yaklaşık yarım saat, aynı tempoda koştuktan sonra rasgele bir yerde durup, mola vermeden vucüdümü esnettim. Çimenlerin olduğu yere gidip şınav çekmeye başladığımda kulaklarımı kuşların seslerine verdim. Normalde müzik dinlerdim ama maalesef bugün unuttuğum için artık kuşların ve ormandaki seslerle yetinecektim.

Yorulduğumda ayağa kalktım ve bakışlarımı iki korumaların arasında dolaştırdım. "Kaç?" Diye sordum nefes nefese, şınavlarımı kastederek.

"Doksan yedi efendim." Dedi korumalardan biri ve hemen ardından elini cebine atıp telefonumu çıkardı. "Telefonunuza bildirim geldi." Telefonunu bana uzattığında elime aldım.

Ajanım: Günaydın, güzelim.

Siz: Günaydın.

Ajanım: Ne yapıyorsun?

Etrafıma baktım ve karşımda dikilen korumalara...

Siz: Evdeyim.

Kim olduğunu bilmiyordum ve yanımda sadece iki koruma varken, dışarda olduğumu söylemem büyük bir risk olurdu. Çünkü hâlâ ona güvenmiş değildim. O, bana bilgiler vereceğini söyledi ama ya bu bir plan ise? Ya bu, Barlas amca tarafından planlanmışsa ve ben bu tuzağa düştüysem?

Ajanım: Ama ben alınırım böyle...

Başımı telefonuma indirince, karşılaştığım mesaj ile kaşlarım çatıldı.

Ajanım: Ben sana yalan söylemiyorsam, sende söylemeyeceksin.

Hızla başımı kaldırıp etrafa baktım, korumlar da anlamayarak etrafına baktılar ama telefonumdaki mesajı göremedikleri için neden baktığımı anlamamışlardı.

Etrafta kimse yoktu. Belki sadece öylesine söylemişti?

Siz: Nerden çıktı?

Ajanım: Neden ormanda koştuğunu ve az önce neredeyse 100 şınav çektiğini benden saklıyorsun?

Tüylerim diken diken oldu deyimi tam anlamıyla yaşıyordum. Endişeyle tekrar etrafta gezdirdim gözlerimi ama, az önce olduğu gibi dikkatimi çeken hiçbir şey görmemiştim.

Mesajına vermeden eve doğru koştum, ne sporuma devam ettim, ne de arkamdan gelen korumalara bir şey söyledim. Eve girdiğimde, üstümü değiştirmeden babamın odasının kapısına gittim ve kapıyı tıklattım. "Gel." Dediğini duyduğumda hemen odaya girdim.

Ondan korkacak değildim ama bana verdiği konumu hemen babamla paylaşmam gerekiyordu, yoksa fikri değişebilir ve Barlas amcaya bir şey söyleyebilirdi.

"Baba," Babam yatakta olacağını düşünmüştüm ama o, çoktan takım elbisesini giymiş, kravatını düzeltiyordu, annem ortalıkta yoktu. Babam, aynanın karşısında kravatını düzeltmeyi bırakıp bana döndüğünde, saniyeler içinde yüzümü inceledi. Ve nasıl bir yüz ifadesine sahipsem, kaşlarının çatılmasına sebep oldu. "Baba Barlas amcanın evrakları, imzaladığı senetleri ve bütün önemli şeylerin yerini biliyorum." Her kelimemde kaşları daha fazla çatılmıştı. Başını devam etmemi ister gibi salladığında, devam ettim. "Eski evimizde."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.