Hikaye Minnesota eyaletinin doğusunda yer alan, birbirini tanıyan insanların yaşadığı Madison kasabası nda başlıyor.
Aslında oldukça büyük olan kasabada insan nüfusunun az olması nedeniyle hep bir sakinlik hakimdi. Gençlerin bir kısmı büyük şehirlerde yaşamak için kasabadan ayrılmış, kasaba orta yaşlı ve yaşlı insanlara kalmıştı. Diğer yerleşimlerin aksine burada doğa halen insan yapılarına direnerek büyüleyici güzelliğini koruyordu. Kasabanın halkının bir kısmı tarım ve hayvancılıkla geçinirken diğer kısmı ticaretle uğraşıyordu. Küçük bir kasaba olmasına rağmen insanlar aradıkları şeyleri her zaman bulurlardı. Eskiden bir geçiş güzergahında olan bu kasaba yeni bir otobanin yapılmasıyla birlikte rota dışında kalmıştı. Önceden yolları arabalarla, kaldırımları ve dükkanları insanlarla dolan kasaba sakinleri şimdilerde pek fazla yabancı görmüyordu. Bazen yolunu kaybeden insanlar kasabadan geçerdi. Bazen birkaç gezgin gelirdi. Bazen doğa yürüyüşü yapan insanlar kasabanın muhteşem güzellikteki ormanlık tepelerine yürürlerdi. Bazen de kamp meraklısı gençler gelirdi. Kasabanın az dışında kalan kırlara çadır kurarlar ve bu güzel doğanın tadını çıkarırlardı.
O gün kasabada sıkıcı ve ağır bir hava vardı. Sağanak yağmura rağmen sıcak hava insanları boğuyordu. Batan güneşin kızgınlığında renklenen bir bahar akşamıydı. İnsanlar yağmurdan kaçmak için hızlı adımlarla yürürken kaldırımda bir adam sakince ilerliyordu. Yabancı olduğu her halinden anlaşılıyordu. Oldukça eski olduğu belli olan siyah deri ceketi sırılsıklam olmuştu. Ceketin daha önce birkaç kez tamir edildiği tamircinin sürdüğü boyanın silinmesi nedeniyle belli oluyordu. Ceketinin önünde, arkasında ve kol kısımlarında farklı armalar dikiliydi. Ceketinin içinde lacivert bir tişört vardı. Altında eski bir kot pantolon ve ayaklarında deri bir kundura vardı.
Yüzünün birçoğunu kapatan uzun kumral saçlarından ve sakallarından yağmur suları ceketinin üstüne sızıyordu. Genç bir adama benziyordu ancak omuzları çökmüştü. Kirli sakalları çenesine doğru uzamıştı. Gözlerinde umutsuz ve boş bir bakış vardı. Elinde eski, köşeleri yıpranmış ve deri kaplamasının dikişleri sökülmüş ahşap bir bavul ve sırtında çok eski, aşırı kullanıldığından dolayı yıpranmış, yer yer kaplaması soyulmuş yine ahşap bir gitar çantası asılıydı. Yağmura rağmen sakin adımlarını koruyarak kasabanın oteline doğru yürümeye devam etti. Daha yeni yanmakta olan sokak lambasının aydınlattığı yüzünde oluşmuş kırışıklık izleri ona hüzünlü bir hava katıyordu.
Yağmur hızını artırırken kasabanın oteline ulaştı ve parasını peşin ödeyerek bir oda tuttu. Görevli ona odasına kadar eşlik ederken "müzisyen misiniz?" diye sordu. "Sayılır." diye cevap verdi genç adam sakin ve biraz kısık hırıltılı bir sesle "sadece kendi keyfim için çalıyorum." Görevli ona odayı gösterirken "umarım kasabamızda geçirdiğiniz vakitten memnun kalırsınız" diyerek gülümsedi ve genç adam cebinden bir yirmilik çıkarıp verdi. Görevli gittikten sonra adam odasının kapısını kapattı ve arkadan kilitledi.
Masanın üzerine koyduğu bavulunu açmadan önce odaya bir göz attı. Mütevazı ama temiz bir otel odasıydı. Bir çift kişilik yatak, eski tip bir televizyon, bir elbise dolabı, bir askılık, bir komodin, bir masa ve duvarda asılı bir tablo vardı. Yer halı ile kaplanmıştı. Duvarlar motifli, yeşil renk bir duvar kağıdı ile kaplıydı. Üzerindeki ıslak elbiseleri çıkarmaya başladı. Islandığından mıdır bilinmez bir ürperti hissetti. Ensesinden başlayarak bütün omuriliği boyunca gezinen ve beline doğru ilerleyen bir ürpertiydi. Yatağın başında duran komodinin üzerinden klimanın kumandasını aldı ve klimayı çalıştırdı. Klima hafif bir vızıltı çıkararak çalışmaya başlamıştı. Üstünü çıkaran adam önce telefonunu kontrol etti ardından banyoya yöneldi. Güzel ve sıcak bir duş almak, sırtındaki iğrenç ürpertiden kurtulmak istiyordu. Musluğu yavaşça açtı ve suyun altında girerek teninden süzülüp akışını hissetmeye koyuldu. Gözlerini kapattı ve kendini suyun sıcak kollarına teslim etti.
Tüm vücudu yaralar ve dövmelerle kaplıydı. Bazı dövmeler yara izlerinin üzerine yapılmıştı. Dövmelerin içerisinde çok amatör hapishanede yapılan dövmeler de vardı. En büyük dövmesi ise sırtının üst kısmında bir omuzundan diğer omzuna kadar uzanan bir dövmeydi. Çeşitli şekillerle süslenmiş, oldukça uğraşılmış, ince motifler, bıçak, silah, ve kırmızı renkle süslenmiş bir isim yazıyordu "I'm Alex".
Yazının üstünde, altında ve sırtının her yerinde dikiş izleri, yara izleri ve birkaç kurşun izi vardı. Duşunu bitirdikten sonra aynanın karşısına geçti. Eliyle aynadaki buharı senli korkuyormuş gibi yavaşça silerek yüzüne baktı. Sanki bir yabancıyla karşı karşıya gibiydi. Haftalardır kesmediği sakalları oldukça uzamıştı. Bu haliyle tıpkı sokaklarda yaşayan evsizlere benziyordu. Ancak vücudu oldukça atletikti. Yara izlerinin arasından karın kasları, dövmelerle dolu olan kol kasları, her bir kasın oynadığını görebileceğiniz sırt kasları ve sanki bir seramik ustasının elinde şekillenmiş gibi duran adonis kasları vardı. Göğüs kasları oldukça gergin ve sıkıydı. Havluyu beline sardı ve banyodan odaya geçti. Masanın üzerinde duran bavulu açtı, kapağı kaldırıp biraz karıştırdı. İçerisinden tıraş makinesini buldu ve tekrar banyoya geçerek sakallarını kısaltmaya başladı. Sakalları kesildikçe yüzündeki hüzün daha çok ortaya çıkıyor ve gözlerindeki umutsuzluk daha bir parlıyordu. Yanağındaki sakalları kısalttı ancak çenesindeki sakalları sadece bir düzeltti. Eski bir alışkanlık gibi elini çenesine atıp sakalını parmaklarının arasında gezdirdi. Yüzünü yıkarken sanki yıllardır kendi yüzüne dokunmamış gibi hissediyordu. Aynada kendi gözlerinin içine baktı. Gözlerindeki umutsuz ve boş bakış bir anda kaybolmuş, yerini nefret ve intikam dolu alev alev yanan bir bakışa bırakmıştı. Birini öldürmek isteyen bir adamın bakışları gibiydi. Aynada kendisine bakarken bütün vücudu gerilmiş, yumrukları sıkılmıştı. Sanki birazdan bir kavgaya girecek gibiydi.
Derin bir nefes aldı, gerilen kaslarını gevşetip ellerini serbest bıraktı ve banyodan çıktı. Bavulu tekrar karıştırdı. Bulduğu eski bir tişört ve bir boxeri hızlıca giyinerek doğruca mini dolaba yöneldi. Dolaptan bir bira aldı ve kendini yatağa attı. Televizyonu açarak kanallar arasında gezinmeye başladı. Saat epeyce ilerlemiş neredeyse gece yarısı olmuştu. Bir kanalda siyah beyaz bir film buldu ve kumandayı elinden bıraktı. Filmi hatırlıyordu. Küçük bir çocukken annesi elinden tutup sinemaya bu filmi izlemeye götürmüştü. O zamanlar küçük,saf bir çocuktu. Film akarken gözleri boşluğa dalıp gitti.
Geçmişinde yaşadığı kötü şeyler aklına gelmeye başlamıştı. Ailesine olanlar, gençliğinde bulaştığı belalar bir bir beynini işgal etmeye başladı. Bunu her fırsat buldukça yapıyor ve geçmişin kendisine işkence etmesine izin veriyordu. Tüm geçmişini düşünürken bir an tebessüm etti ancak acı bir tebessümdü. Hatırladığı, onu tüm bu kirli geçmişinden kurtarmaya çalışan ve bunun için çırpınan biriydi. Yüzündeki gülümseme gittikçe acılaştı. Sanki biri ona acı çektiriyormuş gibi oldukça fısıltılı bir sesle bir isim döküldü dudaklarından "Karmen".
İsmi söyledikten sonra hırsını almak istercesine dudağını öyle bir ısırdı ki ağzı kan içinde kaldı. Soğuk birasını yudumlarken dudağındaki acıdan mı yoksa hatırladığı ismin sahibinin onda yarattığı tarifsiz hislerden midir bilinmez gözleri doldu. Gözünden süzülen bir damla gözyaşı onu yıpratan yılların yüzünde bıraktığı çizgileri takip ederek sakallarına karıştı. Birasını bitirdikten sonra televizyonu kapattı. Işıkları söndürdükten sonra yatağa döndü ve gözlerini kapatıp uykuya dalmadan önce sanki biriyle konuşuyormuş gibi hıçkırarak fısıldadı "sebep olduğum şeyler için üzgünüm".