Saat 6'ya gelmiş olmalıydı ki
kulaklarımda çınlayan o sesle aniden gözlerimi açarak yatakta doğruldum. Çünkü hemen uyanmadıkça o ses asla gitmiyor, gerçekçiliğini daha fazla kazanıyordu. Bu kep böyle olmuştu.
Yataktan kalkıp elimi yüzümü yıkayarak üzerimi değiştirdim. Diğerleri hâlâ uyuyorlardı. Bu saatte kalkıp diğerleri uyanıncaya kadar sessizliği dinlemek en alışık olduğum şeylerdendi. Teşkilatta olan bir ajandım, biz 5 kişilik bir ekip, hayır ekip değil, aileydik. Her ne kadar aralarına biraz geç de dahil olmuş olsam bu aileden biri olmama engel olamamıştı. Evden sessizce çıktığımda diğerlerinin aslında şuan evden çıktığımdan haberleri olduğunu biliyordum.
Alışık olduğum yere doğru yürümeye başladım. Aslında arabayla da gidebilirdim fakat zaten saat henüz erkendi ve fazlasıyla zamanım vardı. Havalar henüz soğumamıştı, bana kalsa asla soğumasını istemezdim çünkü kış ayından nefret ediyordum.
Yol bir saatte bitmişti, hemen ileride duran hastanenin bahçesinde ki banka oturdum. İleride ki kulubede olan görevliler beni tanıyıp başlarıyla selam verdiler. İlk zamanlarda olduğu gibi yanıma gelip, 'Hastanemiz 9'da açılıyor', 'erken geldiniz', 'isterseniz bir kaç saat sonra tekrar gelin' gibi şeyler zırvalamıyorlardı.
Saat 9'a geldiğinde açılan hastaneden girip sekreterin beni getirdiği odaya girdim. "Kübra hanım birazdan gelecek, lütfen bekleyin."
Kafamı onaylarcasına sallayarak beklemeye başladım. Artık bu beyazlarla döşenmiş odayı görünce midemin bulandığını hissediyordum. Yaklaşık 15 dakika sonra Kübra hanım içeriye girerek sandalyesine oturdu.
"Günaydın Sare," dedi önünde ki bazı dosyaları açarak. "Nasılsın bugün? kendini nasıl hissediyorsun?" Bal köpüğü gözleriyle bana sevgiyle bakarken gülümsemeye çalıştım.
"İyiyim." Kübra hanım işinde iyi olan bir psikiyatristti fakat buraya zorla geldiğim için hiçbir etkisi olmadığını düşünüyordum.
"Yine erken gelmişsin, öyle söylediler." Dedi kafasını yana yatırarak. Her haftanın bir günü buraya gelmenin hiçbir faydası yoktu aslında.
"Evet, uyanır uyanmaz geldim."
"Saat 6'da yani?" Diye sordu. Onu onayladığımda konuşmaya başladı. "Buna artık bir son vermen gerekiyor, en azından son vermeye çalış. Artık her sabah o saatte kalkmak zorunda değilsin."
Dışarıdan bakınca belki o kadar kolay görünüyordu ama çocukluğunuzu mahveden alışkanlıklar o kadar kolay bırakılmıyordu. Belki hayatında benim yaşadıklarımın onda birini kadar bile yaşamamış olan birinin, okuyup kariyer yaparak bana, 'iyi olabilirsin' demesini ciddiye anlamıyordum. Zaten benim yaşadıklarımın birazını bile yaşamış olsaydı şuan o sandalyede değil benim oturduğum koltukta oturması gerekirdi.
Alayla gülümseyip "size demesi çok kolay, öyle demekle olmuyor." Dedim. Ellerimi saçlarıma daldırdım, başım ağrımaya başlıyordu. "Her sabah o sesin beni nasıl yataktan korkuyla sıçrattığını siz değil, ben biliyorum. Ya, ben bazen o sesi bırakın duymayı, onun verdiği acıyı hissediyorum. Ve bazen o sesi duymamak için ölmek bile istiyorum." Anlattıklarım kafasını karıştıtmıştı çünkü bunları diğer seanslarda söylememiştim, yeni duyuyordu.
"Ne sesinden bahsediyorsun?"
Daha önce kimseye bu kadar ayrıntılı anlatmadığım geçmişim, şimdi birazını anlatmama izin vermiyordu. "Beni her sabah uyandıran ses..." Devam edemedim. Tekrar ulaklarıma dolmasından korktuğum sesi duymamak için hızlıca devam ettim. "Beni her zaman 6'da uyandırdı, uyandırma sesi her zaman aynıydı. Parmağındaki yüzüğü kapıya vurup uyanmamı beklerdi." Dudaklarıma yapay bir gülümsemeyi kondurdum. "Hayır beklemezdi. İlk zamanlarda uyanmazdın, o yaştaki küçük bir çocuğun uykusu ağır olurdu çünkü. Benim de ağırdı, o sese uyanmazdım fakat kollarımda ve ellerimde hissettiğim ince sızıyla uyanmak zorunda kalırdım." Hiç geçmeyen çizik izlerine baktım, ellerimin üzerinde, içinde, bileklerimde... İçimde bir yerler sızladı. Diğer çocukların yaptıklarının yanında, asla yaramazlık bile sayılmayacak şeyler yüzünden ellerimi hep çizmişti. Hep... "Çizikler atardı çünkü. Ev önlüğünün cebinde ufacık bir jilet taşırdı ve istemediği bir harakette bulunursam beni zapt etmek için onunla ellerimi çizerdi." Sustum. Yine sustum. Susmazsam yer ve gök yarılırdı ve ben sağ çıkamazdım. Çünkü... Susmazsam ağlardım...
"Hep mi çizikler atardı?" Dedi üzgün bir ses tonuyla. Evet demek istedim, onaylamak istedim ama yapamadım. Olmadı, kendimi kapattığım o odadan çıkaramadım. Başka bir soru sordu, "önceki seansta hiçbir şekilde evden çıkarmadığı söylemiştin, hiç kaçmayı denedin mi?" Cevap vermem için biraz daha bekledi fakat benden en ufak bir tepki bile alamadı. Üstelemesinin bir işe yaramayacağını anlaması gerekiyordu.
"Bak, sareciğim." Dedi biraz bana yaklaşarak. "Yaşadıkların zor, gerçekten çok zor. Biliyorum ki sende travma bırakan daha onlarca şey var anlatmadığın." Yumuşacık sesiyle beni rahatlatmaya çalışıyordu, anlatmadığım daha neler varsa onları anlatmamı istiyordu yardım etmek için. Ama ben şuan susuyorsam, kendimi iyi hissedene kadar da konuşmazdım. Bunu da az çok öğrenmişti. "Ama eğer anlatırsan, sana derman olmak için elimden ne geliyorsa yaparım. Hem anlatılan şeyler içinde ki acıyı hafifletir."
Susup konuşmamı bekledi, bir şeyler dememi bekledi fakat sadece yüzüne bakıyordum. "Biliyorum, ağlayamadığın zamanlarda susuyorsun, ve bunun elinde olmadığını da biliyorum ama böyle kendini daha fazla bitiriyorsun" dedi sitem ederek. "kaç haftadır geliyorsun bir iki kelime ettikten sonra tekrardan kendini, duygularını kapatıyorsun. Bu şekilde iyileşmek için bir ilerleme kaydedemezsin."
Daha fazla dinlemek istemedim, Kübra hanımın yüzüne tekrar bakmadan hızlıca odadan çıktım. Tuvalete girerek elime ve yüzüme su çarptım. Bu gidişle psikiyatristi bırakacaktım çünkü bana iyi geldiği falan yoktu. Engin ve yiğit iyi gelir diye beni ikna etmişlerdi ama iyi gelmediğinin kendileri de farkındaydı.
Daha iyi hissettiğimde lavabodan çıkarak hastaneden ayrıldım. Saat 09:48'di. Anca yarım saat kadar konuşmuştuk. Eve doğru yürümeye başladım, kendimi yorgun hissediyordum. Normalde depresip bir insan değildim fakat geçmişten konuşmak beni bitiriyordu. Caddede dümdüz ilerlerken, etrafımı kolaçan etmek için bakışlarım ileriye, ardından da sağımda kalan sokağa kaydı.
Duvarında kenarında bir adam elinde ufak bir torbayla etrafındaki dört beş tane kediye mama veriyordu. Kediler birbirlerini ittirerek daha fazla mama yemeye çalışıyorlardı. Birinin aç kedileri düşünmüş olması gülümsememe neden oldu. Adam yemek yiyen kedileri severken kafasını çevirip etrafını kolaçan ettiği anda beni gördü. Yüzünü pek seçemiyordum ama simsiyah saçlarını görmüştüm. Adamla fazla göz teması kurmadan umursamayıp ilerlemeye devam ettim.
Henüz 5 dakika geçmişti ki yanımda duran siyah arabayla o tarafa döndüm. Filmli camlar aşağı inerken Engin'i görmem beklenilecek bir şeydi. "Merhaba, enayi bayan.." dedi gülümseyerek. Onu görmenin bana az da olsa iyi geldiğini hissettim. Engin yerine göre hem çok iyi bir abi, hem de çok iyi bir sırdaştı. "Sizi almaya geliyordum, keşke bekleseydiniz. Boşu boşuna yürüdünüz o kadar. "Ben de gülümsemesine karşılık vererek kapıyı açıp yolcu koltuğuna oturdum.
"Nasıl geçti seans?" Diye sordu.
Gözlerimi devirerek "bok gibi, ayrıca bir halta falan da yaramıyor" dedim. Engin bana gerçekten daha iyi hissetiriyordu, beni o kendimi kapattığım odadan çıkarıyor, kendime getiriyordu. Engin kafasını bana çevirip iyice süzdü.
"Gözlerin yorgun bakıyor, yine kötü geçmiş" dedi. "Bence de gitme lan, ciddi diyorum boşver kızım, iyileşme. Herkes çok mu sağlıklı sanki?" Değişen fikriyle kendimi tutamayıp kahkaha attığımda o da kendini tutamayıp güldü. "Hem biz seni böyle ilginç hallerinle seviyoruz. Ayrıca dünyanın parasını veriyoruz o yavaş konuşan dingil kadına. O parayı bana verin acılarınızı da ben çekerim, ciddiyim bak."
Engin'in bu halleri çok komik oluyordu, bir dediği bir dediğini asla tutmuyordu çünkü. "Saçmalama istersen Engin."
Biz hâlâ gülerken Engin'in telefonu çaldı, Engin hoparlöre aldığında Yiğit'in sesi duyuldu.
"Kardeşim neredesiniz?" Dedi sorgular şekilde.
"Sare'yi aldım eve geçeceğiz, ne oldu?bir sorun mu var?"
"Hepimiz teşkilat binasındayız, sizin de gelmeniz gerekiyor" dedi yiğit.
Yerimde kıpırdanarak "kötü bir şey mi oldu? Operasyon mu var yoksa?" Diye sordum. Engin çoktan teşkilat binasına yol almıştı.
"Yok kızım operasyon falan, ufak bir işimiz var." Yiğit'i onaylayıp telefonu kapattıktan yarım sonra teşkilat binasının önüne gelmiştik.
"Gerçekten şu 'çok önemli olmayan' şeyi çok merak ettim." Diyerek arabadan indim.
Engin bilmiş gibi sırıtarak "Bunun sonu operasyona dayanıyor, bak diyorum ben." Dedi. Bu aralar daha sık operasyon oluyordu, her an görev haberi alabiliyorduk.
"Olur mu, olur." Binaya girerek katı tuşladık ve ardından toplantı odasına girdik. Herkes bizi bekliyordu.
"Biraz daha gelmeseydiniz, şu gencecik yaşımda 10 yaş daha yaşlanacaktım." Dedi Kutay bıkkınlıkla, "o kadar erken geldiniz."
Yiğit Kutay'a sert bir bakış atarak söylendi "bir kere de boş yapma be."
Engin'le masada ki yerimizi alırken gözlerim Nil'e kaydı, yorgun görünüyordu. Kızı Miray iki gündür hastaydı ve sürekli hastaneye gidip duruyorlardı. Nil henüz Miray'a hamileyken şiddet gördüğü kocasından ayrılmıştı. "Miray nasıl bu sabah?" Diye sordum.
Nil gülümsedi, "daha iyiydi." Ben de gülümsemesine karşılık verdiğimde Yiğit'in sesiyle ikimizde ona döndük.
"Adil bey, tanık korumada ki adamı konuşturmamızı istedi." Sesi otoriterdi. "Yarın akşam fuhuş evine baskın yapacağız, tanık korumadaki adamdan bilgi almamız lazım. Elimizdeki bilgiler yeterli gelmeyebilir." Uzun zamandır peşinde olduğumuz Fransız örgütü vardı. Fransız'dan kaçak olarak gelip, Mak kaçakçılığı yapıyorlardı. Asla bu kadar değildi çünkü kaçak mal satma, İstanbul'da ki çoğu restoran, gece kulüpleri ve çoğu otellerle de bağlantıları vardı. Ayrıca fuhuş evi, kadın ve çocuk ticaretçiliğinden de geri kalmayıp, insanların hayatıyla oynuyorlardı.
"O fuhuş evinde aradığımız kim? Onu söyle kardeşim." Dedi Engin.
Yiğit arkasına döndü, ekranda bir kaç yere tıklayarak bir sayfayı açtı ve bir adamın resmiyle karşılaştık. Orta yaşlarda kumral bir adamdı.
"Bu adam, o fuhuş evini yöneten baş adam." Diyerek söze başladı yiğit. "Onu konuşturabilirsek çok önemli bilgiler alabiliriz."
"Operasyonun detaylarını anlat?" Aramızda en sabırsız olan kişi Nil'di.
"Bunu henüz değil, tanık korumada ki adamı konuşturduktan sonra ayarlayalım." Dedi Yiğit.
Aklımda ki düşünceyi dile getirdim, "bu operasyondan da elimiz boş çıkmayalım da." Dedim arkama yaslanarak. Son beş aydır peşinde olduğumuz hiçbir adama ulaşamıyorduk. Daha doğrusu canlısına ulaşamıyorduk, çünkü biri tarafından öldürülüyorlardı.
"Kızım bir kere de olumlu düşün." Dedi Kutay azarlayarak. Engin de beni onaylarcasına atıldı,
"Valla bu saatte sonra ben de olumlu düşünemiyorum arkadaşlar." Dedi ellerini kaldırarak. "Kusura bakmayın. Elimizde bu kadar imkan var, hâlâ kimliği belli olmayan o şahısı bile yakalayamadık."
Yiğit şakaklarını ovalayarak, "bulacağız, az kaldı."
"Götüm az kaldı." Dedi Kutay göz devirerek.
Nil merakla sordu, "tanık korumaya kimler gidecek?".
Aniden, "Ben giderim." Dedim elimi kaldırarak.
Yiğit'de "ben de geliyorum" deyince Kutay yerinde zıplayarak "siz iki ruhsuz, adamın ruhunu çürütürsünüz. Ben de geleyim de hayatınıza renk katayım."
"Senin hayatına sokayım." Dedi Engin orta parmak çekerek.
Nil boğazını temizledi, "ben Miray'ı kontrole götüreceğim. Gelmesem?"
"Ben de geleyim, tek başına sıkılma hastane köşelerinde." Dedi Engin Nil'e bakarak. Gözlerinden bile öylesine belli oluyordu ki hissettiği o sevgisi...
Ben de birini böyle sevebilir miyim diye düşünmeden edemiyorum.
Nil gülümseyerek onu onaylayınca hep birlikte ayaklanarak odadan çıkıp binadan ayrıldık. Engin ve Nil diğer arabaya binmeden önce yiğit akşama tekrar burada buluşacağımızı, yarınki operasyon ile ilgili konuşacağımızın haberini verdi. Yiğit aramızda ki en olgun, en mantıklı düşünebileniydi. Bazen onu hayata bu kadar ciddileştitrn şeyi merak ediyordum ama sormuyordum da. Her ne kadar aile gibi de olsak, herkesin içini yakıp kavuran bir geçmişi, anlatanayacağı acıları vardı. Bunu biliyordum. Zira ben henüz kendimi onlara tamamen açmamışken onlardan aksini bekleyemezdim.
Üçümüz arabaya ilerlerken Kutay kolunu Yiğit'in omzuna attı, tabi boyu daha kısa olduğu için parmaklarının üzerinde yürüyordu. "Yiğit'im" dedi uzatarak, "beni seviyorsun ama şu vahşi caziben yüzünden belli edemiyorsun değil mi?" Sesi sanki çok ciddi bir şeyi sorar gibiydi. "bak eğer Engin'le daha yakın olmamızı kıskanıyorsan kıskanma, Engin bana yaklaşıyor. Nil'i sevdiğini belli etmemeye çalışıyor, ve-"
Yiğit Kutay'ı ensesinden sertçe tutarak kendinden uzaklaştırdı, "gevşek gevşek konuşma lan!" Diye bağırdı "Ne sevmesi? Kızlara ilgi duyduğunu bilmesem gay olduğunu düşüneceğim."
Kutay gözlerini irice açarak, Yiğit'ten daha fazla uzaklaştı ve boğazını temizledi. "Tövbe de lan." Dedi bozgun bir sesle. "Gay falan ayıp oluyor."
"Tamam alınma" dedim omzuna yumruk atarak, ardından kulağına yaklaştım. "bence Yiğit'de seni seviyor ama işte, naz yapıyor ya." Dedim sonda kahkaha atarak.
Kutay beni ittirdi, "ikiniz de aynı boksunuz, ben boşa demiyorum mayanız aynı sizin, mayanız!"
"Sus da arabaya bin." Arabanın yanına geldiğimizde yiğit sürücü, ben de yolcu koltuğuna oturdum. Kutay ise arkada yerini almıştı.
Yaklaşık yarım saat sonra geleceğimiz yere ulaşmıştık, hepimiz arabadan inerek karşımızdaki eve ilerledik. Kapıda duran bir kaç polis memuruna başımla selam vererek eve girdik. Ev iki katlıydı, bütün pencerelerde demir vardı, balkonda da aynı şekilde. Adamın evden çıkmasını imkansız hâle getirmiştik. Evin kapısını açarak girdiğimizde Yiğit mutfağa girdi, Kutay banyo ve tuvalete bakarken ben de salona girdim.
Adamı koltukta ararken bambaşka şekilde bulduğumda, adama koştum. Adam boylu boyunca, kanlar içinde yerde yatıyordu. Başından vurulmuştu. Öldüğünü bilerek yine de nabzına baktım fakat adam öleli bir günü geçmiş olmalıydı ki bedeni şişmiş, yüzü bembeyaz kesilmişti.
"Buraya gelin!" Diye onlara seslendiğimde ikisi de koşarak odaya girdi, adamı görür görmez ikisi de duraksadı. Hiçbirimiz bunu beklemiyorduk. Gözlerim onlardan ayrıldığına açık balkon kapısı dikkatimi çekti. Kalkıp oraya gittiğimde balkondan aşağı baktım, bir şey yoktu. Karşıda, evin hizasında olan ağacı gördüğümde her şey kafamda oturmuştu.
Bir hışımla tekrar içeriye girdiğimde Yiğit bağırarak ayağını sehpaya geçirdi. "Nasıl olur lan?!"
Kutay adamın bedenini inceliyordu, darp izleri olup olmadığını incelediğini anladım.
"Bakma boşuna." İkisi de bana baktı, "adam bence keskin nişancı tarafından öldürülmüş. Evin ilerisindeki ağaca çıkıp hedef aldığına eminim. Ve üstelik bütün oklar o orospu çocuğunu gösteriyor." Dedim, kimliğini belirleyemediğimiz o adamı kast ederek.
Yiğit sinirle yürüdü, "bunu düşünmemiz gerekiyordu." Her zaman bir olayın sonunda kendini suçlamaktan vazgeçmeyecekti.
"Hayır, o fazla zeki bence." Dedi Kutay, Yiğit'i sakinleştirmek için.
Yiğit "Zekasını siksinler onun." Diyerek kapıya ilerledi. "Binaya dönüyoruz. Yarınki operasyon hakkında konuşacağız."
Tekrardan binaya döndüğümüzde Engin ve Nil'de oradaydı, yiğit önceden mesajla belirtmiş olmalıydı.
"Şu adamı bulursak boğazlayacağım." Dedi Engin. Kafamı 'tabi' anlamında salladım.
"Sen o adamı bir bul da, söz elinden almayacağım." Dedim.
Yiğit, "resmen elimizdeki en önemli adamı da kaybettik." Dedi inanamıyormuş gibi.
Nil söze atladı, "operasyon için elimizdeki bilgiler yeterli mi?"
"Yeter, ama o adamı bulmadan operasyona girmek, boş boşuna plan yapıyormuşuz gibi hissettiriyor. Onu bulursak her şey daha iyi olur."
"Şu adamı bulursak yemin ediyorum en sevdiğim dişimi sökece-" Kutay'ın lafı açılan kapıyla yarıda kaldı. Gelen Hamza'ydı. Hamza işinde iyi olan hackerlerdendi.
Hamza, "aradığımız adamın kimliğini tespit ettik." Dedi heyecanla. Hepimiz büyük bir umutla kıpırdanırken Yiğit, kişinin fotoğrafını ekrana göndermesini istedi.
Hamza odadan çıktıktan bir dakika sonra ekranlara düşen fotoğrafla herkes donup kalmıştı. Ekrandaki adam bana bir yerlerden tanıdık gelirken beynimi iyice yokladım.
Bu sabah kedilere mama veren adamdı...
Yüzünü iyi görememiştim ama simsiyah saçları, ve kömür gibi olan gözleri kendini hatırlatmıştı. Dar koridorda yürürken yüzündeki maskeyi indirmişti.
Sokaktaki aç kedileri düşünüp karınlarını doyuran bir adam, nasıl olurdu da aradığımız o adam olabilirdi ki?
"Gökalp..." Engin'in sesiyle ona baktım, dolan gözleriyle büyük bir mutluluk, ve özlemle bakıyordu ekrana. Ardından diğerlerine baktım, ben hariç herkes kilitlenmişti. Öyle ki Yiğit'in bile gözleri parlıyordu, Kutay ağlıyordu, Nil hâlâ şaşkındı.
"Neler oluyor?" Dedim Engin'i kolundan dürterek. "Bana da söyleyin, ben de şaşırayım."
"Gökalp." Dedi Engin tekrardan.
"Lan onu anladık. Gökalp ne? kim yani onu soruyorum."
Engin sonunda çıklamaya başladı. Yüzü bana döndü, "sen ekibe gelmeden önce Gökalp vardı. Ailemizin bir üyesiydi." Gözleri tekrar ekrana döndü, tekrar özlemle baktı. "Aramızdakilerin en zekisiydi, çok deneyimliydi. Kardeşimizdi lan."
Büyük bir merakla, "ne oldu peki? Niye şimdi yanınıza değil, işlerimize el koyuyor?" Diye sordum. Bunun hiçbir açıklaması olamazdı.
"Çünkü..." Yiğit açıklamaya devam etti, "3 yıl önce, yani sen gelmeden önce Fransız örgütüne yaptığımız büyük bir operasyonda Gökalp rehin alındı. Bizi korumak içindi üstelik..." İçinde bir yerlerde olan o suçluluk duygusunu hissettim. "sonra da öldü haberi geldi zaten. Biz inanmak istemedik ama hayatımıza da devam etmek zorundaydık."
Nil sorgulayıcı bir tavırla elini masaya yaslayıp sordu, "benim anlamadığım, neden şimdi yanımızda değil? Gökalp doğrusından vazgeçecek biri değil, hepimiz biliyoruz."
"Bir sebebi vardır, eminim." Dedi Engin bundan eminmiş gibi. Ona bu kadar çok güvenmelerini beni bozguna uğratmıştı. Ben ekibe dahil olduğumda aralarından birini kayıp verdiklerini biliyordum, ama hiç bariz bir şekilde konusu ve ismi geçmemişti.
"Ben de eminim." Dedi Yiğit. Ayağa kalkarak ilerideki dolaptan bir kaç dosya aldı, "o halde..." ardından geri dönerek dosyaları masaya koydu. "Gökalp'in tekniklerini birebir uygulayarak bir operasyon hazırlayacağız. Artık karşılaşma vakti, doğrusunu kendine soralım."
Hepimiz gülümserken Kutay, "bayılırım kavuşmalara." Diyerek heyecanını belli etti.
Ona dönüp işaret parmağımı ona salladım, "bu arada, kimliği belli olunca en sevdiğin dişini kıracaktın, aklımda."
Kutay yerinde kıpırdanarak bana baktı ardından kafasını ciddiyetle kaldırdı, "mecaz anlam canım o," dedi. "Üstelik ben lafımı bitirmedim, yarım kalmıştı. O yüzden söz vermiş olmuyorum."
Engin "Aynen aynen, götüm." Dedi gülerek.
"Şuan Yiğit hepimizi ciddiyete davet ediyor." Dedi Nil. Yiğit'e baktığımda bizim susmamızı beklediğini anladım. Bu çocuk sanırım hiç değişmeyecekti.
"Ben de aynı yere davet ediyorum." Diyerek onlara katıldım.
Yiğit alayla ellerini birbirine çarptı, "sonunda."
Kutay kınarcasına bize baktı, "sizin yanınızda kendimi kırış kırış olmuş kadar yaşlı hissediyorum."
"Senin o derini büzeceğim zaten yakında, oğlum susta plan yapalım. Zevzek."
Yiğit dosyalardan bir kaç yeri açtı, sonra ekranda bir kaç kroki çıktığında bunun bahsedilen fuhuş evi olduğunu anladım. Yiğit, "başlıyoruz." Dediğinde hepimiz susarak çalışmaya başladık.
° ° ° ° ° ° °
Teşkilat binasından ayrıldığımız da direkt eve geçmiştik. Banyoda işim bittikten sonra sporcu atletimi giydim ve tişört almak için Engin'in odasına ilerledim. Sebepsizce Engin'in kıyafetlerini giymeyi seviyordum, Engin hiç olmayan abim gibiydi. Yiğit'te abim gibiydi hatta Kutay'ı kardeşim olarak görüyordum ama Engin hepsinden başladı.
Engin ve Kutay aynı odada kalıyordu ve bu yaptığımız büyük hatalardan biri olmuştu. Odadan bağırma sesleni duyar duymaz koştum ve kapıyı hızla açtım. Kapıyı açmamla birlikte görüş açımı kapatan bir şey suratımı düştü. Alıp baktığımda görmek isteyeceğim son şey Kutay'ın uçaklı baksırıydı.
Baksırı Kutay'a fırlatarak, "Allah sizi bildiği gibi yapsın!" Diyerek bağırdım. Kutay hızla baksırı alıp arkasına sakladı.
"Favori baksırım da o benim."
Sabır dilenircesine Engin'e döndüm. Sanki sabahtan beri Kutay'la boğuşmuyormuş gibi, akıllı çocuk rolünü alarak masum masum oturuyordu. "Engin hadi bunda zeka geriliği var, sen niye buna uyuyorsun Allah aşkına?" Dedim sitemle.
"Ama güzel Sare'm, ben bir şey yapmıyorum ki, her zaman böyle yapıyorsun." Tam şuan Engin'i yanaklarını sıkıp, vura vura sevmemek için zor duruyordum ama ciddi kalıp, şu masum rolünü izlemek istiyordum.
"Kutay kendi kendini mi dövüyor o halde?
Kutay bağırarak atıldı, "az önce ayağını ağzıma soktu, Sare! Bu masum maymun hallerine inanma." Engine baktı, iğrenircesine, "ayaklarını biraz yıkamayı dene, lütfen."
Engin bana baktı, dişlerini sıkarak gülümsedi. "Sareciğim, iznin varsa ayağımı şu domuza yutturabilir miyim?"
Omzunu kaldırıp indirerek, "ne haliniz varsa görün, ben odadan çıkayım da." Diyerek Engin'in dolabına ilerledim ve kapağını açtım. Keşke açmasaydım, çünkü dolapta ne kadar kıyafet varsa hepsi üzerime dökülmüştü.
Ben kıpırdamadan ayakta dururken Engin ellerini dolaba yasladı ve gülümseyerek bana baktı. "Ya kızım, sen de bir öğrenemedin." Dedi yapay bir azarlayışla. "Dolabı açarken ellerinle de kıyafetleri tutacaksın ki düşmesinler."
Hâlâ aynı vaziyette durdum, şaşkınca "Engin..." Dedim. "biz bu dolabı daha dün düzenledik ya."
"Ya ben sana dedim, düzen geçici bir şey diye. İşte düzenledik de ne oldu? boşuna vakit kaybettik." Sonra eliyle yerdeki kıyafetleri gösterdi. "Dolabın hepsi yerde şuan, işin yoksa tekrar düzenle."
Yerdeki birbirine girmiş kıyafetleri kucaklayarak geri dolaba soktum ve Engin'e döndüm. "Emin ol dolap şuan daha düzgün Engin. Ve ayrıca adam gibi kullanırsan gayet de düzgün kalır!"
"Ooo, çaktı doksana!" Dedi Kutay arkadan bağırarak. Gülümseyerek dolapta içiçe olan kıyafetlerin arasından gri tişörtü çekip aldım.
"Alabilirsin." Dedi Engin imayla. Her seferinde aynı imayı yapıyordu ama bunun hoşuna gittiğini biliyordum.
Uzanarak yanağına öpücük kondurup geri çekildim. Gülümseyerek, "izin almıyorum ki, abimsin çünkü." Odadan çıkmadan önce yerdeki kıyafetleri ayağımla kenara itekledim. "Şu odayı da az toplayın ya."
Odadan çıkarken koridorda Yiğit'i gördüm. "Yine niye kuduruyorlar onlar?"
Omzunu kaldırıp indirerek, "kudurmak için bir sebepleri yok ki onların." Dedim.
"Tamam, iyi geceler." Yiğit kafasını sallayarak odasına ilerledi. Ben de ona iyi geceler dileyerek Nil'le kaldığımız odaya geri döndüm.
Nil Miray'ın saçlarımı tarıyordu ve Miray'da ona bir şeyler anlatıyordu. İlerleyip yatağıma oturduğumda Nil, "Engin ne yapıyordu, gördün mü?" Diye sordu. Gülümseyerek imayla ona baktım.
"Hayırdır ne yapacaksın gece gece." Nil gözlerini irice açarak Miray'ı gösterdi. Kızaran yanakları asla gözümden kaçmamıştı.
"Gece gece bir şey yapılmaz ki" dedi Miray bilmiş bilmiş. "Yapılsa yapılsa yatılır." Ben koca bir kahkaha atınca Nil'de kendini tutamayıp bana katıldı. Miray kaşlarını çatarak ayağa kalktı. "Ne dedim ki ben şimdi? Ne diye gülüyorsunuz?"
Gülmemi bastırmaya çalışırken uzanıp Miray'ın küçük ellerinden tutarak yanıma çektim. "hayır ablacığım doğru bir şey söyledin." Dedim yumuşak bir sesle. Ardından bakışlarım Nil'e döndü. "Konuşmak istersen uyumuyordu, merak etme." Nil'de, her ne kadar Engin'i sevse aralarında aşılamayacak dağlar vardı. Nil önceden evlenip boşanmıştı. Çeşitli pis şeylere bulanmak zorunda kalmıştı. Engin ise onu her şeye rağmen çok seviyordu, işte Nil buna dayanamıyordu, kendini pis olarak görüp Engin'in saf sevgisini hak etmediğini düşünüyordu. Ve evet Nil çokça aptaldı.
Nil odadan çıktığında Miray üzgün bir sesle, "ben yine başaramadım, Sare." Dedi.
"Neyi başaramadım bakalım ördek, söyle. Birlikte başaralım." Dedim saçını kulağının arkasına atarak.
"Bugün yine ağladım." Dedi aynı üzgünlükle. "senin gibi hiç ağlamak istemiyorum ama yapamıyorum. Bazen gözlerimi bile çıkarmak istiyorum ama olmuyor. Ağlıyorum." Bunu anlatırken bile gözleri dolmuştu ve gizlemek için kafasını etmişti. Miray her zaman benim çok güçlü olduğumu söylerdi, ve benim gibi güçlü olmak istiyordu (!). Bir şansım olsaydı çocukluğumda ki gibi ağlamak isterdim. Ama bunu Miray'a söyleyemedim.
Bir an, elimin üzerindeki çizik izleri sızladı. İçimdeki sızılarla kapışabilecek kadar sızladı hemde. Belki de bunu hiçbir zaman aşamayacak, atlatamayacaktım. Gülümsemeye çalışarak, "bir tanem, yapma bunu. Ağlayabilirken ağla, sakın tutma kendini. Ağlamak aslında çok değerli bir şey." Dedim. Tabii ki inanmadı ama Miray akıllı bir kız çocuğuydu. Söz dinlerdi o yüzden inkar da etmedi.
Kendime gelmek için ellerimi birbirine çarptım "haydi o zaman. Yatalım." Dedim son kelimeyi iyice uzatarak. İçimdeki acıyı ancak başka şeylerle meşgul olarak geçirebilirdim, ve hep de öyle yapmıştım. Çünkü biliyordum ki eğer kendimi iyileştirmezsem kendimi kilitlerdim ve kendime gelmem daha zor olurdu.
Miray'da, "uyayalım!" Diye bağırınca Miray'ı yatırarak gıdıklayıp yanına yattım. Miray gülerken bana sarıldı ve yanağımdan öptü. Ben de ona sarılınca uyku ilacımı almadığım aklıma geldi ve Miray'a, "bir dakika" diyerek yataktan kalktım.
Komodinin üzerinde duran ilaçtan bir tanesini su içmeden yutarak geri yatağıma döndüm ve Miraya yeniden sarıldım. Çok değil bir kaç dakika sonra bedenim kendini uykuya itmişti.
. . .
Bugün operasyon vardı, ve biz hepimiz hazırdık. Herkes son kez silahlarını kontrol etti ve beline sıkıştırdı. İçimize demir yelek de giymiştik ve bu az da olsa rahatsız hissettiriyordu.
Bu yaptığımız diğer operasyonlardan farklı olacaktı çünkü bunun sonunda karşılaşma vardı. Benim için değil, fakat diğerleri içinse kavuşma vardı. Gökalp'in açıklamasını merak ediyorlardı ama ne derse desin inanacakları da belliydi. Hatta öyle ki doğruyusöyleyeceğine de eminlerdi.
Bize verilen kulaklıkları taktığımızda hazır şekilde bekliyorduk.
Bizi harekete geçiren şey yiğit'in; "Başlıyoruz." Demesiydi.