"Geçmişteki acılar geleceği şekillendirirken şimdilerde ise takıntı boyutuna ulaşan tek şeydi..."
Koşuyordum...
Geçmişimin kirli anılarından kaçmak için tüm hızımla uzaklaşıyordum şimdimden. Geleceğime daha güçlü gidebilmek adına bir set çekiyordum ardımda kalan anılara.
Peki ya kaçtığım sadece geçmişim değilse?
Ya geçmişim değilse bana zarar veren sadece?
Kendime asıl zararı veren bensem şayet?
Yaşamım geçmişimde takılı kalmıştı adeta . Kafamın içindeki sesleri susturup da adım atmak zor geliyordu çoğu kez. Ama yapmak zorundaydım. Takıntı haline getirdiğim acılarla dolu geçmişimi kalbimin derinliklerine gömüp öyle ilerlemeliydim bu uzun hayat denen yolculukta. Fakat o kadar zor bir şeydi ki bu. Kalbimi söküp alsanız onunla eşdeğerdi geçmişimi unutabilmek. Bazen bir acıyı unutabilmek ne yazık ki sanıldığı kadar kolay olmuyordu. Çünkü bazı anların hiç yaşanmamış olması gerekiyordu. Hiç var olmaması gereken anlar vardı hayatlarımızda.
Geçmişim her gözlerimi kapattığım anlarda benimle beraberdi sanki. Aynı acı, aynı keder ve bir süre sonrasında aynı hissizlik vücudum da kol geziyordu adeta. Her gece başımı yastığa koymaya çalıştığım da geçmiş izin vermiyordu uyumama. Sen uyuyamazsın diyordu adeta bana. Geçmişin kirli anılarla doluyken rahat nefes alamazsın demek istiyordu her gece. Elimde olsaydı şayet bundan on yıl önce o yerde olmamayı dilerdim. O anı yaşamamayı. O akşama hiç denk gelmemeyi isterdim zamanı geri alabilseydim.
"10 YIL ÖNCE"
21 Ekim 2012...
Bazı tarihler hiç unutulmamalıydı. Hafızamdan çıkaramayacağım bir tarih olacaktı şüphesiz ki 21 Ekim...
Sabahın ilk ışıkları odamın perdesinden adeta içeriye hücum ediyordu. Geceden az biraz açık kalmış olan pencereden sonbaharın o sert esintisi beni hasta etmeye yetecek ölçüdeydi şüphesiz ki. Evden çıt ses dahi çıkmayınca Yağmur'un dışarıda olduğunu anlamış olmuştum. Ya erken çıkmıştı ya da hiç gelmemişti dün akşam eve. Normaldir tabi evde olmaması aslında. Dün doğum günü kızıydı canım arkadaşım. Güzel bir kutlamayla birlikte pastasını kesmiş ve yine sadece birbirimize sarılmıştık. Çünkü bizden başkası yoktu hayatımızda. Sadece ikimizdik bu zor yaşamda. Onunla hem kardeş, hem arkadaş , hem dost , hem de yoldaştık. Birbirimize ikimizde adeta bir aile olmuştuk.
Dün onun için bir ilkti aslında. On dokuzuncu yaşına girmesinin şerefine iki yıldır içine attığı ve bir süre sonra kendisine dert olan o şahsa da açılacaktı bugün. Doğru duydunuz aslında. Birisini seviyordu Yağmur, iki yıldır da uzaktan izliyordu sadece. Adım atamıyordu ona karşı ve bu en çok da kendisine zarar veriyordu şüphesiz ki... Her ne kadar sevdiği kişiyi gözüm pek tutmasa da hatta arkadaşımı habire uyarsam da onunla ilgili katiyen beni dinlemek istemiyordu. Kafasına koyduğunu yapmakta üstüne yoktu Yağmur'un. Şu an evde olmamasının tek nedeni de şüphesiz ki onun yanına gitmiş olmasıydı. Diliyorum ki; sonunda üzülen benim masum seven arkadaşım olmazdı.
Bir süre sonra saatin epey ilerlediğini görmüş ve hızlıca giyinerek ve yolda yemek için de atıştırmalık bir şeyler yaparak üniversitenin yolunu tutmuştum. Eğer acele etmezsem Özgür Hoca kesinlikle almayacaktı amfiye beni. Adamın resmen katı , çiğnenemez kuralları vardı. Bende kafamda bu düşüncelerle savaşa savaşa kan ter içinde de olsa amfiye varmış ve ilk boş bulduğum yere yerleşmiştim bile. İstanbul Üniversitesi Psikoloji bölümü ikinci sınıf öğrencisiydim ve Özgür Hoca ise bu fakültenin en sert akademisyenlerinden biriydi benim gözümde. Ki bence bu herkes için de geçerliydi...
Adam zeki olmasının yanı sıra duvar gibiydi insanın karşısında. Gözlerinden ne demek istediğini anlayamazdınız. Bir insanı bir bakışı ele verebilirdi ama Özgür Hoca'yı ele veren herhangi bir şey yoktu bu dünyada. Merak ediyordum da bir acısı , unutamadığı bir geçmişi var mıydı? Her insan gizli bir kutuydu ama o , kafamdaki bütün soruları tek bir kişide toplayandı .
Ben tahtaya dalmış bir vaziyetteyken içeri çoktan giren Özgür Hoca'nın varlığını yanımdakinin kolumu dürtmesiyle anlamış oldum. Yine tüm heybetiyle karşımızdaydı. Yüzünde hiçbir mimik oynamadan insan durabilir miydi ? O duruyordu .
Bir süre sonra tüm sınıfa bir soru sormuştu. O sorunun hayatımı değiştireceğini nereden bilebilirdim ki?
"Hayatınız da hiç yapmam dediğiniz bir şeyi yapmak zorunda kalsanız bununla nasıl baş edersiniz?"
Sınıftan çıktıktan sonra tüm gün aklımda tek bu soru vardı. Sanki bu sorusuyla bizlerin bir şeyleri anlamasını sağlamak istiyordu. Ama neydi bizlere anlatmak istediği ? İşte onu anlayamamıştım. Bir süre İstanbul'un o kalabalık sokaklarında yalnız kalmayı tercih etmiş ve sonrasında ise eve gitmiştim. Merak ediyordum şahsen Yağmur'un ne yaptığını. Kısa sürede eve gelmeyi başarmış ve doğrudan içeriye girmiştim bile. Fakat gördüğüm şey, bende ömrüm boyunca unutulmayacak cinstendi...
Yağmur...
Benim kalbi güzel arkadaşım...
Onu öyle yerde kanlar içinde görmemin üzerine ne yapacağımı şaşırmış bir vaziyette evde bir sağa sola gidiyordum.
Ölmüş olamazdı o.
Ölemezdi...
Ölmemişti değil mi?
Beni bir başıma bu dünyada bırakamazdı. Yapamazdı bunu bana. Yapmamalıydı.
Tüm acılarıma , tüm sırlarıma , tüm sevincime ortak olan tek kişiydi bu hayatta. Yaşamalıydı o. Gülümsemeliydi mesela doya doya. Rüzgar da özgürce saçlarını savurabilmeliydi. Tüm hayallerini gerçekleştirmeliydi. Daha önünde upuzun bir yol vardı onun. Şimdi gitmemeliydi . Bu hayatı şu an terk edemezdi.
Henüz ölüm onun için çok erkendi. Yaşayacağı onlarca şey vardı onun.
Onu öyle görmemin üzerinden çok geçmemişti ki ensemde bir iğnenin etkisini hissetmem çok da uzun sürmemişti. Bir süre sonra bayıltıcı olan bu iğnenin etkisiyle acı dolu gözlerle arkadaşıma bakarak yere yığılmıştım.
"BİRKAÇ SAAT SONRA"
Başımdaki ağrıyla gözlerimi açmaya çalışıyordum. Nerede olduğumu veyahut da kimin beni bayılttığını anlamaya çalışıyordum. En son hatırladığım evde , Yağmur'u kanlar içinde görmemdi. Bir an o acıyı yine tüm iliklerimde hissetmiş ve beni tutulan bu izbe yerde avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Hayat, bana hiç gülmemişti bunu bugün daha da iyi anlamıştım. İlk önce benim ailem olan tek kişiyi kaybetmiş bir de üstüne psikopatın biri tarafından alıkonulmuştum.
Düşünüyorum da , kim beni kaçırırdı?
Benim kimsem yoktu ki bu hayatta . Kime ne yapmış olabilirdim?
Bir süre sonra etrafta adım sesleri duymaya başlamıştım. Sanki birileri benimle bir oyun oynuyorlardı. Psikolojimi zorluyorlardı. Tam karşımda aklıma dahi gelmeyen bir isim duruyordu. Buna şaşırmakla kalmamış tüm hücrelerim de adeta put kesilmişti. Ne yani beni bayıltan , evimden kaçıran, arkadaşımı öldüren o muydu?
"Özgür Yıldırım..."
Hocam tam karşımda yüzünde hiçbir mimiğini oynatmadan gözleri gözlerimi delip geçercesine bana bakıyordu. Sanki karşımdaki kişi iki yıldır tanıdığım bölüm hocam değildi de bir başkasıydı. Bana bir yabancıymışçasına bakan gözleri düşüncelerimi tasdikler nitelikteydi adeta.
'Oyunun sonuna geldik Hazan. Bugünü aklından yıllar geçse de çıkaramayacaksın. Çünkü bugün senin geçmişin de hep bir leke olarak kalacak. Sen , bugün için tutuklu değilsin sadece. Bundan sonraki yaşamında hep bugün var olacak. Hiç unutmayacaksın bugünü . Hafızandan silemeyeceksin. Arkadaşını kurtaramamanın acısı tüm iliklerine karışacak ve geleceğinde geçmişin hep seninle kalacak...'
"GÜNÜMÜZ"
O gün anlamıştım aslında geçmişimin peşimi hiç bırakmayacağını . Yıllar sonra o adamı görmemiştim. Çünkü tanıdığımızı zannettiğimiz Özgür Hoca, çift kişilikli bir psikopattı. Bunu o acı dolu günden sonra öğrenmiştim. O anlardan sonra beni kurtarmaya gelen polisler , o adamı kliniğe götüren doktorlar peş peşe gelmişti. Kurtulduktan sonra ilk işim morga gitmek olmuştu. Arkadaşımın cansız bedenini teşhis etmiş ve onun olduğunu görevlilere onaylamıştım.
O ölmüştü. Beni bu dünyada bir başıma bırakmıştı. O kara gün , onu kurtaramamıştım. Her şey benim yüzümdendi ve ben bunu aklımdan bir an olsun çıkaramıyordum. O adam doğru söylemişti aslında. Ben hep geçmişimde takılı kalacaktım. Yıllar geçse dahi geride bıraktığım tek şey zaman olmayacaktı. En yakınımı, kendimi ve hayatımı geride bırakmıştım ben. Bundan sonrasında sadece sözde nefes alıyordum.
Şu an çalışma masamda oturmuş, geçmişimi yine takıntı haline getirmişken birisi evimin kapısını çalmıştı ve beni yine bugüne döndürmeyi başarmıştı. Kendimi zor da olsa ayakta tutmaya çalışarak kapıyı açmaya gitmiştim. Fakat kapıyı açtığımda karşımda kimse yoktu lakin tam kapımın girişinde bir kağıt duruyordu. Bunu kimin koyduğuna bakmak için sokağa baktığımda kimseyi görememiştim.
Notu elime alarak içeri geçmiş ve iki yandan kıvrılan kağıdı açarak beni adeta o yıla götüren şu satırları okumuştum;
'Geçmiş, insanı diri tutan bir aynadır esasında ve bu ayna eğer kirli bir anıya sahipse kişiyi yıllar geçse dahi o an da tutar. Hazan, en büyük hazinen benim ellerim de desem sana. O da ne mi? Geçmişin...'